Örtünmenin ve Yasaklamanın Sosyolojisi ve Üniversitelerimiz

Örtünme üzerine bu kadar mürekkep, ülkemiz dışında başka bir toplumda tüketilmiş midir, bilmiyorum. Bu kadar beyinsel enerji harcadığımız başka bir sorun var mı acaba? Bu konuya harcadığımız enerji ve zamanı, hayati konulardan birisi için tüketmiş olsaydık herhâlde şimdiye kadar çoktan çözmüş olurduk. Örneğin, işsizlik sorununu belki de çözerdik. Bugün türban konusunda yasal bir düzenleme yapılsa da çözülüp çözülmeyeceği gene belli değildir. İşaretler bunu gösteriyor.

Geri kalmışlık bu olsa gerek; yani, sorunların önceliğini rasyonel bir biçimde belirleyememe beceriksizliği ve çok gerilerde bulunan basit bir konuyu en önemli sorunmuş gibi, kendimizi ve birbirimizi tüketircesine tartışmak; sonuçta gene de tam çözememek ve böylece çağı yaşayamamak, mevcut zamanın dışında kalmak. Doğrusu garip olan bir şey daha var: Türbanı, örtünmeyi isteyenlerden çok, ona karşı olanlar daha çok tartışmakta ve mürekkep tüketmektedirler.

Sosyoloji Türkiye’ye, gelişmekte olan diğer ülkelerle kıyaslandığında geç girmemiştir, erken girmiş sayılır. Ancak nedense zihinlerde, duygularda, yüzyılların biriktirdiği tortuları, kireçlenmeyi yumuşatamamıştır. Çünkü, sosyoloji kültürünün, sosyal sorunlar konusunda zihinsel bir esneklik ve genişlik sağlaması beklenir. Yani, sosyoloji kültürü, sorunlara sosyolojik bir bakış açısının gelişmesine yol açar. Oysa, bu bizde böyle olmamıştır. Belki sosyolojiyi pek sevmedik ve sosyolojik açıklamaları işe yarar veriler olarak değerlendirmek istemedik. Örtünme olayını (türban dâhil) kişisel olarak onaylar veya onaylamazsınız. Bireyin, örneğin benim karşı olmam, o sorunu ortadan kaldırmaz ki. Düğüm şuradadır: Bu bir sosyal “gerçeklik” midir, değil midir? Gene, ben örneğin depremi hiç sevmiyorum ve korkuyorum, ama önleyebiliyor muyum? Bir sorun bizim dışımızda, bizim duygu ve düşüncelerimizden ayrı bir “sosyal gerçeklik” olarak bulunuyorsa, fiziksel alandaki nesnel olaylara nasıl rasyonel ve analitik olarak bakıyorsak, artık ona da öyle yaklaşmamız gerekir. Fen bilimlerindeki genel bilimsel yaklaşım sosyal bilimlerde de geçerlidir. Bir yasa çıkararak depremi nasıl yok sayamıyor, ortadan kaldıramıyorsak, hukuki araçlarla “sosyal sorunları” da ortadan kaldıramayız. Bu yöntem ilkelerini sosyal bilimlerde uygulamak çok zordur. Duygu ve düşüncelerimizi olaylardan ayrı tutmak, nesnelliği sağlamak güçtür; ancak, bu tutum gereklidir ve bilim adamından yoğun bir zihinsel çaba, sosyal tecrübe, geniş bir kavrayış ister. Fen bilimlerinde empatiye gerek yoktur, ancak insan ilişkilerinde, sosyal bilimlerde empatiye çok ihtiyaç vardır. İşte “sosyolojik bakış açısı” dediğimiz şey budur. Sosyal olayların açıklanmasında zihinsel tembellik yapıyoruz, kolaya kaçıyoruz, hazır ve işimize gelen reçetelerle, sloganlarla sorunları çözeceğimizi zannediyoruz. Tüm bunlara rağmen, bu türban ve örtünme meselesi sosyolojik açıdan irdelenmelidir.

İnsanlar niye örtünürler? Örtünmenin arkasındaki temel nedenler nelerdir? Örtünmeyi kimler, hangi sosyal mekanizmalar veya kurumlar düzenler? Bu soruların cevapları kısaca üç maddede toplanabilir:

1. Örtünmenin birinci nedeni fizikseldir, coğrafidir. İnsanlar bedenlerini önce sıcaktan, soğuktan, olumsuz dış etkilerden korumak için örterler. Afrika’da yaşayanlarla, kutuplarda yaşayanlar arasındaki giyim farklılığını önce coğrafya ile iklimle açıklayabiliriz. Dolayısıyla fiziksel çevre koşulları, giyimin nitelik ve niceliğini belirleyen birinci faktördür.

2. Örtünmeyi belirleyen ikinci faktör, o toplumda, grupta geçerli olan, onaylanan “giyim âdetleri”dir (görenekler). İnsan vücudunu saran (baş dâhil) örtünün, elbisenin şekli, çeşitli nitelikleri bu giyim göreneklerine göre belirlenir. Sosyal yaşamın hangi alanında olursa olsun gelenek ve görenekler, sosyal alışkanlıklar olarak tanımlanır ve açıklanır. Giyinme ile ilgili görenekler, belirttiğimiz coğrafi faktörlerden de hareketle uzun zaman içinde yapıla yapıla nihayet yerleşir, o topluluğun bütününe yayılır ve artık kalıcı bir âdet olur. Diğer sosyal olaylarda olduğu gibi, âdetlerin de bireylerin davranışları üzerinde belirli bir baskı ve yaptırım gücü vardır. Giyim kuşam âdetleri de diğer âdetler gibi çeşitli iç ve dış faktörlerin etkisi ile zaman içinde bir evrime, değişime uğrar.

3. Giyinmeye etki eden, onu az çok belirleyen üçüncü faktör de modadır. Moda kuralları da -diğer sosyal kurallara göre daha zayıf olmakla birlikte- belirli zaman dilimlerinde daha kısa süreli olmak üzere kadın olsun, erkek olsun bireylerin giyim tarzlarını önemli ölçüde etkilemektedir. Modanın giyim üzerindeki etkisini önemsemesek de tümüyle inkâr edip göz ardı da edemeyiz.

Bu etkenlerin dışında çeşitli toplumlarda ve belirli dönemlerde, din, ahlak, hukuk ve politik kurumlar da bir ölçüde giyim kurallarına müdahale etmekte, belirli giyim şekilleri tayin etmektedirler. Bu müdahaleler, değişik gerekçelere dayalı olarak yapılmakta ve farklı özellikler içeren elbise, şapka biçimleri oluşturulmaktadır. Hukuksal (yasal) ve politik müdahalelerin en önemli gerekçeleri olarak mesleki ihtiyaçlar ve kamu hizmetlerinin bazı özellikleri, zorunlulukları sıralanabilir. Bunların bazıları mantıkidir ve bir zorunluluk taşımaktadır. Bu duruma askerlerin, polislerin, itfaiye erlerinin, sağlık personelinin elbiseleri, giyim şekilleri örnek gösterilebilir. Benzer şekilde, öğrenci ve öğretmenlerin giyimleri ile ilgili kuralların arkasındaki gerekçe de doğrudan doğruya pedagojiktir ve geçerli nedenleri vardır.

Belirttiğimiz bu istisnai durumların dışında, kurumlar sosyolojisi açısından çok önemli bir kuralın daha varlığını belirtelim: Kurumlar birbirlerini etkilemekle birlikte, sosyal kurumların evrimi, değişimi kendi iç dinamikleri içinde, kendi kulvarlarında olur ve olmalıdır. Belirli ve sınırlı kesişme noktaları hariç bir kurumun işleyişine, evrimine diğer kurumların, değer ve normların karışması, müdahale etmesi olumlu sonuçlar vermez. Bu tür müdahaleler kurumlarda ve bireysel zihinlerde büyük karışıklıklar, düzensizlikler yaratır. Toplumda zamanla oluşan kavram karışıklığının temel nedenlerinden biri budur. Örneğin yasalar yolu ile diğer sosyal kurumlarda değişiklik yapma yöntemi kolay ama çok riskli bir yoldur. Hukuk, çağımızda çok önemlidir. Hukuk yolu ile geniş bir yelpaze içinde ve genel bir çerçevede olmak üzere kurumlarla ilgili düzenlemeler yapılabilir. Ancak bu, her sosyal kurum için gerçekçi bir yöntem olmayabilir, ayrıca bunun sınırlarının iyi çizilmesi gereklidir. Bu çerçevede geçmişten günümüze kadar olan Türk modernleşmesinin önemli bir zaafını da belirtmeliyiz. Ne yazık ki biz modernleşmeyi hep bir “yasama” ve “yargılama” sorunu, süreci olarak algılamışızdır. Hâlbuki esas olarak modernleşme, bir yığın sosyolojik süreci içerir. Sosyal ve ekonomik gelişme süreçlerini sonuçta hukuki bir çerçeve içine alıp yasal düzenlemeler gerekir. Bu da bir zorunluluktur. Ancak sosyal olgunlaşmalar, şartlar ortaya çıkmadan değişimleri, sadece yasal normlarla gerçekleştirmek isterseniz, ortaya çok yanlış, telafisi zor ve çok komik sonuçlar çıkar. Bugün türban konusunda varılan nokta tam bir trajikomik durumdur. Modernleşmede, düşünsel ve siyasal gelişmelerde sık sık hukuki bir araç olarak yasaklama yöntemini kullanmak, yukarıda belirttiğimiz anlayışın bir görüntüsüdür. Modernleşme tarihimizdeki “tekerrürler” bu nedenlere dayanmaktadır. Hâlen bunun farkında değiliz. Bu, kısır döngüye devam edeceğiz demektir. Bunca zamandan ve bilgi birikiminden sonra, ayrıca bilgiye çok kolay ulaşılan bir çağda hâlen aynı hataların yapılması çok ilginçtir.

Şimdi biraz da “yasak” kavramının sosyolojik analizini yapalım. Burada yasakların psikolojik -ki esasen bu boyutu da çok önemlidir- boyutuna değil, sadece sosyal boyutuna değineceğiz. Toplumda teknik ve nesnel nitelikte olan şeylerin, uygulamaların yasaklanması mümkündür. Bu tür yasaklar günlük, pratik fayda sağlamaya dönüktür. Anlamlıdır, mantıklıdır ve başarılı sonuçlar da alınabilir. Trafik, temizlik, sağlık, ulaştırma vb. konularda birçok yasak konulabilir ve bunlara genelde de uyulur. Bu yasaklar bir rahatsızlık da yaratmaz. Örneğin karlı havalarda zincirsiz araçları trafikten men etmek, belirli gerekçelerle bazı yollara geçiş yasağı koymak gibi. Bunlar çok pratik, nesnel, rasyonel yasaklardır.

Eğer bir insan davranışı toplumsal bir nitelik kazanmışsa, bir “sosyal değer” hâline gelmişse örneğin gelenek, görenek biçimine veya ahlaki bir değere dönüşmüşse artık bu sosyal davranış toplumda yerleşmiş, onaylanmış, yaygınlaşmış demektir. Toplumsal eylemlerin, normların birçoğu kendi alanları ile ilgili değerlere dayanırlar. Değerler, çeşitli duyguları, idealleri, inançları içerir ve bunlar coşkusal, öznel tepkiler olarak kendilerini gösterirler. Her değer, çok karmaşık psikolojik unsurlar da içerir; âdeta bir duygu yumağıdır. Değerlere toplumca büyük hassasiyet gösterilir ve bunlar çok ciddiye alınırlar. Değerler ulusal, hukuksal (adalet gibi) alanlarla da ilgili olabilirler. İşte “sosyal değer” niteliği taşıyan konularda getirilen yasaklar faydasızdır, anlamsızdır, gerçekçi değildir. Sosyolojik olarak karşı tepkileri güçlendirir, bireylerde ve toplumda derin “mağduriyet” duyguları yaratır. Bu konularla ilgili yasaklar grupça bir “zulüm” olarak algılanır. Oluşan bu mağduriyet duygularının telafisi çok zordur. Bir süre bastırılsalar, etkisiz hâle getirilseler de kuşaklar boyu içten içe aktarılır, beslenir ve yüzyıllar sonra tüm zindelikleri ile ortaya çıkarlar. Türkiye’de günümüzde bunların çok örnekleri vardır; eğer görmek isterseniz görürsünüz. Bu nedenlerle Eflatun’dan bu yana politik ve idari bakımdan toplumlarda en önemli ve yüce değer olarak “adalet” in kabul edilmesi boşuna değildir. Bilindiği gibi “adalet mülkün temelidir” ifadesi de öz olarak Eflatun’a dayanır. Adalet sırf üretim, kazanç ve tüketim gibi ekonomik alanlarla ilgili değildir. Psiko-sosyal açıdan da çok önemlidir. Adalet bir anlamda zulmün ve mağduriyetin karşıtıdır. Adaletsizliklerin toplumda yarattığı bu mağduriyet duyguları bir sosyal enerjidir. Evet, toplumun üzerinde yaşadığı mekânın altındaki fay tabakaları ve onlarda biriken enerji kadar, toplumda oluşan fay hatlarında biriken enerji de önemlidir; hatta üstteki enerji, toplumsal açıdan alttakinden daha tehlikelidir.

Peki olumsuz özellikler taşıyan (öyle kabul edilen ve zamanla eskidiği düşünülen) bazı âdetleri, sosyal alışkanlıkları nasıl önleyebilir veya değiştirebiliriz? Bunları eleştirip düzeltmeyelim mi? Eleştirip düzeltmek isteyebiliriz; ancak bu, yasaklamakla olmaz. Bu noktada, bahsettiğimiz bu iki yasaklama konusunu birbirinden ayırmaya özen göstermeliyiz. Toplumun maddi yapısı, ihtiyaçları, kullanılan teknoloji değişince, önceki teknolojik ve maddi unsurların yarattığı âdetler de zamanla kendiliğinden değişime uğrar. Örneğin tarım toplumunun, kırsal yaşantının oluşturduğu birçok âdet, sosyal alışkanlık ancak toplum kentleştikçe değişir.

Düşünce ve inanç alanı ile ilgili değişmeler, ayrıca diyalektik bir süreç içinde gerçekleşir. Yani, her düşünceyi ancak onun zıddı veya alternatifi ortadan kaldırabilir. Yanlışı (öyle kabul ediliyorsa) bir başka yanlış değil, onun doğrusu alt edebilir. Bu bakımdan, üniversiteler türbanı bir patolojik sorun olarak görüyorlarsa, öncelikle bunu yaratan, besleyen ortamı analitik yöntemle araştırıp incelemelidirler. Mümkünse burada bir düzeltmeye gidilebilir. İkinci olarak da bunu takanları dışlayarak, aşağılayarak değil, anlayarak, onlarla iletişim kurarak, empati yaparak, ikna ederek sorunu çözmeye çalışmalıdırlar.

Demokrasi, bahsettiğimiz toplumsal gerginlikleri, birikimleri, mağduriyetleri ortaya çıkarma fırsatı verdiği için çok önemlidir. Ama bunun için de her ortamda, toplulukta olabildiğince özgürlüğe, toleransa, iletişim becerilerine, diyaloga, uzlaşmaya ve empati kurmaya ihtiyaç vardır. Çağımızda niteliği ne olursa olsun, hiçbir sorunu yasaklayarak, şiddet kullanarak, asıp keserek önleyemeyiz. Varsa bunun örnekleri, lütfen herkes ortaya koysun.

Bu genel açıklamaların ışığında şimdi Türkiye’de son dönemde örtünme konusunda kopan gürültüye bir bakalım. Sivil alanda bu konuda bir müdahale, bir sıkıntı görülmüyor. Sıkıntı, özellikle üniversitelerde okuyan kızların bazılarının başlarını örtmeleri konusunda yaşanmaktadır. Ayrıca, bu örtme olayının bazı kamu kurumlarına da sıçrama durumu üzerinde bir kuşku ve hassasiyet oluşmuş durumdadır. Başörtüsüne hem onaylayanlar hem de ona karşı olanlar açısından baktığımızda, olayı iki bölümde ve ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Devlet (hükümetle birlikte düşünüyorum), isterse geçmişten gelen dinsel sorun ve hassasiyetler ile laiklik ilkesi açından, üniversite hariç diğer tüm kamu kurumlarında halka hizmet veren personel için başörtüsünü yasaklayabilir. Zaten genel uygulama da bu yöndedir. Bu uygulama titizlikle sürdürülebilir. Buna ilköğretim ve ortaöğretim kurumları da dâhildir. İlköğretim ve ortaöğretim kurumlarında hem öğrencilerin hem de hizmet verenlerin başlarının açık olması laiklik ilkesi gereğidir ve bunun pedagojik bir gerekliliği de vardır. Burada hizmet veren kamu personelinin bireysel özgürlüklerinin ihlali de söz konusu değildir. Çünkü bireyler, memuriyete kendi istek ve iradeleri ile girmektedirler ve memuriyet koşullarını önceden bilmektedirler; örtünme konusu dâhil, belirli sınırlamaların veya yasakların bulunduğunu kabul ederek böyle bir karar vermektedirler. Özellikle Türkiye şartlarında uygulamanın böyle olmasında da fayda vardır. Bu durum, bizim yukarıda açıkladığımız sosyolojik gerçeklere de ters değildir. Çünkü bu, doğrudan doğruya kamu hukuku alanı ile ilgilidir; dolayısıyla, kamu hizmeti verenler için gerek görülen düzenlemeler yapılabilir.

Esas sorun üniversiteden kaynaklanmaktadır. Ancak, üniversitenin nasıl bir kurum olduğunu, işlevinin ne olduğunu kısaca belirtmekte fayda vardır. Üniversite düşünce ve bilimin kurumlaştığı yerdir. Orada yeni düşünceler, bilgiler, yöntem ve teknikler üretilir. Üniversiteler, insanın yaratıcılığının en yüksek olduğu kurumlardır. Bunun için üniversitelere en çok lazım olan şey özgürlüktür. Çünkü, özgürlüğün olmadığı yer ve ortamlarda, yeni bilgi ve düşünceler üretilemez. Bu nedenle üniversitelere, çağdaş toplumlarda devlet içinde hiçbir kuruma verilemeyecek ölçüde bir idari, mali ve akademik özerklik verilmiştir. Dolayısıyla üniversiteler, günümüzde âdeta istisnai kurumlardır. Ayrıca üniversite, evrensel bir kavramdır. Bu özellikler, üniversiteleri uluslar arası bir kurum hâline de getirir. Ulusal kültürün yanında, evrensel kültür ve uygarlığın da gelişmesine çaba harcarlar. Bu bakımlardan üniversite, her toplum ve kültürde kısa zamanda belirli yasaların çıkarılması, idari ve mali tedbirlerin alınması ile kolayca meydana getirilen kurum değildir. Üniversitenin oluşması için ilgili toplumda, kültürde sağlıklı, köklü bir düşünce ve bilim geleneğinin, bilgi birikiminin, düşünce özgürlüğünün olması gerekir. Üniversite ve bilim, bir geleneği ifade eder. Onun için üniversite herhangi bir kurum değildir. Üniversite, “okul”dan da yukarıda saydığımız nitelikleri bakımından tümüyle ayrılır.

Üniversitelerdeki başörtüsü veya türban meselesine bu çerçevede baktığımız takdirde, insana hem hüzün verici hem de komik bir durum ortaya çıkmaktadır. Başkalarının kişilik hak ve özgürlüklerine tecavüz veya ahlaki konular gibi alanların dışında üniversite kavramı ile “yasak” kavramının bir araya getirilmesi hiç düşünülemez. Üniversite ve bilim yasak kaldırmaz. Üniversitelerde okuyan öğrenciler yetişkin bireylerdir. Bunların ileride kamu hizmetlerinde çalışıp çalışmayacakları da belli değildir. Mezuniyet sonrası durum, öğrencinin kendi özgür iradesine bağlıdır. Bu bakımdan üniversitelerde, kılık kıyafet dâhil bu tür sınırlama ve yasakların hiçbir pedagojik ve sosyal mazereti, gerekliliği olamaz. Bu konular öğrencilerin bireysel karar ve tercihlerine bağlıdır.

Gözlemlenen ve insana acı veren durum ise çağdaş ve evrensel anlamda, bilimsel geleneklerin yerleşmiş olduğu ve özgürlükçü bir “üniversite” kavramının ne yazık ki Türkiye’de henüz tam olarak gelişmemiş olmasıdır. Bu bir kültürel, bilimsel ortam ve zihniyet meselesidir. Bu anlamdaki üniversite kavramı sanki Türkiye’ye girmemiştir. Bizim üniversitelerimiz daha çok politikaya ve güncele odaklanmışlardır. Rejim meselesinde, önemli güncel konularda elbette söz söyleyecekler, görüş açıklayacaklar, toplumu aydınlatacaklardır. Ancak ister solda ister sağda olsun, siyasi partilerin işlevlerine de soyunmayacaklardır. Çünkü, düşünce ve bilime odaklanmayan beyinler, evrensel düzeyde bilgiler üretemez ve gerektiği gibi yaratıcı olamazlar. Son dönemde üniversitelerdeki akademisyenlerin büyük çoğunluğu, bu türban konusunda her biri bir siyasi partinin veya ideolojik bir kulübün, derneğin ateşli bir taraftarı gibi davranmışlar, bilim insanlarına hiç de yakışmayan tutumlar sergilemişlerdir. Soruna dar bir politik ve ideolojik pencereden bakmışlardır. Bu katı ve dogmatik tavırlar devlete ve rejime sahip çıkma gerekçesi ile de izah edilecek gibi değildir. Çoğu akademisyen, bilimin ve üniversiter düşüncenin temel nitelikleri olan toleransı, genişliği, esnekliği, olgunluğu ve eleştirel bakış açısını gösterememiştir. İnsanın, bilgisinin artmasıyla, en marjinal düşünceleri bile tolere edecek bir düzeye gelmesi beklenir. Felsefe, bilim ve sanatla en üst düzeyde uğraşan insanların bu kadar katı bir tutum sergilemeleri hiç de normal bir durum değildir. Belki de üniversitelerde az çok ilim var da “irfan” yok. Üniversitelerin bu duygusal tutumları, gösterdikleri kızgınlık ve hiddet, ne iktidara ne de halka rehberlik edici bir nitelik taşımaktadır.

Yukarıda, üniversitenin okuldan farklı olduğu ifade edilmiştir. Evet, okullarda bilginin, kültürün tekrarı yapılır. Üniversitede ise bazı bilgilerin tekrarı ile birlikte, esas olarak yeni bilgiler ve düşünceler üretilir. Yani üniversite, çözüm yeridir; çeşitli konularda çözümler üretir. Toplumdaki yeni ihtiyaçlara cevap veren yeni çareler yaratır. Peki bu türban konusunda ki bu çok önemli ve geleceğimizi karartan, Cumhuriyet rejimini tehlikeye sokan bir sorun olarak algılandığına göre, üniversitelerimizin bulduğu çözüm nedir? Her üniversitede fen-edebiyat fakültesi vardır. Buralarda sosyal bilimler alanlarında yüzlerce yüksek lisans ve doktora tezleri hazırlanıyor; bu tezler, toplumun gerildiği bu sorunlarla ilgili hiç somut, kullanılabilir sosyal araçlar, çözümler üretemiyor mu? Ne yazık ki üniversitenin bulduğu iki çözüm var: “Yasak getirmek” ve “politikacıları suçlamak”. Üniversitedeki kızların örtünmesinden, sosyal sorunların örtülmesi, yok sayılıp ertelenmesi daha tehlikelidir. Bugüne kadar yasaklar hangi sosyal sorunu çözdü ki? Gerçekten politikacıların suçu büyük. Onu kabul edelim. İyi de üniversite ne yapıyor? Üniversitenin bu konudaki projesi nedir? Politikacıların hataları, üniversitelerin hatalarının, duyarsızlıklarının mazereti olabilir mi?

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile