Bilim ve İrfan

Bilim evrendeki varlıklar, nesneler ve olaylarla ilgili olarak, belirli yöntem ve teknikler kullanarak, gerçekliğe dayalı yani gözlenebilen, denenebilen ve ölçülebilen bilgiler elde etme eylemidir. Ayrıca bilim, bu süreç sonunda sağlanan bilgileri, genel bilme etkinliğini de ifade eder. Böylece çevremizdeki nesne ve olayların nedenlerini, niçinlerini anlamaya, kavramaya çalışırız. Bilim “bilme” eyleminin ilk aşamasıdır. Bize gerçeklerin ilk somut yüzlerini, biçimlerini tanıtır.

İrfan ise, insan zihnine konu olan bilme eyleminin ikinci aşamasıdır ki bu aşamada bilgiler daha anlamlı hâle getirilir, bütünleştirilir, içselleştirilir, özümlenir. Dolayısıyla irfanda bir ölçüde kişinin anlayışı, yaptığı sentezler de devreye girmektedir. İrfan, bilimle kazanılan bilgilerin özsuyudur, bilginin imbikten geçirilmiş, damıtılmış, olgunlaşmış hâlidir. Böylece bilgiler “malumat” hâlinden çıkarılmış, demlendirilmiş olmaktadır.

Bu nedenlerle bilim, bir noktadan sonra irfana dönüşmeli süzülüp kişiliğimize katılmalıdır. Aksi hâlde bilim sığ, yüzeysel kalır ve uygulama değeri kazanamaz, davranışa da dönüşemez. İrfan hâline gelen bilgiler ancak kültüre katılır ve artık bir uygarlık değeri hâline gelmiş olurlar.

Türkiye’de (Osmanlılar dönemi dâhil) yenilik hareketleriyle birlikte aydınlarımız belki de tembellik, acelecilik, taklitçilik, özenti içinde olma gibi nedenlerle olsa gerek, Batı’da bin bir zahmetle, çileyle ve toplumsal gelişmeler, mücadeleler sonunda oluşturulan bilgileri, düşünce ve kuramları hemen, üzerinde fazla düşünmeden alıp kullanma kolaylığına yönelmişlerdir. Bu durumda kısa süre içinde Batı’dan alınan bu yüzeysel ve tablet hâlindeki bilgiler yolu ile Türk aydınları modern bilimlerle tanışmış oldular; ancak onlarda bu bilgiler bir türlü irfan aşamasına ulaşamadı. Böylece, önceki kültürel birikimle de bağlar koparıldığı için kültürel derinlik, sentez yapabilme, dolayısıyla yeni şartlara, ihtiyaçlara uygun yeni kavramlar, kuramlar üretebilme yeteneği kaybolmuş oldu. Çağ dışına düşmüş de olsa kendi uygarlığı çerçevesinde irfan sahibi olan Osmanlı aydınlarının yerine irfandan yoksun bir entelektüel tabaka meydana geldi. Hâlbuki bu yeni uygarlık değerlerinin (Batı uygarlığı) kendi bireysel ve toplumsal kodlarımız açısından, doğru anlaşılması, yorumlanması ve yeni bir sentezin yapılması gerekiyordu. Ama bunun için çok çileli bir düşünsel sürece gerek vardı. Türk aydınları düşüncenin ve bilimin çilesini çekmeden, âdeta bir şark kurnazlığı ile bizim modernleşme sorunumuzu çözmek istediler. Türkiye’deki gelgitlerin, yalpalamaların ve iki yüz elli yıllık modernleşme maceramızın umulan sonuçları yaratamamış olmasının önemli nedenlerinden biri de budur.

Çünkü irfan sahibi olamayan, o düzeye erişememiş aydınlar yaratıcı olamıyor, dolayısıyla toplumlarının sorunlarına gerçekçi çözümler getiremiyorlar. Bir entelektüelin yaratıcı olması ve yeni kuramlar üretebilmesi için sahip olduğu bilimi irfan düzeyine çıkarması gerekiyor. Batı’dan alınan bu bilgiler slogan düzeyinde kalınca, içselleştirilmeyince ya bir Batı fanatizmi, Batı’ya körü körüne öykünme ya da bir züppelik ortaya çıkıyor.  Sonuçta bu zevatın bilimi tercüme düzeyinde kalıyor ve bunlar topluma gereken rehberliği de yapamıyorlar. Bunun için de dünya vitrinlerine bilimde, felsefede, sanatta hem nicelik hem de nitelik bakımından dikkat çeken değerler koyamıyoruz.

İranlı ünlü düşünür Şeyh Sâdi yukarıda bahsettiğimiz aydın tipini tanımlarken çok çarpıcı bir ifade kullanmıştır: “İlminin gereğini yapmayan âlim, sırtında kitap taşıyan eşekten farksızdır”. Evet, bilim insanı kazandığı ilmin gereğini, o bilgileri ancak irfan düzeyine çıkarabilirse yapabilmektedir. İnsan bilgileri anlamlı hâle getiremedikçe onları zihninde yoğurup yeniden şekillendirmedikçe yaratıcı olamıyor, çevresine de bir fayda sağlamıyor.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile