Mısır’daki İsyan Üzerine

Mısır’da, Tunus’taki halk hareketini izleyen günlerde 25 Ocak 2011’de başlayan halk ayaklanması 18 gün sonra 11 Şubat 2011’de ilk hedefine ulaştı. Özellikle Kahire’de Tahrir meydanında toplanan yüz binlerce (bazen milyonlarca) insanın isteği oldu ve 30 yıldır Mısır’ı demir yumrukla, sıkıyönetim altında yöneten Hüsnü Mübarek bir süre dirense de sonunda istifa etmek zorunda kaldı.

Mübarek, 1981 yılında gene kendisi gibi general olan devlet başkanı Enver Sedat’ın bir suikast sonucu öldürülmesiyle (onun yardımcısıydı ve hava kuvvetleri komutanıydı) devlet başkanı olmuştu. Mısır’ı 1952’den bu yana sırayla askerler (generaller) yönetmişti: Necip, Nasır, Sedat ve Mübarek. Bir ay kadar önce Tunus’ta başlayan halk isyanı bir süre sonra Mısır’a yansımış ve Tunus’ta olduğu gibi Mısır’da da bu kitle hareketleri başarılı bir sonuç vermiş oldu.

Bu olay henüz taze; nasıl noktalanacağı, ne getirip ne götüreceği tam belli değil. Ama olayın tazeliğine rağmen mevcut bilgilerin, gelişmelerin ve dünyadaki genel siyasal trendlerin durumuna bakarak geçici de olsa bazı kısa sosyolojik değerlendirmelerde bulunmak mümkündür.

Olay kamuoyunda enine boyuna tartışılıyor, çok farklı yorumlar, değerlendirmeler yapılıyor, öngörülerde bulunuluyor. Ortadoğu ve özellikle İslam ülkeleri ile ilgili olmak üzere geleceğe dönük yeni siyasal gelişmelerin olacağından bahsediliyor, bu olayın Arap ülkelerinde bir domino etkisi yaratacağından söz ediliyor. Gerçekten sonuçları ne olursa olsun, heyecan verici değişmelerin olacağının ipuçları ortaya çıkmış durumdadır.

Önce olayın dünya genelindeki siyasal konumuna, dünyadaki akış doğrultusuna ne kadar uygun düştüğüne, dolayısıyla olayın evrensel gelişmeler içindeki yerine bakmak gerekir. Yıllar önce gazetelerde Mısır’la ilgili şöyle bir haber görmüş ve okumuştum. 1952 yılında ordudaki “Hür Subaylar” grubunun desteklediği General Necip tarafından devrilen kral Faruk ailesi ile birlikte Avrupa’ya kaçıyor ve İtalya’da Roma hava alanında gazetecilerle karşılaşınca, gazeteciler kendisine: “Efendim siz tahtınızı, krallığınızı kaybettiniz, ama hiç de üzgün görünmüyorsunuz, bunun sebebi nedir?” diye sorarlar. Bu soruya kral Faruk’un verdiği cevap çok ilginçtir. “Evet, üzgün değilim, bir süre sonra dünyada iki tane kral kalacak, biri İngiltere tahtındaki kral, diğeri de iskambil kâğıtlarındaki kral” der. Kral Faruk zaman içinde haklı çıkmış ve çok yerinde bir öngörüde bulunmuştur. Çünkü artık dünyadaki siyasal gidiş krallıklara, monarşik yönetimlere doğru değil, demokratik yönetimlere doğrudur. Siyasal özgürlük dâhil, her türlü insan hak ve özgürlüklerinin kısıtlanması yönünde değil, genişletilmesi yönünde bir evrensel akış söz konusu olmakta, bir siyasal yönetim sistemi olarak demokratik sistemler yaygınlık kazanmaktadır. Hiçbir ülke bu gidişin dışında değildir. Er ya da geç tüm ülkelerdeki diktatörlükler, monarşik yönetimler (adı ile değil, özü itibariyle) tasfiye olacaklardır. Tarihin büyük akışı bu yöndedir. Tarihsel ve sosyolojik veriler bunu göstermektedir. Dolayısıyla Mısır’daki toplumsal, siyasal hareket bu doğal akışa ters değildir; bu nedenle normaldir, doğaldır ve sonuçta hem Mısır’ın hem de bölge ülkelerinin, Arap halklarının lehinedir.

İkinci bir sosyolojik değerlendirme olarak şunlar söylenebilir. Bu harekete henüz “devrim” demek için zaman erken. Mübarek gitti ama sonuçta köklü, kapsamlı bir sistem, bir rejim değişikliğinin olup olmayacağı belli değil. Mübarek’in gidişi de olumlu bir aşama ama sonucu görmek ve beklemek gerekmektedir. Çünkü yüzyılların hatta binyılların yerleştirdiği kabile gelenekleri, feodal alışkanlıkların, bunların yerleştirdiği önyargıların, kısaca zihniyetin ortadan kalkıp, hemen yerini demokratik anlayış ve uygulamalara bırakması toplumsal açıdan mümkün değildir. Demokratik sisteme geçiş ister istemez uzun bir zaman alacaktır. Toplum demokratik bilgi ve becerileri, tavırları zamanla öğrenip olgunlaşacaktır. Demokratik kavram ve kurumların, ilkelerin yerleşmesi kısa süre içinde olmamaktadır.

Türk ve dünya basınında sık sık “Türkiye’nin modelliği”nden söz edilmektedir. Bu da zorlama bir ifade ve düşüncedir. Sosyolojik realiteye aykırıdır. Hiçbir ülke başka bir ülkeye tam olarak modellik yapamaz. Bu bakımdan Türkiye Mısır’a model olamaz, ancak ilham kaynağı olabilir. Mısırlılar Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşme sürecinden esinlenebilir, onun geçirdiği aşamalardan, tecrübelerden yararlanabilirler. Sosyal değişme, gelişme ve kalkınma açılarından her ülkenin izlediği, izlemek zorunda olduğu yol diğerlerinden farklı olmaktadır. Ülkeler arasındaki şekli benzerlikler kimseyi yanıltmasın. Her ülke kendi sorunlarını, evrensel uygulamalardan da yararlanarak, kendi geliştirdiği yöntem ve tekniklerle, politikalarla çözebilmektedir. Bu yol düz bir yol değildir, oldukça engebelidir ve toplumlar demokrasiyi âdeta düşe kalka, yaşayarak öğrenebilmektedirler.

Bu arada yerli ve yabancı bazı kesimler Mısır’ın, dolayısıyla Arap toplumlarının, İslam ülkelerinin henüz demokratik uygulamalara hazır olmadıkları yönünde açıklamalar, yorumlar yapmaktadırlar. Peki, bunun zamanı yani demokrasiye geçişin sırası ne zaman? Buna kim, nasıl karar verecek? İletişimin bu kadar yoğun, hızlı olduğu bir dünyada artık demokratik sisteme geçmek için hiçbir halkın beklemesine gerek yoktur. Bir yerden başlamak ve demokratik kurumları bir evrim içinde oluşturmak gerekmektedir. Mısırlılar da bunu becerebilirler ve bunu son dönemdeki davranışları ve sergiledikleri tutumlarla açıkça göstermişlerdir. Herkesin, her toplum ve ülkenin Mısır’a bu konuda yardımcı olması, iyimser bir tavır takınması ve demokrasi konusunda onları teşvik etmesi gerekmektedir. Aklın, vicdanın ve tüm dünyanın çıkarı bu yöndedir.

Olaya önyargılarla, daha önceki örneklere dayanarak bakmamak gerekir. Mısır örneği bildiğimiz, öğrendiğimiz uygulamalara, klasik darbelere, devrimlere benzemeyebilir. Bir paradigma değişikliğinden bahsetmek mümkündür. Örneğin bu halk hareketinin, kitlesel gösterilerin dikkat çekici, yönlendirici önderleri yoktu, teorik temelleri oldukça zayıf görünüyordu. Hâlbuki siyaset sosyolojisi ve sosyal psikolojinin bulgularına göre buradaki uygulamalar bilinen örneklere, literatürdeki açıklamalara pek uymamaktadır. Sanki spontane, lidersiz, teorisiz ve kesin amaçları, uzun vadeli hedefleri belirlenmemiş bir sosyal eylem gibi gözükmüştür. Burada sosyal bilimler açısından yepyeni bir uygulama ve örnek olayla karşı karşıya bulunduğumuzu söylemeliyiz. Ancak bu olayda önemli olan şu hususlardır: Bu bir halk hareketidir; soyguna, sömürüye, adaletsizliğe, zulme, diktatörlüğe karşıdır, özgürlüklerin genişletilmesini savunmakta ve hiçbir toplumun aleyhine olacak düşünce ve eylemler içermemektedir.  Bu nedenler hareketin desteklenmesine yeter ve artar bile. Bir takım eften püften mazeretlerle, günlük bazı siyasi çıkarlarla, ideolojik düşüncelerle dudak bükmenin anlamı yoktur. Türkiye’deki bazı demokratlar, bazı solcular bu konuda hiç de iyi bir sınav vermemişlerdir. Avrupa’dakiler de çok tutarsız davranmışlar ve kısa vadeli ulusal çıkarlarından başka bir şey düşünmemişlerdir. Anlaşılan bu kesimler artık ideolojik idealizmi de kaybetmiş durumdadırlar.

Mısır’daki halk hareketi nasıl adlandırılırsa adlandırılsın bu olumlu ve ileriye dönük bir sosyal aşamadır, bölge ve dünya barışına katkı sağlayıcıdır, önümüzdeki dönemde birtakım gelgitleri içerse de küçümsenmemelidir, başarıya ulaşması ve Mısır halkının mutluluğu için yardımcı olunmalıdır. Şusu eksik, busu eksik veya şöyle olmalıydı, böyle olmalıydı türü açıklamaların hiçbir sosyolojik anlamı yoktur. Konu ile ilgili olarak Marx’ın sözünü hatırlatalım: “Tarihte ne olmuşsa başka türlü olamadığı için öyle olmuştur.” Her ülke kendi devrimini kendi yaratır ve yapar. Çünkü her ülkenin şartları diğerlerinden farklıdır.

Mısırlılar çok büyük bir olgunluk içinde, büyük taşkınlıklar yapmadan, kırıp dökmeden isteklerini ifade etmişler, hiçbir ülkeyi rahatsız etmeden, ölçüsüz istekler ileri sürmeden, Mısır’ı komşuları ve dünya ülkeleri karşısında zor duruma da düşürmeden, medeni ölçüler içinde gösterilerde bulunmuşlar, belirli hedeflere ulaşınca da dağılmayı bilmişlerdir. Üstelik çevreye verdikleri zararı ortadan kaldırmak bakımından meydanı evlerden getirilen süpürgelerle süpürmüşler, temizlemişlerdir. Bu, dünyada bu tarz gösteri yapan gruplarda pek görülmeyen bir uygulamadır. Takdire şayan bir durumdur ve Araplarla ilgili olumsuz imajları ortadan kaldırıcı bir tutumdur.

Ayrıca Doğu toplumlarında reformların, devrimlerin hep tepeden, belli kadrolardan, hatta yöneticilerden geldiği söylenegelmiştir. Mısır’da ise bu hareket dipten, halktan gelmiştir; üstelik başıbozuk, şekilsiz bir hareket olarak değil, sınırları belirli düzgün bir sosyal eylem biçiminde cereyan etmiştir. Yani bilinen ve hep tekrarlanan bir teoriyi de değiştiren bir örnek olmuştur. Belki de İletişim ve Bilişim Devrimi bilinen teorileri de değiştirmekte, yeni siyasal ve sosyal teorilerin doğmasına zemin hazırlamaktadır. Evet, yeni teknolojiler yeni teorileri yaratmaktadır.

Yukarıda belirttiğimiz sonuçların ortaya çıkmasında, bu hareketin seyrinde belki de binlerce yıllık bir kültür ve uygarlık birikiminin imbikten geçirilmiş özsuyunun etkileri vardır. Bilindiği gibi Mısırlılar dünyanın en eski birkaç uygarlığından birini yaratan insanların torunlarıdırlar. Bu göz ardı edilecek bir faktör olmasa gerek.

Umalım ki Mısır ordusu, büyük devletler, İsrail ve bazı fırsatçılar bu demokratik ve olgun sosyal hareketi sulandırmaz, istismar etmez ve Mısır dâhil Ortadoğu halklarına büyük acılar çektirmezler, tarihin doğal akışına engel olmaya çalışmazlar.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile