Türkiye'de Gençlik ve Askeri Darbeler

Gençlik kavramı çok boyutludur ve bu kavramın anlam yükü oldukça fazladır. Biz burada gençliği tüm boyutları ile ele almayacağız. Bu kavramı kısaca tanıttıktan sonra esas olarak Türkiye’de gençlikle askeri darbeler arasındaki ilişkiler üzerinde durmak istiyoruz. Gençlik olgusuna biyolojik, psikolojik ve sosyolojik (demografik) açılardan yaklaşılabilir.

Bir yaş dönemi olarak gençlik biyolojik ve psikolojik açılardan insan yaşamındaki köklü değişikliklerin yaşandığı, özellikle duygusal yoğunluğun arttığı, bireyin psikososyal bir olgunluğa, bağımsızlığa yöneldiği bir çağdır. Hızlı bir gelişme dönemini, dinamizmi, çocuklukla olgunluk arasındaki gelgitli, fırtınalı bir geçiş aşamasını ifade eder. Sosyolojik açıdan ise gençlik olgusu ile ilgili olarak ilk planda şu gözlemler, tespitler dikkati çeker. Her toplumda (ülkelere, dönemlere göre değişmekle birlikte) nüfusun ortalama üçte veya dörtte birini genç nüfus oluşturur. Bu kesimin büyük kısmı, hele günümüz şartlarında tüketici durumdadır, henüz bir mesleğe, hayata hazırlık aşamasında ve öğrenim görme çağındadır. Bu dönemde her türlü sosyalleşme yoğun olarak yaşanır. Gençler sosyalleşme ile birlikte bu sürece aykırı gibi görünen “toplumsal düzenin yeniden kurgulanması”nı da gündeme getirir ve toplumu yeni aşamalara ulaştırmak, dolayısıyla onu yeniden inşa etmek isterler. Bu bakımdan gençlik toplumun en aktif kesimini oluşturur.

Gençlik bir tepki çağıdır; bir idealizm ve mücadele ile birlikte çelişkili, karmaşık duyguların da görüldüğü bir devredir. Bu grubu oluşturan bireylerde idealler, umutlar, uzak hedeflerle birlikte hayaller hepsi bir arada, iç içe bir bütün hâlinde bulunur ve bu unsurlar da gençlerin duygu ve düşüncelerine, davranışlarına şekil verir, onları yönlendirir. İnsanoğlunun bu çağında gerçekçilikten çok bir heyecan ve umut dalgası egemen durumdadır. Yetişkinlere göre yüksek bir enerji, hırs, başarı arzusu, farklı ilgi ve değerler öne çıkar. Genç kuşaklar gelecekteki yaşamlarını, kurmak, düzenlemek ve ideallerini gerçekleştirecekleri bir meslekte çalışmak isterler. Bunları yaparken de tüm yetişkinleri, çevrelerini, toplumu, yapılan haksızlıkları, yanlışlıkları, eksiklikleri kıyasıya sorgular ve eleştirirler. Toplumdaki her türlü normatif düzene kafa tutma, kuralları şüphe ile karşılama gibi tepkiler sıkça görülür. Böylece bu sorgulamalarla birlikte, toplumun da dönüştürülmesini, ileriye doğru değiştirilmesini arzu ederler. Bunun sağlanması için de büyük bir çaba gösterirler. Toplumun aksayan taraflarını değiştirecek gücü de kendilerinde görürler. Bu açıdan gençlik insanoğlunun en çok risk alabileceği, çıkarsız bir mücadeleye atılabileceği bir dönemdir. Bu bakımlardan Rochefoucauld, “Gençlik hayatın bir devresinden çok, bir düşünce şeklidir” demektedir.

Tüm bu düşünce biçimleri ve bu doğrultudaki eylemler gençlik için doğaldır, normaldir, gerekli ve kaçınılmazdır. Bu nedenlerle yetişkin kuşaklar önce kendi gençliklerini hatırlamalı, empati yapmalı, gençleri anlamaya çalışmalı ve gençlerdeki karşı tepkileri, eleştirileri toleransla karşılamalıdırlar. Doğal olarak “delikanlılar” delikanlılığın gereğini yapacaklardır. Bu durum toplumun aleyhine değil, lehine ve yararınadır. Gençlerde dikkat çeken ve yetişkinlere göre aşırı sayılan davranışların anlayışla karşılanması, onları daha ileri aşırılıklardan, şiddetten alıkoyar. Aslında “kuşaklar çatışması” dediğimiz olgu da bundan ibarettir. Bu farklı yaklaşımlar, çatışmalar olacak ki toplumda yenilenme olabilsin. Gençlikteki dinamizm toplumu daha ileri aşamalara götüren en önemli faktördür. Toplumdaki çoğu yenilikler, teknik buluşlar gençler vasıtası ile yaygınlık kazanır ve zamanla benimsenir. Gençliğin böyle bir işlevi de bulunmaktadır. Genç kuşakların dinamizmi, enerjisi ile yetişkinlerin bilgi ve tecrübeleri birleştirilebilirse sonuçta toplumda çok olumlu neticeler, sentezler oluşur. Onun için Fransızlar “Gençler bilse, yaşlılar yapabilse” (Si la jeunesse savait et si la vieillesse pouvait) demişlerdir.

Bu genel açıklamalardan sonra şimdi dönüp Türkiye’deki gençliğin durumuna (politika ile ilişkileri açısından) bakalım. Tabii politika gençliği, gençlik de politikayı etkilemektedir. Dolayısıyla gençlerin politika ile ilgilenmeleri çok doğaldır ve toplum açısından gereklidir de. Türkiye’de genç nüfus en büyük nüfus dilimini oluşturmaktadır. Bu bir ülke için çok önemli bir kaynak ve avantajdır. Ancak Türkiye’nin son elli yılında ne yazık ki gençliğin bu gücü olumlu yönde kullanılamamıştır. Bu nüfus ekonomik kalkınmada gereği gibi değerlendirilememiştir. Siyasi açıdan ise durum daha kötüdür; gençliğin bu büyük enerjisi askeri darbelere hem alet edilmiş hem de bu gençlerin en dinamik kesimi harcanmış ve büyük ölçüde de işkenceden geçirilmiştir. 1960’tan bu yana siyasi ve ideolojik ihtiraslar uğruna gençler istismar edilmiştir. Türkiye’de iyi kötü işleyen bir demokrasi, seçim sistemi olmasına rağmen, örneğin 27 Mayıs 1960 Darbesi öncesi üniversite gençliği iktidarın bir askeri darbe ile devrilmesinde kullanılmıştır. Bugün geriye dönüp bakıldığı zaman bu çok daha net olarak görülmektedir. Günümüzde artık bu askeri darbeyi aklı başında olan hiç kimse savunmamaktadır. 27 Mayıs’ta üniversiteli gençler özellikle darbe ortamının yaratılmasında kullanılmışlardır. Burada gençlerin toplumu dönüştürme, daha gelişmiş bir Türkiye yaratma idealleri, heyecanları birileri tarafından siyasi amaçlara alet edilmiştir.

12 Eylül 1980 Darbesi’nden önce de gençlik sol-sağ çatışmasının içine çekilerek, solda ve sağda yer alan iyi niyetli, samimi, vatansever, ülkeyi geliştirmekten, kalkındırmaktan başka bir amacı olmayan idealist gençler önce birbirlerine düşman edilmişler, sonra da onları gene bu pusuya yatmış çevreler vuruşturmuşlardır. Daha sonra da darbeciler siyasi ortamın kıvama geldiğini düşündükleri bir anda düğmeye basarak askeri bir harekâtla iktidara el koymuşlardır. Böylece her iki askeri darbede birileri gençlerin kanları üzerinden siyasi iktidar sahibi olmuşlardır. 12 Eylül Darbesi’nden önce ve sonrasında ülkede çok genç kanı akmış, çok insan kaybolmuş ve binlerce insan ayrıca işkenceden geçirilmiştir.

Siyasi, ideolojik bir rant ve iktidar elde etme kavgasında sivil ve askeri kesim her zaman iktidarı yıpratıcı en önemli araç olarak gençlerin cesaretini, enerjisini, heyecan ve idealizmini istismar etmişlerdir. Türkiye’de sivil ve asker kökenli politikacılar, darbelere çanak tutan yazar ve aydınlar gençliğe karşı her açıdan büyük bir günah işlemişler, onların ziyan olmasına sebep olmuşlardır. Keşke bu darbe ve siyasi, ideolojik çatışmalar ülkeyi demokrasi ve siyasi yönden gerçekten yeni, olumlu aşamalara ulaştırmış olsaydı. Ne yazık ki, bu pozitif sonuçlar bir yana, söz konusu darbe ve siyasi krizler ülkenin tarihinde acı ve kara birer leke olarak yerlerini almışlardır.

Ayrıca konu ile ilgili olarak, istemeden, irademiz dışında, âdeta kaderin bir gereği olarak yaşadığımız somut bir örnek olaya da burada yer vermek istiyoruz. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin hazırlığına katılan, ancak darbe sırasında çeşitli nedenlerle yurt dışında bulunduğundan, darbeyi yapan kadronun içinde yer alamayanlardan olan Kur. Alb. Talât Aydemir (Kara Harp Okulu Komutanı) ve arkadaşları 1962 ve 1963 yıllarında Kara Harp Okulu öğrencilerini bir vurucu güç olarak kullanarak üst üste iki darbe girişiminde bulunmuşlardır. 20/21 Mayıs 1963 olayları diye bilinen ikinci darbe sırasında 1459 Harbiyeli genç başarısız bir darbe girişimi içine itilmiş ve 20 yaşlarındaki bu öğrenciler sonuçta sıkıyönetim mahkemesinde yargılanmışlardır. Bunlardan 1293’ü beraat etmiş, 91 tanesine üç ay hapis, 75 tanesine de 4 yıl 2 ay ağır hapis cezası verilmiştir. Ceza alan almayan tüm öğrenciler (olaylar sırasında hastanede olanlar dâhil) disiplinsizlik gerekçesi ile okuldan atılmışlar böylece perişan edilmişlerdir. Aslında ceza alanların da bireysel açıdan kendi iradeleri ile bir darbe planlamaları söz konusu değildir. O yaş ve pozisyondaki gençler böyle bir kararı verecek durumda olamazlar. Hepsi bu olaya emir komuta zinciri içinde “karıştırılmışlardır”. Gerçekte beraat edenlerin de okuldan atılmalarının arkasındaki ana düşünce (bu o zamanki basın organlarına da yansımıştır) şu idi: “Bunlar bilerek veya bilmeyerek bir darbeye katılmışlardır, bunu öğrenmişlerdir, bu darbe yapma alışkanlığı (çünkü iki yılda art arda teşebbüs edilmiştir) ileride tekrar nüksedebilir, (alışmış kudurmuştan beterdir, denir ya), dolayısıyla bunlardan artık orduya hayır gelmez, ‘kamu yararı’ açısından bunların okuldan atılması gerekir”. Burada ülkemiz bakımından en ilginç olan nokta şudur: Darbeye bulaştı diye atılan bu öğrencilerin arkasından gelenlerin orduya katıldıktan sonra zaman içinde darbe geleneğini sürdürdükleri görülmüş dolayısıyla o zamanki Harbiyelilerin ordudan atılmaları hiç de işe yaramamıştır. Sonuç olarak bu askeri öğrenciler de kişisel hiçbir etki ve iradeleri söz konusu olmadığı hâlde ve hiç de gereği yokken sürüklendikleri siyasal bir eylemin bedelini çok ağır ödemişlerdir. Çünkü şu kadarını söyleyelim ki, eski ve önemli bir asker olan aynı zamanda ulusal bir kahraman sayılan İnönü’nün Başbakan olduğu, ayrıca üç yıl önce de bir askeri darbe yaşamış bir Türkiye’de hükümete karşı darbeye kalkışmanın inandırıcı ve rasyonel hiçbir gerekçesi olamazdı. Bu öğrencilerin on kadarı da çatışmalarda canlarını kaybetmişlerdir. Türkiye’de darbe mağdurlarının sayısı bilinenlerin çok üstündedir ve bunun faturası darbe heveslilerinin sırtında bir büyük vicdani yük olarak asılı durmaktadır. Bendeniz de o zaman Harp Okulu ikinci sınıf öğrencisi idim ve sıkıyönetimdeki yargılama sonunda beraat etmiştim.

Darbe girişiminin hemen ertesinde basında sıkça Harbiyeliler’in aldatıldığı yazılmaya başlanmıştır. Bu ifadeler zaten yaralı olan Harbiyeliler’in gururuna dokunmuş, bunun üzerine İstanbul’daki bir grup Harbiyeli Taksim’deki Atatürk anıtına “Harbiyeli Aldanmaz” ibareli bir çelenk koymuşlardır. Aslında Harbiyeliler’in aldatılması diye bir şey söz konusu değildir. Çünkü bu öğrencilerin bal gibi siyasal ihtiraslar uğruna bir komuta zinciri içinde darbeye bulaştırılmaları ve istismar edilmeleri söz konusudur.

Gençlerin siyasal ve ideolojik istismarını gündeme getirmemiz şu nedenle olmuştur. Bundan on gün önce, Türkiye’de sürekli siyasete karışan bir önemli derneğin başkanı olan bayan, bir konferans sırasında, gençlere hitaben yaptığı konuşmada, yapılan çeşitli gösterilerde iktidarın gençlere karşı orantısız güç kullandığından bahisle, seçime üç ay kala, “protestolardan, gösteri ve yürüyüşlerden asla vazgeçmemek, pes etmemek, gösteri yürüyüşlerine, siyasal protestolara devam etmek gerektiğini” öğütlüyordu. Türkiye’de bu kadar acı tecrübelerden ders almadan, kısa süre sonra seçimle iktidar değişikliğinin gündemde olduğu bir süreçte, belirli bazı siyasal odakların kendi siyasal hedefleri için eskiden olduğu gibi gene gençleri sokağa dökerek, onları riskli eylemlere, suça iterek, kendi tercihleri doğrultusunda bir iktidar değişikliğini gerçekleştirmek istemeleri ne kadar acımasız ve yanlış bir siyasal strateji ve tutumdur. Gençlerin veya birilerinin üzerinden siyasal bir çıkar, pozisyon sağlama değil midir bu? Çok yazık! Bazı insanlar politikanın, siyaset yapmanın mutlaka kan akıtılarak, vurarak, kırarak, birilerini cezalandırarak gerçekleştirilmesini vazgeçilmez bir yöntem olarak benimsemiş görünüyorlar. İnsanlar ve toplumlar acı çekerek öğrenip olgunlaşıyorlar. Ancak demokrasiyi işletmek veya iktidarı belirlemek, değiştirmek için bu kadar gencin acı çekmesi, kanının akması gerekli midir?

Toplumda birçok insan mevcut siyasal iktidara karşı olabilir, onun icraatını beğenmeyebilir, onu eleştirebilir, yürüyüşler de yapabilir. Bu çok doğaldır ve herkesin de hakkıdır. Ama bu konuda gençleri cepheye, çatışmaya itip bundan kendi lehine bir durum yaratmanın siyasal ve ahlaki mantığı var mıdır? Bu eylemlerde katı yasal düzenin dişlileri arasında gençler harcanırken, hayatları söndürülürken bu kimseler arkada ellerini ovuşturarak kendi ikballerinin hesabını yapmışlardır. Bendeniz bu manzarayı 27 Mayıs’tan sonra ve 21 Mayıs darbe girişiminden ve de 12 Eylül Darbesi sonrasında da görüp yaşamışımdır. Birilerini öne süreceğinize sizin meydanlara çıkıp istediğiniz tepkileri ortaya koymanız daha uygun olmaz mı? Aslında konu bu kadar sade ve basittir.

Burada anlatmak istediğimiz şey şudur: 50 yıllık zaman diliminde hem sivil hem de askeri gençlik (1459 rakamı küçümsenecek bir sayı değildir), demokrasinin normal evrimi, gelişmesi ve ülkenin çağdaş uygarlığa erişmesi için değil, gereksiz yere, sınıfsal niteliği de olmayan, bazı grupsal siyasi ve ideolojik çıkarlar için acımasızca heder edilmiştir. Bu bağlamda toplumda kitlesel acıların da yaşanmasına, siyasal bölünmelere ve kısır bir etki-tepki zincirinin doğmasına da yol açılmıştır. Buna hiç kimsenin ve niteliği, amacı ne olursa olsun hiçbir siyasi örgütlenmenin hakkı yoktur. Gençlerin, geleceğimiz açısından çok değerli olan enerjileri öncelikle bilim yapmada, teknolojik gelişmede, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmada kullanılmalıdır. Aslında Atatürkçülüğün gereği de budur.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile