Çatışma Kültüründen Uzlaşma Kültürüne Geçiş

Kültür kavramı değişik kriterlere göre sınıflandırılır ve adlandırılır. Bu sınıflandırmalarda biçimsel özellikler, kültürün nitelikleri, toplumların sosyal yapıları ve bu çerçevede olmak üzere, tarihsel, coğrafi, ekonomik, sosyal, sınıfsal ve siyasal farklılıklar, nitelikler kullanılmaktadır; örneğin dinsel kültür, feodal kültür, burjuva kültürü, bozkır kültürü, sözel kültür, ulusal kültür, siyasal kültür, Türk kültürü, yemek kültürü gibi. Dolayısıyla kültür toplumların sosyal yapılarına, ihtiyaçlarına, yaşantılarına, sosyal, siyasal ve ekonomik niteliklerine, gelişmişlik düzeylerine göre oluşmakta ve şekillenmektedir. Bu açıdan bakıldığında ve bu toplumsal niteliklerden hareket edildiğinde kültürü ayrıca “çatışma” ve “uzlaşma” kültürü biçiminde de ayırıp sınıflandırabiliriz. Aslında her toplumda ve her dönemde bir eğilim ve kültür olarak bu ikisi bir arada bulunur ve sosyal ilişkiler çerçevesinde gerek bireyler arasında gerekse gruplar, örgütler arasında hem çatışma hem de uzlaşma türü sosyal ilişkiler görülür. Bu ilişki türleri sürekli yaşanmakta, gözlenmektedir. Ama bazı dönemler var ki bu iki ilişki ve kültür türünden biri daha yoğun ve yaygın olarak toplumsal ilişkilerde baskın hâle gelmektedir.

Kültür, sosyolojik olarak, sosyal ihtiyaçlardan, ilişkilerden ve sosyal etkileşimden doğar, Yani her sosyal ilişkiler sistemi yeni bir kültür yaratır. Bireyler ve gruplar arası ilişkiler, ihtiyaçları gidermede, sorunları çözmede belirli ilkeleri, yöntemleri ve araçları zorunlu kılar, onları kullanır. Toplumlar arasında, kültür ve uygarlıklardaki farklılık işte bu ilke ve yöntem farklılıklarından kaynaklanır. Bu, aynı zamanda bir zihniyet, bakış açısı ve yaşam tarzı olarak ortaya çıkar. Çeşitli teknik, ekonomik ve sosyal nedenlere bağlı olarak değişen, zenginleşen insan ilişkileri kültürel yapıyı da değiştirir, evrimleştirir.

19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk yarısında, hatta 1980’lere kadar devam eden dönemde, dünyada sosyal ve siyasal ilişkilerde genel olarak “çatışma kültürü” hâkimdi. Özellikle 19. yüzyılda Sanayi Devrimi sonrasında başta Avrupa’da olmak üzere ekonomik, sosyal ve sınıfsal çelişkiler, dolayısıyla ideolojik kamplaşmalar, çatışmalar yoğun olarak yaşanıyordu. O dönemde çatışma kültürünü yaratan, besleyen somut bir alt yapı vardı. Yani sosyo ekonomik şartlar, maddi kültür böyle bir manevi kültür yaratıyordu. Sanayi toplumu daha sınıflı, tabakalı, bloklu bir yapıdaydı. Ayrışmış olan bu sosyal kompartımanlar-bloklar arasında çatışma doğaldı. Sosyal farklılaşma ve tabakalaşmalar örneğin günümüze göre daha keskindi. Sosyoekonomik ve sosyopolitik yapı çatışmaya yatkındı, elverişliydi. Zıtlıkların yoğunluğu “uç”lar arasındaki mesafe kitlelerde öfke yaratıyordu. Bu gergin ortamda, kimsenin aklına uzlaşma yolu ile çözüm gelmiyordu ve psikososyal şartlar da buna elverişli değildi. 19. yüzyılda yoğunlaşan kapitalist gelişmeler, sömürgecilik hareketleri ile birlikte milliyetçilik akımları, ulus-devletlerin meydana gelmesi de kültürel ve sosyal yönden çatışma kültürünü körüklüyordu.

Genel olarak 1950’lerden sonra dünyada “İletişim Devrimi”nin etkin hâle gelmesi, bilgi ve düşünce akışının, sosyal etkileşimin hızla artması, teknik, ekonomik, siyasal ve düşünsel alanlarda küreselleşmenin gündeme gelmesi, özellikle 1990 sonrasında ideolojik bloklaşmanın hızını kesmiş, dünyayı siyasi ve ideolojik kamplara bölen duvarları yıkmıştır. Bu yeni dönemde her alanda “bir arada yaşama”, “koalisyon” kavramları öne çıkmış, sosyal sınıflar, siyasi parti ve gruplar arasında bir yumuşama, işbirliği başlamıştır. Artık sorunlar çatışma ile değil, diyalogla, uzlaşma ile çözülmektedir. İletişim Devrimi bireyler arasında her türlü etkileşimi, empatiyi, anlama ve anlaşmayı kolaylaştırmıştır. Bu diyalog ve tartışma, müzakere ortamı ortak tutumlar geliştirmeyi, paylaşmayı da artırmıştır. İşte bu, bireyler, gruplar arasında her türlü sorunun diyalog, tartışma ve sonuçta uzlaşma ile çözülmesini esas alan yeni sosyal ilişki düzenine, kültürüne “uzlaşma kültürü” denmektedir. Bunun alt yapısı da, yukarıda kısaca belirtildiği gibi, İletişim Devrimi ile hazırlanmış durumdaydı. Yeni sosyal yapı yeni bir sosyal tutum yaratmıştır. Dolayısıyla eski keskin, köşeli, vuruşmalı sosyal ilişkiler yavaş yavaş terk edilmiştir. Bu ortamda artık her alanda “kazan-kazan” formülü geçerli hâle gelmiştir. Ayrıca yeni ekonomik ilişkiler, üretim, hizmet özellikleri toplumlardaki sınıfsal yapıyı da değiştirip yumuşattı. Yeni tabakalar, farklılıklar oluştu ve sınıflar, tabakalar arası geçişler arttı. Burada devreye demokratikleşme süreçleri girdi. Böylece birçok tabular yıkıldı, eskiye göre çok daha özgür bir konuşma, tartışma ortamı yaratılmış oldu ve toplumsal gerilimler azaldı, daha geniş katılımların sağlandığı bir sosyal ve siyasal yapı meydana geldi. Özetle söylersek Sanayi Toplumu’nda çatışma kültürü, İletişim Devrimi’nin ürettiği Bilgi Toplumu’nda ise uzlaşma kültürü egemendir. Bu kişisel bir tercih, istek meselesi değil, doğrudan doğruya sosyal evrim ve gelişmelerin yarattığı bir durumdur. Aslında insanoğlunun kaderinde hem doğa ile hem de diğer birey ve toplumla uzlaşma zorunluluğu vardır.

Çatışma türü sosyal ilişkilerin egemen olduğu kültürde “ya ben, ya o”, “ya biz, ya onlar”, “tek yol”culuk zihniyetleri esastır. Dolayısıyla sorunlar konuşup tartışmayla değil, çatışarak, vuruşarak çözülmek istenir. Bu bakımdan çatışma kültürü cepheleşmeyi, restleşmeyi, sonuçta da şiddeti içerir. Karşılıklı tasfiyeyi gündeme getirir, olumlu birikimleri, gelenekleri yok eder, kurumlaşmayı engeller. Teknik ve maddi gelişmelerin yanında, belki biraz da, çatışma kültürünün yol açtığı acılardan çıkarılan dersler, dünyada uzlaşma kültürünün doğmasına sebep olmuş olabilir. Çünkü bu kültür aynı zamanda bir sosyal olgunlaşmayı ifade etmektedir.

Evet, 1990’lardan sonra ulusal ve uluslar arası düzeylerde her platformda artık ideolojik, siyasi katılıklar, duvarlar ortadan kalkmakta, tabular yıkılmakta, bunların yerine yumuşama, işbirliği, çok yönlü anlaşmalar, seçenekli düşünceler, alternatif projeler ön plana çıkmaktadır. Çok yoğun bir sivilleşme dönemi yaşanmaktadır. 21. yüzyıla girdiğimiz bu yeni aşamada bir kimsenin hâlâ çatışma kültürüne uygun davranışlar göstermesi, bir anlamda, “çağdaş gericilik” olarak adlandırılabilir. Uzlaşma kültürünün dünyada giderek yerleşmesi, kuşkusuz demokratikleşme süreci ile de yakından ilgilidir. Çünkü demokrasinin temelinde farklılık ve çeşitlilikle birlikte diyalog ve uzlaşma, paylaşma vardır.

Şimdi bu bağlamda Türkiye’ye dönüp baktığımız zaman, Türkiye’nin de artık bu uzlaşma kültüründen etkilendiğini görüyoruz. Örneğin 1970’lerde birbiri ile âdeta kanlı bıçaklı olan veya öyle görünen işçi ve işveren örgütleri, çeşitli sendikalar, sivil toplum örgütleri şimdilerde bir masaya oturup siyasal ve ekonomik sorunlarla ilgili ortak projeler, tutumlar sergilemekte, demokratikleşme ile ilgili ortak bildirdiler hazırlayıp altına imza atmaktadırlar. Bunlar çok olumlu gelişmelerdir, çağdaşlaşma yolunda önemli mesafeler aldığımızın göstergeleridir. Ancak siyasi partiler arasında aynı olumlu tutum her zaman görülmemektedir. Siyaset kurumları bu noktada toplumdaki gelişmelerin gerisinde kalmıştır. Onların da bu kültürün gereğini yapmaları ve beklenen tavrı sergilemeleri beklenir.

Uzlaşma kültürünün yaratılması insanlar, gruplar ve toplumlar arasındaki çelişkilerin, çatışmaların sona ermesi demek değildir. Çelişkiler hem fiziksel, hem toplumsal yapının özünde vardır; yani zıtlıkları doğada hep olmuş ve olacaktır. İçinde çelişkiler taşımayan bir varlık alanı yoktur. Dolayısıyla burada çelişkiler ortadan kalkmamaktır; sadece çelişkilerin çözülme yöntemi değişmektedir. Çelişkiler çatışarak değil, müzakere edilerek, uzlaşarak çözülmektedir. Amacı ve niteliği ne olursa olsun, dünyada her türlü şiddet ve zorbalığa dayalı tutumlardan uzaklaşmak, demokrasiyi her düzeyde kökleştirip yaygınlaştırmak ancak uzlaşma bilincinin, kültürünün yerleşmesi ile mümkündür. Tabii bu kültür uzun zaman alan bir toplumsal olgunluğun, gelişmenin sonucunda meydana gelmektedir. Bu bakımdan, eğitimde, ailede, meslek örgütlerinde, politikada ve parlamentoda olmak üzere herkes bu kültürü yani uzlaşma türü sosyal ilişkileri geliştirmeye, kalıcı hâle getirmeye katkıda bulunmalıdır.

Olaya tarihsel ve sosyolojik açıdan baktığımızda, Türk halkının tarihsel süreç içinde dinsel, sınıfsal ve etnik çelişkileri çatışmayla değil, uzlaşmayla çözmeye yatkın olduğunu, böyle bir uygulama sergilediğini görürüz. Anadolu’nun uzun sosyal tarihi bunu bize öğretmiştir. Yeter ki bu doğal toplumsal doku ve evrim siyasal nitelikli veya dış kaynaklı farklı faktörlerle zorlanmamış olsun.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile