Sosyal Bütünleşme-Çözülme ve Sosyal Güven Duygusu

Sosyal bütünleşme toplumda bireylerin, farklı sosyal grupların, tabakaların, sınıfların, hatta kurumların ve statülerin fonksiyonel bağlılığı, bu öğeler arasındaki toplumsal ahengi, uyum ve uzlaşmayı ifade eder. Bütünleşme toplumu oluşturan öğelerin birbiriyle ilişkilerini, bağımlılığını içermektedir. Bu kavram toplumda farklı görev ve pozisyonları olan, bazen de çelişen bu öğelerin bir büyük “bütün” içinde yer alarak Durkheim’ın deyimiyle “organik bir dayanışma ve iş bölümü” içinde bulunmalarını anlatır.

Sosyal bütünleşme, sayılan bu öğelerin sosyal yapı ve işleyişi aksatmama durumudur. Toplumda mutlak bir bütünleşmeden, tam bir uyumdan söz edemeyiz. Bu durum toplumdaki dinamizmin yok olması demektir.

Ancak toplumsal yaşam “çokluklar”ın,”farklılıklar”ın, her konudaki çeşitliliğin genel bir armonisini, dengesini de zorunlu kılmaktadır. Bireysel çıkar ve mutlulukla toplumsal çıkar ve mutluluk bu noktada kesişmektedir. Burada son tahlilde mikro düzeydeki aykırılıklar, zıtlıklar makro düzeydeki bütünleşmeye, dayanışmaya engel değildir. Sosyal bütünleşme kavramının analizi ve bu olgunun gerçekleşme biçimi çeşitli toplum kuramlarına göre farklı olmaktadır. Biz burada kavramın genelliği üzerinde durduk; sosyal bütünleşmenin farklı sosyolojik görüşlere göre tartışmasına girmek istemedik.

Toplumun iç veya dış değişik kaynaklardan gelen ve dağılmaya, çözülmeye yönelik oluşumlara karşı koyabilmesi dolayısıyla varlığını, bütünlüğünü koruyabilmesi açısından sosyal bütünleşme kavramı çok önemlidir. Toplumların sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda dikkat çekici başarıları, reformları ancak toplumsal bütünlüğün, sürekliliğin gerçekleştiği dönemlere rastlamaktadır. Hele günümüzde sosyal ve ekonomik kalkınma, modernleşme sosyal bütünleşmeyi zorunlu kılmaktadır. Beklenen bütünleşmenin sağlanması da bazı ön koşullara bağlı olmaktadır.

Bu ön koşulların başında da “toplumsal güven duygusu” gelmektedir. İnsan ilişkilerinin temeli olan güven duygusunun bireysel ve toplumsal boyutları vardır ve bunlardan biri diğerini tamamlamaktadır. Önce bireysel güvenlik gelir, sonra da topluma yönelen ve toplumdan kaynaklanan sosyal güven duygusu söz konusu olmaktadır. Bireylerin kendilerini hem bedenen hem de hak ve özgürlükler bakımından güvenlik içinde hissetmeleri, onların toplumsal normlara, kurumlara inanıp güvenmeleri sosyal bütünleşmenin ilk şartıdır. Bireyden topluma, toplumdan bireye yönelen güvenli bir sosyal ortam tüm insan ilişkilerinin niteliğini belirler. Her türlü sosyal ilişkinin barışçı, uzlaşmacı veya çatışmacı ve şiddete dönük olması bu psiko-sosyal şarta bağlıdır. Bireylerin diğer bireylere, gruplara, normlara, kurum ve örgütlere (aile, okullar, üniversiteler, bankalar, güvenlik kuvvetleri, hükümet, parlamento, mahkemeler gibi) güven duymaları onları rahatlatır, mutlu kılar ve onların toplumla daha sıkı olarak bütünleşmelerini sağlar. Böylece toplumsal yabancılaşma da önlenir ve insan ilişkileri daha sıcak hâle gelir. Bu gelişmelerin sonunda da işbirliği ve uzlaşma türü sosyal ilişkiler topluma egemen olur. Aksi hâlde çatışma türü ilişkiler yaygınlaşır dolayısıyla sosyal bütünlük bozulur.

Toplumsal bütünleşmenin zayıflayıp kaybolması toplumsal çözülmeye yol açar. Birbirine taban tabana zıt olan bu iki sosyolojik sürecin ortak noktası toplumsal güven duygusudur. Bu duygunun varlığı sosyal bütünleşmeyi, yokluğu da sosyal çözülmeyi yaratır. Sosyal çözülme toplumu oluşturan öğelerin aralarındaki ilişkilerin zayıflaması, zamanla çürümesi ve kopması demektir. Aslında toplumsal çözülme önce değerlerin çözülmesi ile başlamakta bu süreç sosyal normların etkinliklerinin kaybolması ve sosyal kurumların işlevlerini yapmamaları ile devam etmektedir. Tüm bu oluşumlar sonuç olarak toplumsal aktör ve diğer öğeler arasında harç görevi yapan sosyal güvenin kaybolması biçiminde kendini göstermektedir. Dolayısıyla bu durum toplumun dağılması ve yok olması demektir. Sosyal bozulma ve çözülmenin somut psiko-sosyal görüntüsü çok yönlü güven duygusunun yitirilmiş olmasıdır.

Psikologlar Maslow’un yaptığı “ihtiyaçlar hiyerarşisi”ni genellikle benimserler. Burada, insanlar için maddi ihtiyaçlardan sonra ikinci sırada yer alan ihtiyacın “güvenlik ihtiyacı” olduğu belirtilmektedir. Gerçekten, yaşamak için zorunlu olan maddi-fizyolojik ihtiyaçlar tatmin edilince, birey kendisini güven içinde hissetmek ister. Bu, kişinin doğal çevreden, diğer insanlardan bir saldırı olmadan yaşamını sürdürmesini, onun maddi ve manevi varlığının kabul edilmesini, ona saygı duyulmasını, haklarının korunması gibi unsurları içerir.

Maslow’dan iki bin dört yüz yıl önce yaşamış olan Konfüçyüs de insan ihtiyaçları ve güven duygusu konusunda benzer bir sıralama yapmıştır. Konfüçyüs güven kavramına toplum ve devlet (yönetim) odaklı baktığı için iyi yöneticilerin (toplumun ihtiyaçlarının karşılanması çerçevesinde) görevlerini sayarken birinci sıraya halkın beslenmesini (fizyolojik ihtiyaçları),  ikinci sıraya fiziksel güvenliğin sağlanmasını (bunun için yeterli bir ordunun varlığını) ve buna ek olarak da bireylerin, halkın siyasal otoriteye, devlete olan güvenini koymuştur. Kısaca Konfüçyüs’e göre yöneticiler öncelikle halkı doyuracaklar, ikinci olarak da insanları her anlamda güven içinde yaşatacak tedbirleri alacaklardır. Burada Konfüçyüs sosyal ve siyasal düzenin karşılıklı olarak birey ve devlet bağlamında toplumsal güven duygusuna dayandığını vurgulamaktadır.

İletişimin, bireyler, gruplar arası diyalogun da temelinde çift yönlü güven duygusu vardır. Güven kaybolunca tüm insan ilişkileri zedelenir, sorunlu hâle gelir, toplumsal bütünleşmenin sağlanması da güçleşir. Bu nedenlerle tarih boyunca yöneticiler toplumda siyasal ve sosyal güvenin tesisine öncelik vermişlerdir.

Toplumbilimci Fukuyama da toplumlarda bireylerdeki güven duygusunun kaybolması hâlinde “mafyalaşma”nın, “çeteleşme”nin başladığını vurgulamaktadır. Bu psiko-sosyal duygunun yokluğu her türlü bunalımı, ayrışmayı beslemektedir. Toplumda çeteleşme süreci,  meşru olan, kabul edilmiş toplumsal ve siyasal otoritelerin dağılmasını, etkinliklerinin azalmasını, değişik nitelikli ve kaynaklı olan aynı zamanda kamusal bilinci ve dayanışmayı ortadan kaldıran tehlikeli bir süreci başlatır.

Sosyal çözülmenin nedenleri olarak öncelikle adaletsizlikler, sınıf ve tabakalar arasındaki gelir uçurumları, anomi (kuralsızlık), siyasi belirsizlikler, istikrarsızlık ve çatışmalar, kurumlaşma sorunları sayılabilir. Bunlara ek olarak işsizlik, enflasyon gibi diğer ekonomik nedenler, psikolojik ve kültürel faktörler de belirtilmelidir. Ayrıca dünyada küreselleşme olgusundan dolayı toplumsal güven uluslararası ekonomik ve siyasal olaylara, kriz ve gelişmelere bağlı hâle de gelmiştir.

Toplumsal güven aslında genel ve soyut bir kavramdır. Bu güven gerçekte sosyal kurumlara olan güvendir. Kurumsal güvenin en yoğun ve önemli olan biçimi (devlet kurumların kurumu olduğuna göre) doğal olarak devlete olan güvendir. Devlete olan güven de sosyal kurumlar aracılığıyla sağlanmaktadır. Onun için bir toplumdaki güven duygusunun azalması, kaybolması kişilerin kurumlara olan güvenlerinin derecesinin tespit edilmesi ile anlaşılabilir. Bunun için de çağdaş toplumlarda sık sık bireylerin kurumlara olan güvenlerini ölçmeye yönelik sosyal araştırmalar yapılmaktadır. Böylece hangi kuruma, neden ve ne ölçüde güven duyulduğu öğrenilmek istenir. Genellikle en güvenilir kurumlar en köklü ve istikrarlı olan, kendi içinde evrimleşen, bütünlük taşıyan ve işlevini tam olarak yerine getiren kurumlar olmaktadır. Toplumda kendi işlevsel ve bütünsel geleneğini koruyan kurumlar ne kadar fazla ise toplumun geleceğine olan güveni de o ölçüde fazla olmaktadır. Çünkü sosyal çözülme ve bozulma en somut biçimde kendini kurumlardaki çözülme ile göstermektedir.

Şimdi bu sosyolojik açıklamaların ışığında son dönemde birbirine bağlı bu üç kavram açısından Türkiye’ye baktığımız zaman, iç açıcı bir tablo ile karşılaştığımızı söyleyemeyiz. Gerek “geçiş aşama”nda olan bir toplum olmamız bakımından, gerekse tarihsel ve güncel bazı iç dinamiklerin, çelişkilerin yarattığı olumsuzluklardan dolayı Türkiye’de toplumsal düzeni yürüten, koruyan, her türden sosyal ilişkileri düzenleyen kurumlara olan güven sarsılmış durumdadır. İnsanlarımızı birbirine bağlayan ve çok da renkli olan örgüler sanki çözülmekte, bireyler arasındaki sosyal bağlar ve güven duygusu âdeta kaybolmaktadır. Ayrışmalar arttıkça birbirimize bakışımız değişmekte, üstelik birileri tarafından bu tür ayrışmalar da körüklenmekte, tam bir kargaşalık ortamı yaratılmak istenmektedir. Ne yazık ki hukuka, adalete, mahkemelere, güvenlik kurumlarına, parlamentoya güven giderek azalmakta, kamusal otorite ve güven zayıfladığı için de Fukuyama’nın vurguladığı çeteleşmeler, karanlık örgütlenmeler ahtapot gibi toplumu sarmalamaktadır. Örneğin adalete ve hukuka bu güvensizlikten dolayı mahkeme koridorlarında sıkça kavga ve çatışmalara şahit olunmaktadır. Bu kavgalar yasalara, yargı ve mahkemelere güvenin çok azaldığını, herkesin kendi başının çaresine bakmak istediğini, çaresizliğini gösterir. Ayrıca bu durum hukukun, yasaların ve onların işleyişinin sosyal değişmenin gerisinde kaldığını da göstermektedir. Türkiye’de son yıllarda yapılan kamuoyu araştırmalarında parlamentoya, üniversitelere, yargı organlarına, hükümetlere, siyasi partilere halkın güveninin kalmadığı sonucu çıkmaktadır.

Bu araştırmalarda sadece orduya olan güven yüksektir (yüzde 60-70’lerde) diğer önemli kurumlara olan güven ise yüzde 30’lara, 20’lere düşmektedir. Bu tablo toplumsal açıdan iyiye işaret değildir. Bu psiko-sosyal güven bunalımı siyasal ve yasal bakımdan önemli sorunlar yarattığı gibi, ahlaki bir bozulma da yaratmaktadır ki bu bozulma sosyolojik açıdan ötekinden daha da tehlikelidir. Çünkü değerlere ve kurumlara olan güvenin sarsılması ile birlikte bireyler arası her türlü ilişki bundan zarar görmekte toplumdaki tüm psiko-sosyal bağlar gevşemektedir. Bu durum kural dışı, ahlak dışı davranış ve uygulamaları yaygınlaştırmakta, sosyal ve ekonomik yolsuzluklar bireysel, arızi olmaktan çıkmakta, neredeyse yaygın toplumsal olaylar, uygulamalar hâline gelmektedir. Bu nedenle birçok kural dışı davranış olağan davranışlar olarak algılanmaya başlamıştır. Bireyler normal yollarla sonuç alma inançlarını yitirince yasa ve ahlak dışı yollara başvurmada sakınca görmemektedirler.

Bütün dünyada yaygınlaşan ve egemen olan ekonomik düzen de (doludizgin kapitalist gidiş) kısa yoldan ne yapıp edip köşeyi dönme ve zengin olma düşüncesini fazlasıyla beslemektedir. Ekonomik içerikli yolsuzlukların ve bozulmaların temelinde bir politika olarak belirttiğimiz bu ekonomik tercihlerin de büyük payı bulunmaktadır. Bu ekonomik felsefe ve uygulamalar insan ilişkilerini sertleştirmekte, acımasız, kural tanımaz hâle getirmektedir. Sonuçta insan ilişkilerinde akıl, denge, sağduyu ve insaf yerini öfkeye, şiddete, saldırganlığa bırakmaktadır. Topluma bir açgözlülük, sabırsızlık, sorumsuzluk egemen olmaktadır.

Yukarıda belirttiğimiz gibi insan ilişkilerinin temeli güven duygusu olduğuna göre toplumda bu duyguyu kemiren hastalıklı düşünce ve davranışları, uygulamaları yeniden ele alıp tartışmak, düzenlemek, böylece toplumsal yapıyı yeniden organize etmek gereği vardır. Öncelikle kurumlaşmaya, yeni bir sosyal ahlakın yerleşmesine çaba göstermek, ihmal edilen, küçümsenen birçok sosyal değeri yeni değişen şartların ışığında geliştirerek tekrar ihya etmek, böylece bireylerin diğer bireylere ve topluma, toplumsal normlara olan güvenlerini yeniden kazanmalarını sağlayacak tedbirleri almak gerekir. Aksi hâlde amaçlarla araçlar yer değiştirmiş olur ve çağdaş teknolojinin, uygarlığın nimetleri insanlara mutluluk değil, çile ve mutsuzluk getirir. Dolayısıyla dünya toplumları çeşitli kriz ve çatışmalardan, birbirlerinin boğazına sarılmaktan da kurtulamazlar.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile