"Toplum Mühendisliği" Mümkün Mü?

Toplumsal sorunlar gündeme getirildiğinde Türkiye’de bazı kimselerin hemen “toplum mühendisliği”ne soyundukları dolayısıyla toplumla ilgili konuları bir mühendis edasıyla kesip biçtikleri, ölçüp tarttıkları, hesapladıkları görülmektedir. Bunlar daha sonra da ileriye dönük çok keskin yargılarda, öngörülerde bulunmaktadırlar. Bu kesimlerde toplum mühendisliği âdeta bir moda hâline gelmiştir.

Fen bilimleri özellikle 18. yüzyıldan bu yana doğaya egemen olmada, nesneleri ve fiziksel olayları kontrol etmede insanoğlunun eline çok güçlü araçlar vermiştir. Böylece insanın kendisine güveni artmış ve insan bilim ve teknik sayesinde doğadaki tüm olayları kendi amaçları ve mutluluğu doğrultusunda kullanabileceğini düşünmeye başlamıştır. Sonuçta neredeyse her alanın, konunun “mühendisliği” ortaya çıkmıştır.

Mühendislik matematik, fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimlerin günlük yaşama uygulanması yani bu bilimlerin pratiğidir. Dolayısıyla 20. yüzyıl mühendislik bilimlerinin zirve yaptığı bir çağ olmuştur. Çünkü çok çeşitli mühendislikler insanların yaşamlarını her açıdan kolaylaştırmış, insanlara zengin bir konfor sağlamış ve onları çok mutlu etmiştir. Doğal olarak sosyal bilimler de fen bilimlerini örnek almış, onların izinden yürümüşlerdir. Sosyal bilimlerdeki gelişme doğa bilimlerindeki gelişmeleri izlemiştir.

19. yüzyılda doğan ve sosyal bilimlerin en kapsamlısı olan, toplumu tüm boyutlarıyla inceleyip araştırma amacı taşıyan sosyolojide de, bir süre sonra bazı sosyal bilimciler aynı kervana katılarak toplum mühendisliğine heveslenmeye başlamışlardır. Bu dönem ve ortamda özellikle Comte’un pozitivizmi ile Marx’ın düşünceleri ve toplum anlayışı bu tür bir mühendisliğinin doğuşunda büyük rol oynamıştır. Her iki kuram sosyal yapıyı olabildiğince basitleştirerek, sadeleştirerek, kestirmeden giderek ve tüm toplumlara uygulanabilecek kesin aşamaların olduğunu varsayarak, toplumlara, sosyal evrime kolayca yön verebilme türünden determinist bir sosyal geleneğin doğmasına yol açmıştır. Dolayısıyla bu tür kuramlar toplum mühendisliği yapma düşüncesini kamçılamış, acemi, hırslı ve ün peşinde koşan bazı sosyal bilimcilerin mühendisliğin büyüsüne kapılarak aceleci ve tutarsız, temelsiz ama o ölçüde de renkli, cazip teoriler ileri sürmelerine yol açmıştır.
Bunlar da ellerinde “sosyal” nitelikli gönyelerle, cetvel ve terazilerle toplumsal olayları ölçüp biçmeye, iri iri laflar ederek, bireylere, yöneticilere yol göstermeye, ahkâm kesmeye başlamışlardır.

Ah keşke sosyal olaylar, toplum kolayca ölçüye vurulsaydı da binyıllardır tartışıp, çözemediğimiz, uğruna kavgalar, hatta savaşlar çıkardığımız sosyal sorunlar sırasıyla çözülseydi; böylece insanlar ve toplumlar huzur ve mutluluk içinde yaşayıp gitselerdi. Nerede o bolluk? Ne yazık ki toplum o kadar sade, yalın değildir; çok karmaşıktır, çok boyutludur, sübjektif, izafi değerlerle, inançlarla yüklüdür. Bu sayılan öğeler kolayca ölçüye vurulacak cinsten olaylar değildir. Bunlar zamana, mekâna, duruş yerinize, bakış açınıza, çıkarlarınıza, hâsılı duygu ve düşünce dünyanıza göre anlam ve gerçeklik kazanırlar. Yani onların gerçekliği büyük ölçüde size bağlıdır. Nesnelerden farklı olarak bireyler, toplumlar duygu ve düşüncelere sahiptirler, çok hızlı değişen özellikleri vardır.

Bu nedenlerle sosyolojik açıdan “toplum mühendisliği” kavramının hiçbir gerçekliği yoktur ve mümkün değildir. Bu toplumsal bir züppelik veya şarlatanlıktır. Bireyleri, halkı aldatmaktan, yanlış yönlendirmekten ve kafa karıştırmaktan başka bir şey değildir. Aynı zamanda bir sosyoloji kültürü eksikliğini ifade eder.

Sosyal değişme bağlamında büyük-karizmatik liderlerin toplumsal yönlendirmeleri, sosyal olaylara müdahaleleri ve bu çerçevedeki rehberlikleri toplumun doğal akışı yönünde olduğu sürece (ki böyle değilse onlar da başarılı olamazlar), toplum mühendisliği olarak nitelendirilemez. “büyük lider”lerin büyüklüğü aynı zamanda onların toplumsal projelerinin toplumun tarihsel ve kültürel doğrultusuna uygun düşmesinden kaynaklanmaktadır. Bu tür liderler zaten sezgi güçleri ve zekâları ile toplumsal ihtiyaç ve sorunları önceden fark eden kimselerdir. Toplum mühendisliği ise toplumla uyuşan böyle bir gerçeklik aranmadan doğrudan doğruya kişisel tercihlere göre oluşturulmuş sosyal projelerin topluma zorla kabul ettirilmeye çalışılmasını anlatır.

Sosyoloji bir sosyal bilim olarak, azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerle kıyaslandığında Türkiye’ye erken girmiş sayılır. Osmanlı aydınlarının birçoğu devletin çöküşü sırasında sosyolojiye bir cankurtaran simidi gibi sarılmışlardır.  Bu bilimi kullanarak, onun verilerinden yararlanarak toplumsal ve siyasal sorunlara çare bulabileceklerini, böylece Osmanlı’yı yani “Hasta Adam”ı tedavi edebileceklerini düşünmüşlerdir. O dönem içinde zihinlerde bu tarz bir muhakemenin işletilmesi yadırganacak bir durum da değildir. Ancak işe yarar, kullanılabilecek bilgilere sahip olabilmek için Osmanlı toplumunun çok detaylı ve çok boyutlu analizi gerekiyordu. Osmanlı aydınları bu tür bilgilere de sahip değillerdi. Türkiye’de bu düşünce biçimi zamanla gelenekleşti ve cumhuriyet dönemi aydınlarına da intikal etti. Fakat ne Osmanlı aydınları ne de cumhuriyet dönemi aydınları Türk toplumunun ayrıntılı bir sosyal coğrafyasını çıkarma zahmetine katlanmışlardır. Kolay yolu seçerek Batı’da üretilen bilgi ve formüllerle devletin ve toplumun sağlığa kavuşturulabileceğini zannetmişlerdir.
Toplumları istenilen şekle sokulacak plastik varlıklar olarak görmek, toplumsal realiteye aykırı olduğu gibi, çok da tehlikelidir. Çünkü bu zihniyet “halka rağmen” bir geliştirme, düzenleme projesini gündeme getirir ki bunun sonunda çok hastalıklı, mutsuz bir toplum yaratılmış olur. Böylece ülkede aydın-halk ikiliği yaratılır ki bu durum sorunların çözümünü, sosyal bütünleşme ve gelişmeyi tümden imkânsız hâle getirir.

Ayrıca vurgulamak gerekir, toplumsal sorunlar askeri yöntemlerle, kılıçla da çözülemez. Sadece çözülmüş gibi görünür. Bu yanılgı ve aldanmanın faturasını onyıllar hatta yüzyıllar sonra toplum çok ağır öder. İşin garibi ve insana acı veren durum şudur ki İletişim Devrimi’ni yaşamış bir dünyada Türkiye’de birçok sosyal bilim öğrenimi görmüş kişi de hâlen bu yöntemin geçerliliğine inanmaktadır.

Toplumsal çelişkilerin “zor”la, matematiksel hesaplamalarla, mühendislik teknikleri ile çözülebilmesi henüz keşfedilmemiştir. Çünkü bireylerin ve toplumların davranışları bu tür nicel ölçümlerle kolayca tespit edilememektedir. Bireysel ve toplumsal eylemlerin ölçüye vurulması, anlaşılması, yorumlanması ve sonuçta, gerekli yönlendirmelerin yapılması, tedbirlerin alınması için çok daha ayrıntılı ve derinliğine araştırmaların, analizlerin yapılması gerekmektedir.
Doğa bilimlerinde nesne ve varlıklar üzerinde kurulan kontrol ve egemenlik sosyal olay ve olgular üzerinde kurulamaz. Sosyal olayları Weber’in ifadesiyle söylersek öncelikle “anlamak” ve “açıklamak” zorundayız. Böylece toplumsal olayların cereyanı ve gelişmesi sırasında yanlış yapmaktan sakınabilir, ayrıca bazı noktalarda ve sınırlı olarak onları yönlendirebiliriz; ama tümden kurgulayamayız ve onlara istediğimiz şekli veremeyiz. Toplumsal alanda da nedensellik prensibi işlemektedir; ancak burada tarihsel ve kültürel öğeler ağır basmakta, onlarda da izafiyet ve sübjektif öğeler çok önemli rol oynamaktadır. Sosyolojide yapılan araştırmalar toplumsal gerçeği nesnel olarak kavrayabildiği ölçüde öngörülerde bulunma imkânı elde ederiz. Dolayısıyla sosyolojinin en büyük faydası budur.

Biz burada sınırlı da olsa, belirli yöntem ve araçlarla toplumsal olayları ölçmeye çalışan, elde edilen veri ve bulgulara göre belirli teşhislerde bulunan araştırmacıları kastetmiyoruz. Bugün sosyoloji bu türden ve belirli düzeyde “ölçümler” yapmaktadır. Fakat bunlar hiçbir zaman fen bilimlerindeki “mühendislik” boyutunda değildir. Bu gözlem ve analizlerle ilgili sınırı iyi bilmek ve ayarlamak gereği vardır. Sosyal bilimler henüz fen bilimleri kadar olgunlaşmamıştır. Belki de onların düzeyine hiçbir zaman ulaşamayacaklar. Çünkü insan ve toplumda bilimsel ölçüye vurulamayacak alan, ölçüye vurulabilecek alandan daha çoktur.
Bize göre bugün sosyolojideki temel sorun, toplumu doğru algılayıp tanımlamak ve yorumlamaktır. Sosyal bilimciler bunu başarabilirlerse topluma en büyük hizmeti yapmış olurlar. Bu hizmet hiç de küçümsenecek bir fayda değildir. Sosyal bilimlerin amacı insani ve toplumsal sorunları anlamak ve sahip olunan bilgilerin ışığında onlara çözüm bulmaya çalışmak olmalı; topluma bireylerin, yöneticilerin kişisel tercihlerine göre şekil verme hayali olmamalıdır. Bu çaba toplumun doğasına aykırı olduğu gibi, topluma huzur ve mutluluk da getirmez.

Pozitif bilimler insan ve toplum gerçeğine ilişkin olmak üzere bizim elimizi ne kadar güçlendirirse insan ilişkilerinin doğasını çözmek o kadar kolaylaşabilir. Ancak insan ilişkilerindeki genelliği, evrenselliği, kesinlik ve nesnelliği (ki pozitif bilimler bunları esas almaktadır) gene insanların eseri olan tarih ve kültür büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. İnsanlar, tekniğin ürettikleri ile tarih ve kültürün ortaya koyduklarını bağdaştırabilmelidirler.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile