Soğuk Savaş Döneminin Kuşakları ile Yeni Kuşaklar Arasındaki Farklar

Buca Eğitim Fakültesindeki derslerimde (sosyoloji ve eğitimle ilgili dersler) öğrencilere bazen ideolojik ve siyasal tutumlar, etkinlik ve ayrılıklarla ilgili olarak bizim öğrencilik yıllarımızla şimdiki öğrencilerin durumunu karşılaştırma bakımından sorular soruyorum. Örneğin, güncel siyasi tartışma ve çatışmalardan hareketle, “Sizin aranızda da sol-sağ veya başka türden keskin ayrılıklar, bölünmeler ve çatışmalar var mı” diyorum. Öğrenciler, “Herkesin bu tür konularda belirli düşünceleri var, ama bunlar aramızda bir ayrılık, çatışma konusu olmamaktadır, herkesin birbirine saygısı var ve bu farklılıkları bir sorun haline getirmiyoruz.” diyorlar. Hocalar olarak bizler de bu durumu net olarak gözlemekteyiz. İstisnai ve çok sınırlı olan bazı olaylar hariç, artık üniversitelerde yoğun ve kitle halinde öğrenci çatışmaları olmamaktadır.

Bu durum neyi gösteriyor ve anlatıyor? Türkiye’de her şeye rağmen demokrasinin ilerlediğini, geliştiğini ve evrensel düzeydeki iletişim devrimi ve küreselleşme gibi süreçlere bağlı olarak bir “uzlaşma kültürü”nün yerleşmekte olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bu sevindirici bir gelişmedir. Yeni kuşaklara, Türkiye’nin geleceğine güven duymamızı sağlamaktadır. Bunlar, geleceğe ilişkin benim içimde iyimser duyguların uyanmasına dalgalanmasına yol açmaktadır.

Şimdi geriye dönüp baktığımız zaman çok farklı bir tablo ile karşılaşırız. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyadaki soğuk savaş ortamında yetişen ortalama üç kuşak, bu dönemin ideolojik ve politik atmosferinin özelliklerini taşımaktadırlar. Nedir bu özellikler? Bu ortam “çatışma kültürü’nün egemen olduğu bir ortamdır. Yani burada politik ilişkilerde, etkinliklerde bu kültürün geçerli değer ve normları söz konusuydu. Bu kültür ideolojik, sınıfsal kutuplaşmaları, sertlik ve çatışmaları, kamplaşmaları içeriyordu. O dönem “ya biz ya onlar”, “ya hep ya hiç”, “yaşasın devrimcilik”, “tek yol sosyalizm” veya “tek yol milliyetçilik” şeklindeki sloganların, ilkelerin dillendirildiği ve gür bir sesle ifade edildiği bir dönemdi. Şiddet önemli bir politik araç-yöntem olarak kullanılıyordu. Dolayısıyla bu ortamda ideolojik ve siyasal etkinlikler çok ayrımcı, diyalogdan uzak, sert ve çatışmacı, dogmatik, alternatif görüş ve siyahla beyaz arasında gri alanların olduğunu da kabul etmeyen bir tarzda yürütülüyordu. Tabii bu ortamda yetişen gençler de sonuçta bu siyasal değerlere göre yetişiyorlardı. “Tek yol”culukla yetişen insanların farklı görüşlere saygı duymayı öğrenmeleri çok zordur.

Bu bakımdan yaşadığımız dönemde Türkiye’de 50’li, 60’lı ve 70’li yaşlarda olan politikacılar (ki ülkeyi şu anda o kuşaklar yönetiyor) gençlerden farklı olarak uzlaşma kültüründen çok uzaktalar. Bunların çoğu “ideoloji körlüğü’nden, eski ön yargılardan, alışkanlıklardan halen kurtulmuş değiller. Yetiştikleri ortamdan dolayı çoğunluğu empati becerisi kazanamamıştır.

Bu yetersizliklere Türkiye’de demokrasi kültürünün, geleneklerinin de tam yerleşip kurumlaşmadığı eklenince parlamento çalışmalarında ve partiler arasındaki ilişkilerde, siyasi rekabette çok sert, küfürlü, anlaşma ve uzlaşmayı yok eden bir siyasi üslup ortaya çıkmaktadır. Neredeyse hiçbir konu sağduyu, rasyonellik ve siyasi bir pragmatizm çerçevesinde müzakere edilememektedir. Politik ilişkiler bir kör dövüşü içinde yürüyüp gitmektedir. Bu durum ülkenin hayati meselelerini kronikleştirmekte, her konuda tekrar başa dönülmekte ve sonu gelmez tekrarlar oluşmaktadır. Dolayısıyla sorunlar bir türlü çözüme kavuşturulamamaktadır.

Türkiye’deki politik atmosferin yumuşaması, diyalogcu ve uzlaşmacı, sentezci bir zeminin yaratılabilmesi herhalde yukarıda bahsettiğimiz kuşakların yerine genç kuşakların geçmesiyle mümkün olabilecektir. Genç kuşaklar bu açıdan bize güven vermektedirler. Böylece gençlerin 12 Eylül’den sonra bir süre günlük politika ve ideolojik kavgalardan uzak tutulmaları bir bakıma işe yaramış olmaktadır. Belki bu ortam onların bir kısır döngü içine girmelerini önlemiştir.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile