İki Yüz Yıllık Yanlışlık Devam Ediyor

Sosyoloji bir sosyal bilim olarak, gelişmekte olan ülkeler ile kıyaslandığında, Türkiye’ye erken girmişti. Özellikle Ziya Gökalp’in çabaları ile Türk aydınları, sosyolojik kavramlarla erken tanışmışlardır. Dolayısıyla ampirik alanda olmasa bile, düşünsel ve yazılı eserler bakımından azımsanamayacak bir birikim de oluşmuştur. Fakat ne gariptir ki bunca çalışmaya ve birikime rağmen doğru dürüst bir sosyolojik kültür, bir bakış açısı da meydana gelmemiştir. Durkheim’ın öncelikle ve özellikle vurguladığı “sosyal olayların bir nesne gibi ele alınması” ilkesi bir türlü benimsenememiştir, sosyal olaylar bireyin dışında nesnel bir gerçek olarak ele alınamamıştır. “Olan” yerine hep “olması gereken” üzerinde durulmuştur.

Doğa bilimleri dâhil, tüm bilimler kavramlarla iş görür, beyin de kavramlarla düşünür ve işlem yapar. Kavramlar zihinsel öğelerdir, ama her kavram pratik yaşamda bir ihtiyaca, eyleme, etkinlik veya bir ilişkiye, bir olguya karşılık olarak oluşur, onlara cevap verir, onları tanımlar. Yani kavramların kaynağı, onları üreten zemin, bireysel ve toplumsal yaşamdır, ilişkilerdir. Bir yerlerden alınan hazır kavramlarla iş görmeye çalışmak, bir adamın vücut ölçülerine göre elbise dikmeye değil, adamın bedenini elbiseye uydurmaya benzer. Bu mümkün müdür? İşte Türkiye’de yapılan budur, ki bu da çok büyük bir sosyolojik yanlışlıktır. Bu yanlış yöntemi ortalama iki yüz seneden beri kullanıyoruz. Kendi toplumsal gerçeğimize uygun kavramlar üretemediğimiz için zihnimizde soyut akıla göre oluşturduğumuz kuramlar, toplumsal proje ve yöntemler bunca yıldır sorunlarımızın çözümünde işe yaramamaktadır. Analitik yöntemle kendi toplumsal yapımızı, değişme dinamiklerimizi çözümleyememişizdir. Batı’dan alınan hazır sosyal ve siyasal şablonları aynen uygulamaya çalışıyoruz. Tutmayınca da sinirleniyoruz, bazen halkı suçluyor, bazen de başarısızlıktan birbirimizi yiyoruz. Türkiye’de aydınlarla halk arasındaki kopukluğun, diyalog eksikliğinin temel nedeni budur. Gene sosyolojinin bize öğrettiği bir önemli gerçek daha var; o da aydınların ve politikacıların formüle ettiği reform programları, modernleşme ve kalkınma projeleri halkın desteğini almadan hiçbir zaman başarıya ulaşamamaktadır. Ancak toplumdaki dinamizmi, rüzgârı arkasına alan liderler, politikacılar başarılı olmaktadır.

Sosyal bilimlerin toplumsal gerçeklikten yola çıkarak ürettiği, tanımladığı kavramlar kültürle sınırlıdır. Kültür de ihtiyaçtan doğar ve bir ihtiyaç giderir. Bu sosyolojik gerçek hem maddi, hem de manevi kültür öğeleri için geçerlidir. Örneğin sol, sağ, sosyal sınıf,  siyasi parti, demokrasi, parlamento, laiklik, liberalizm, kapitalizm, sosyalizm, faşizm vb kavramlar sözcük olarak da, anlam olarak da Batı toplumlarının, bu toplumlardaki sosyal, siyasal, ekonomik ve tarihsel gelişmelerin, ihtiyaçların ortaya çıkardığı kavramlardır. Bu kavramların oradaki sosyal yaşamda, somut karşılıkları, izdüşümleri vardır. Peki bunları kullanmayalım mı, onlardan ilham almayalım mı? Kullanalım, onlardan yararlanalım. “Karşılaştırma” sosyal bilimlerde, sosyal olguları, kurumları, değişmeleri incelemede anlamlandırmada başlı başına önemli bir yöntem olarak kabul edilir ve kullanılır. Bu bakımdan Batı’yı çok iyi anlamamız ve tanımamız lazım. Ancak oradan alınan yöntem ve tekniklerle kendi toplumsal gerçeğimizi, dokumuzu, niteliklerimizi de çok iyi analiz etmemiz, benzerlik ve farklılıklarımızı net bir biçimde ortaya koymamız gerekir.

Bu genel açıklamalardan sonra sadede yani esas vurgulamak istediğimiz konuya gelelim. Son günlerde birileri “solu birleştirmek”, “merkezi toparlamak” vs gibi işlevler üstlenerek girişimlerde bulunup, toplantılar yapmaktadırlar. Bu çabalar çok komik ve çok yanlış girişimlerdir. Türkiye’de yaşanan bunca siyasal deneylere, sonuç vermeyen uygulamalara rağmen, olanlardan hiç ders almadan aynı beyhude işlere kalkışmak, ancak bizim gibi ülkelerde görülebilir.

Bir sosyal süreç olarak göçebeliği çok uzun süre yaşamış, köylülüğü aşıp bir türlü kentleşememiş bir toplumda, (bir kişinin kentte yaşamaya başlaması, sosyolojik açıdan onun “kentli” olmasına yetmez) Batı’da son beş yüz yılda oluşan kent kültürü ve uygarlığının, ayrıca son iki yüz yılda gerçekleşen sanayileşmenin yarattığı kavram ve kurumları, örgütlenmeleri kısa bir süre içinde köylü ağırlıklı bir topluma kabul ettirip uygulamak imkânı var mı? Bu noktada belirtmek istediğimiz düşünce şudur: Toplumun yapısını, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel niteliklerini, tarihsel gelişimini, ihtiyaçlarını hiçe sayarak oluşturulan sosyal ve siyasal projeler başarıya ulaşamaz. Bunlar sadece birer entelektüel fikir jimnastiği, soyut aklın fantezileri olarak kabul edilebilir. Hatta bunlar entelektüel gevezeliklerdir. Çünkü toplum,  geometrik ve teknik aletlerle üzerinde kadastro çalışması yapılacak bir arazi, bir alan değildir. Toplum adına aydınların, politikacıların yaptıkları “halksız” sayısal toplama ve çıkarma işlemleri hiçbir olumlu sonuç yaratmaz. Bütün mesele toplumu yönlendiren, geliştirip evrimleştiren iç ve dış dinamiklerin neler olduğunu, bunların nasıl işlediğini tespit edebilmek ve buradan hareketle gerçekçi politikalar oluşturabilmektir.

Türkiye’de yönetici ve düşünen elitlerin uygulaya geldiği bu sakat yöntemden dolayı, tarihimizde 18. ve 19. yüz yıllardan bu yana çağdaşlaşma süreci içinde sürekli tekrarlar görülür. Hâlbuki tekrar fiziksel alana aittir dolayısıyla mekaniktir. Sosyal gelişme ve evrimde ise, belirttiğimiz anlamda tekrar olmaz. Toplumsal süreç doğal akışı ve işleyişi içinde oluyorsa her yeni aşama bir öncekinin aşılmasını gerektirir. Bu, her sorunun kendi zaman boyutu içinde çözülmesi demektir. Eğer sorunlar, belirli zaman dilimleri içinde çözülmüyor, tekrarlanıyor ve kangrenleşiyorsa, gündemden hiç düşmüyorsa burada bir gariplik, sosyolojik bir yanlışlık, çarpıklık var demektir. Sosyolojik oluşumda temel dinamik halktır, toplumdur. Aydınlar, genel olarak yönetime talip olanlar, bu dinamiği anlayıp kavrayabildikleri, tanıyabildikleri ve gerçekçi öngörülerde bulunup, bunları uygulayabildikleri oranda halka önderlik edebilir ve başarılı, mutlu sonuçlara imza atabilirler. Biz henüz halka, toplumsal bakımdan, seyirci olmaktan öte bir rol verebilmiş değiliz.

Biz burada Batı karşıtlığını dile getirip Türkiye’yi başka bir konuma yerleştirmeyi düşünmüyoruz. Kültürel yayılmanın, iletişim devriminin, küreselleşmenin kaçınılmazlığını, AB’ye dönük yürüyüşümüzün gerekliliğini gayet iyi biliyoruz. Ancak başta belirttiğimiz gibi son yüz yıllarda hep tekrarlanan bir yönteme, uygulama yanlışlığına dikkat çekmek istiyoruz.

Örneğin sol partilerin birleşmesi konusuna bakalım; bu konuda yazılı basında çıkan yazılar için kullanılan mürekkep, işsizlik gibi ciddi ve önemli bir sorunun çözümü için kullanılsaydı, herhâlde o sorun şimdiye çoktan çözülmüş olurdu. Türkiye’de acaba gerçek, daha doğrusu Batılı anlamda bir sol, sosyal demokrat parti var mıdır, olmuş mudur? Bu sorudan önce Türkiye’de gene Batılı anlamda bir sosyal sınıf kavramının var olup olmadığının doğru dürüst sorulup cevaplandırılması gerekir. Çünkü sosyal sınıf demografik, sayısal bir topluluğu, kategorik bir kalabalığı anlatan bir kavram değildir. Sosyal sınıf öncelikle bir bilinç meselesidir. Bir grupta bu tür bir bilinç varsa Batılı anlamda sol ve sağ partilerden bahsedebiliriz. Bizdeki siyasal partilerin yapılanmasını mutlaka Batı’daki modellere uydurmak zorunda mıyız? Onların terminolojisi bize uyuyor mu? 1960’lardan sonra Demirel acaba sağcı olduğu için mi çok oy alıp birkaç kez iktidar olmuştur? Üstelik Demirel hiçbir zaman da “ben sağcıyım” dememiştir. 1970’li yıllarda da Ecevit %41 oyu solcu olduğu için mi almıştır? Ya 1980 sonrası Özal’ın aldığı oyların rengi nasıldı?

Cumhuriyetin kurulmasından bu yana, bir halk tabanı olan ve az çok halktan gelen bir eğilim, istek doğrultusunda kurulmuş parti sayısı 6-7’yi geçmez. Diğerleri birer fikir kulübü olarak adlandırılabilir, tabanları yoktur. Türkiye’de tabanı olmayan partilerin tavandaki yöneticileri bir çatı oluşturalım diye boşluğa çivi çakar dururlar. Zannederler ki halk hemen o çatının altında toplanıverecek. İster solda, ister sağda, isterse merkezde olsun, bir siyasal kadro hareketinin sosyal karşılığına bakmak gerekir; ve şu sorunun cevabı verilmelidir: “Biz parti olarak toplumda biriken hangi enerjinin, sosyal dinamiğin temsilcisiyiz?” “Halksız” siyaset yapmak mümkün müdür? Bu siyasetin bir anlamı, bir yararı var mıdır?

Bu nedenlerle, genel anlamda modernleşmede ve yukarıda belirttiğimiz gibi siyasal modernleşmede, aşağı yukarı iki yüz yıldır, çoğu sosyal, siyasal ve kültürel sorunlar gündemden hiç düşmez, bir süre sonra da kronikleşirler.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile