Sorun Çözme ve Münazara Geleneği

İngiliz devlet adamlarından Disraeli’ye göre dünyada iki türlü insan vardır: “Sorun çözen insan, kendisi sorun olan insan.” İnsanlar ve toplumlar için sorunlar hep olmuştur ve olacaktır. Sorunsuz bir yaşam olamaz. Dünyada toplumları da ikiye ayırmak mümkündür: Sorun çözen toplumlar-sorunlarını çözemeyen toplumlar. Tabii bir kişi ve toplum kendi sorunlarını çözemezse başkaları işe karışır ve çözdürür. Bu hep böyle olmuştur.

Esas mesele sorunları çözme yöntemini bulmak ve uygulamaktır. Bu da düşünsel bir konudur ve yaratıcı, gerçekçi bir zihinsel çabayla birlikte sorunları çözme niyetini, iradesini gerektirir. Sorunların çözüm yeri de önce insan zihnidir. Hayvandan farklı olarak insan zihni sorun çözen bir özelliğe sahiptir. İnsanlar sorunlarını çözecek uygun zihinsel yöntemleri, teknikleri (araçları) bulamazlarsa sorunları çözemezler. Bu açıdan Türkiye’de toplumsal sorunlara çözüm getirme durumunda bulunan aydınların, politikacıların sergiledikleri tutum hiç de iç açıcı değildir. Bu kesimlerin problemleri çözme niyetlerinin olduğunu varsaysak da seçilen düşünce ve sorun çözme yöntemlerinde bir sakatlık, yanlışlık olduğu görülmektedir. Buradaki temel zihinsel problemlerin başında çağdışı bir düşünce ve tartışma yönteminin izlenmesi gelmektedir. Bu da münazara yöntemi ve geleneğidir.

Kökeni İlkçağ’daki sofistlere kadar giden ve esas olarak bir Ortaçağ yöntemi olan münazaradan Batı 16. ve 17. yüzyıllardan itibaren kurtulmuştur. Batı’da sorun çözen insan modeli düşünce düzeyinde ve pedagojik açıdan ancak bu dönemden sonra yetiştirilebilmiştir. Biz ise Batı’nın yaşadığı düşünsel gelişimi (yöntem bakımından) yaşamadığımız için münazaradan kurtulamadık.

Peki, nedir münazara? Amacı nedir? Bir düşünme, tartışma ve bilgi edinme yolu olarak alternatifi nedir? Münazara birbirine paralel olan, kesişmeyen, ama karşıt gibi duran düşünce veya olguların iki kişi veya grupça ele alınarak, çeşitli bilgiler ve deliller öne sürülerek savunulması ve tartışılmasıdır. Grupça yapılan bu zihinsel çalışmada amaç, gerçeğin ortaya çıkarılması, tespiti ve sorunların çözümü değildir. Yaldızlı, iyi ambalajlanmış bilgi ve düşüncelerin, çarpıcı, etkileyici örneklerle sunulması, iyi bir belâgat örneği verilerek göz doldurmak ve sonuçta, öz olarak savunulan düşünce yanlış bile olsa dinleyenleri etkileyerek, ikna ederek izafi bir başarı sağlamak, karşı tarafı yenmek ve üstün gelmektir. Dolayısıyla münazarada rakibi mat etmek esastır. Burada retorik, demagoji (laf ebeliği) karşılıklı atışma, polemik, duygusal ifadeler kullanma öne çıkar. Esas amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir. Bu bakımdan münazara diyalektik içerikten yoksundur. Karşıt düşünceler bir tez-antitez çerçevesinde sunulmaz. Dolayısıyla bu tartışmanın sentezi yoktur. Tartışma bir söz düellosu, “dedim-dedi” mantığı içinde sürer gider. Gerçek bir “müzakere”yi, “problem çözme” kaygısını, “yaratıcı düşünce”yi ve “analitik yöntem”i içermez. Bu yöntemle yeni, orijinal düşünceler de üretilmez. Fikir odaklı değil, kişi odaklı bir tartışmadır. Münazaraya özellikle Ortaçağ’da her ortamda, medreselerde çok yer verilmiştir.

Batılı toplumların yaşadıkları Rönesans, Reform, Aydınlanma felsefesi gibi zihinsel, kültürel gelişme süreçleri bizde yaşanmadığı için Türk aydınları bu kısır Ortaçağ yönteminden kendilerini kurtaramamışlardır. Gerçek felsefi, bilimsel fikir tartışmaları ve müzakere ile münazarayı karıştırmışlardır. Yapıcı, yaratıcı, verimli düşünce üretme becerisi ve alışkanlığı bir türlü kazanılamamıştır. Dolayısıyla toplum ve eğitim sistemi sorun çözen insanı yetiştirememektedir. Türkiye’de sorunların kolayca kronikleşmesi, çözülemeyişi büyük ölçüde bu yöntem yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Gene bu nedenle bizim düşünce dünyamızda birçok mesele neredeyse yüz elli yıllık dönem içinde sürekli tekrarlanır durur. Olumlu sonuç yaratılamadığı için meseleler kangrenleşir, mekanik tekrarlar başlar ve yaratılan kısır döngü içinde yuvarlanır dururuz. Eskiler bunu anlatmak için “Benim oğlum bina (bir gramer kitabı) okur, döner döner gene okur” demişlerdir. Bugün eğitim sisteminin en büyük hedefi sorun çözen insan yetiştirmek olmalıdır.

Bu çerçevede, hangi düzeyde olursa olsun, Türkiye’deki fikir tartışmalarına bakıldığı zaman bahsettiğimiz bu tablo her gün çok net biçimde görülmekte ve tekrarlanmaktadır.Türkiye’deki zihinsel kısırlığın temelinde böylesine bir anlayış ve yöntem yanlışlığı bulunmaktadır.

Bunun en trajikomik örnekleri de politikacıların atışmalarında görülmekte; medyada onları izleyen taraftarları genellikle “Bizimki lafı nasıl da oturttu”, “Filan parti liderini nasıl bozdu” kabilinden ifadelerle onları alkışlamaktadırlar. İktidarla muhalefetin liderleri de keskin ve sert sözlerle her gün bunu tekrarlamakta, herhâlde böylece memlekete büyük hizmet ettiklerini düşünmektedirler. Bu sonu gelmez söz düelloları arasında ülkenin sorunları da güme gitmektedir.

Her sorun aynı zamanda bir “ifrat” ve “tefrit” mantığı içinde ele alındığı için de beklenilen ve gerekli olan uzlaşma, anlaşma, senteze ulaşma bir türlü mümkün olmamaktadır.

Demokrasinin çok ağır gelişmesinin ve “sorun çözemeyen, yönetemeyen” bir demokrasinin ortaya çıkmasının ve demokrasi dışı yöntem arayışlarının en önemli nedenlerinden biri de budur. (Bu yazı, 25 Ağustos 2009'da HABERTÜRK Gazetesi'nde özetlenerek yayımlanmıştır.)

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile