Sosyal Değerler

Sosyal Değer Nedir?
Sosyal değerlerle ilgili özet bilgi verdikten sonra bu değerleri analitik açıdan incelemek istiyoruz. Sosyal değer kavramı sosyolojide en önemli kavramlardan biridir. Önemi şuradan kaynaklanır: Bir topluluk, grup değer yaratır hâle gelince “toplum” olur. Bir çokluk olarak insanlar “değer” üretmeye başlayınca bir toplumsal bilinç, dayanışma, paylaşma ve bir “takım ruhu”, “biz bilinci” oluşur. Onun için Durkheim çeşitli eser ve yazılarında bir toplumun belirli idealler, değerler yaratmadan kendini oluşturamayacağını özellikle vurgulamıştır. Değer yaratmak, üretmek toplumların önemli bir özelliğidir (Durkheim, 1960, 1973). Sosyal değerlerin oluşması demek, bunlara dayalı olarak sosyal normların, kontrol mekanizmalarının ve sonuçta kapsamlı bir sosyal düzenin meydana getirilmesi demektir. Toplumu rastgele bir kalabalıktan, çokluktan ayıran temel unsur budur. Aslında insanın kendisi de değer yaratan bir varlıktır.

İnsanlar, dolayısıyla toplumlar gerek kendi davranışları, eylemleri gerekse çevrelerindeki nesneler, gerçekleşen olaylarla ilgili olarak çeşitli nitelemelerde bulunurlar. Böylece toplumda en üst düzeyde inançlar, duygular, düşünceler, idealler oluşur. Bu her toplumda işleyen bir sosyal süreç ve olgudur. Bütün toplumlar güzelle çirkini, iyi ile kötüyü, uygun olanla (olumlu) uygun olmayanı (olumsuz), kutsal olanla olmayanı, günahla sevabı, ödülle cezayı hep ayırmışlardır. Böylece toplumlarda ideal düzeyde ulaşılmak istenilen, örnek alınan, ne pahasına olursa olsun savunulacak inançlar, yüksek duygular, davranış ve düşünceler oluşturulmuş olmaktadır. Dolayısıyla değerler kolektif düşünceler, duygular, tutum ve yargılardır. Bunlar toplumsal bilincin en üst düzeydeki görüntüleri, daha doğrusu ifadesi kabul edilir. Birçok sosyal mücadelelerin temelinde genellikle değerler vardır. Toplumda alkışlanan, saygı duyulan çoğu insan eyleminin özünde de sosyal değerler bulunmaktadır; doğruluk, dürüstlük, adaletli olma, iyilikseverlik, yardımseverlik, kahramanlık, cömertlik gibi.

Sosyal değerler bir anlamda, toplumun varlık ve olaylara, nesnelere, davranışlara yüklediği soyut nitelikler, bunlarla ilgili yargılar (değer yargıları), takınılan tavırlardır. Bu yargılar rasyonel olabildiği gibi irrasyonel de olabilir. Her sosyal yapı kendi niteliklerine uygun değerler oluşturur; örneğin insani değerler, feodal değerler, kapitalist değerler, demokratik değerler, çağdaş değerler gibi. Bu bakımdan tarım toplumun değerleri ile sanayi toplumunun, bilgi toplumunun değerleri arasında önemli farklılıklar vardır. Değerler toplumsal yapının en sübjektif yanının meydana getirir. Kültür ve uygarlıklar da en açık biçimde kendilerini değer farklılıklarında gösterir. Ayrıca her çağın öne çıkan baskın ideal değerleri vardır. Toplumlar bu yolla tüm eylemlerini, davranış ve tutumlarını duygu ve düşünce düzeyinde simgeleştirmişlerdir. Değerler toplumun büyük çoğunluğu tarafından paylaşılan, uzlaşılan, önemsenen, ciddiye alınan, daha çok coşkusal özellikler taşıyan olgulardır. Bunlar toplumlara, zamana, mekâna göre de değişirler. Yani değerlerde büyük bir izafiyet söz konusudur. Zaman içinde toplumdaki ihtiyaçlar, şartlar değiştikçe değerlerde de değişme kaçınılmaz olur. Tanyol’un ifadesiyle “Bir toplumda değerlerin değişmezliği o toplumu çürütür” (Tanyol, 1970: 164). Değerler, sosyal ilişkilerde bireylere davranışların yönü ve niteliği ile ilgili olarak hazır reçeteler, modeller sunarlar. Bireyleri bu ideal davranışlara göre davranmaya teşvik eder, toplumda sosyal bütünleşmeyi sağlar, bunların etrafında bireylerin kenetlenmesini, bu ortak amaç ve idealler için mücadele edilmesini öğretirler. Değerler sosyal normların, ortak davranış standartlarının oluşmasını sağlayarak toplumda sosyal kontrol mekanizmasını işletir, bu noktada bireylere rehberlik ederler.

Değerlerin Çeşitleri
Sosyal değerler toplumdaki eylem alanları ve kurum türlerine göre çeşitlenir. Önemli değerler olarak dini, ahlaki, siyasi, hukuki değerler, ayrıca gelenek ve göreneklerle ilgili olanlar sayılabilir. Değerlere ilişkin toplumca oluşturulan yargılar kategorik olarak ve karşıtlık şeklinde ikiye ayrılır. Şimdi bu genel açıklamaların ışığında değerleri sırayla ve tek tek ele alıp inceleyelim. Dini değerlerle ilgili yargılarda, bazı dinlerde daha altta başka derecelendirmeler olmakla birlikte onlara girmeden ifade edebiliriz ki yukarıda bahsettiğimiz kategorik ayrım “sevap-günah” biçimindedir. Tanrı veya din açısından örneğin insan davranışlarının bazıları yapıldığı zaman sevap, bazıları gerçekleştirilince de günah kazanılmış olur. Burada insan eylemlerini değerlendiren güç insanın, toplumun dışındadır, inanılan soyut bir tanrısal iradedir. Yani dinsel değerlendirmelerin arkasında Tanrı’nın otoritesi vardır. Dolayısıyla yaptırımı o belirler ve yargılamayı da o yapar. Böylece bireylerin davranışları üzerinde genel bir dinsel etkiden, bazen de baskıdan bahsedilse bile dinsel değerlendirme ve yaptırım doğrudan doğruya bireyle Tanrı arasındaki ilişkiye bağlıdır, araya başka bir otoritenin, kimsenin girmesi fiilen mümkün değildir. Dinsel inanışlarla ilgili ibadetlere, törenlere tarih içinde belirli ölçüde toplumsal müdahaleler olsa da dünyada din giderek bireyselleşmekte ve bireyler dinden kaynaklanan sosyal baskıları kabul etmemektedirler. Bu konu zamanla bireysel hak ve özgürlükler bağlamında değerlendirilmektedir. Böyle de olsa hâlen bütün toplumlarda sosyal değerler bakımından ve kategorik olarak insan davranışlarının dinsel açıdan değerlendirilmesi yapılmaktadır. Hele bazı toplumlarda dinsel değerler (ve onlardan kaynaklanan yargılamalar) eski ağırlıklarını korumakta ve diğer değerleri de kapsayacak biçimde varlıklarını sürdürmektedir.

İkinci olarak ahlaki değerleri ele alalım. Ahlaki davranışlarla ilgili kategorik değerlendirme “iyi-kötü” biçimindedir. Ahlak açısından bazı davranışlar sonuçları itibariyle “iyi” olarak, bazı davranışlar da “kötü” olarak nitelendirilmiştir. Ahlakın arakasındaki otorite (kişiyi öyle davranmaya iten güç, müeyyide) bizzat toplumun otoritesidir, daha doğrusu toplum vicdanıdır. Ancak ahlakta bu toplum vicdanı bireyde içselleştirilince bireysel anlamda “vicdan” karşımıza çıkar. Bu bakımdan vicdan bireylerin kendilerindeki “iç ses”tir. Ahlakta esas ve son yargılamayı yapan bu bireysel vicdandır. Bu otorite bireyin dışında olmadığı, bireyin kendi içinde olduğu için, çok sübjektif olmasına karşılık, değer ve normlarda en etkili otorite-yaptırım bu bireysel vicdandır. Dışarıdaki otoritelerden (örneğin dini, hukuki) kaçmak, kurtulmak, onlardan af dilemek mümkündür de bireysel vicdanın yargılamasından kaçıp kurtulmak mümkün değildir. Bireysel davranışlar üzerinde en etkili olan değer ahlaktır. Dolayısıyla bir insan için en ağır ceza “vicdan azabı”dır. Toplumsal yaşamda ahlak bunun için çok önemlidir. Bu nedenle ahlaki değerlerdeki çözülme, diğer değerlerdeki çözülmelerden, çürümelerden daha tehlikeli olarak kabul edilir.

Üçüncü olarak gelenek ve göreneklerle ilgili değerlerde insanın tutum ve davranışlarına ilişkin bahsettiğimiz ayrım toplumca “onaylanan, kabul gören-onaylanmayan, kabul edilmeyen” tavırlar biçimindedir. Gelenek ve görenekler (örf ve töreler de dâhil) bu gruba girenler içindeki belirli eylemlerimizi onaylamakta, hatta teşvik etmekte, bazılarını da onaylamamakta, kınamaktadır. Bu sosyal alışkanlıkların arkasında da doğrudan doğruya toplumun kendi otoritesi bulunmaktadır. Birey üzerinde etkili olan âdetlerin oluşturduğu bu genel baskı mekanizmasıdır. Misafirperverlik, düğün törenleri sırasında hediye alıp verme, kına gecesi düzenleme, gelinliğin genelde beyaz olması gibi uygulamalar geleneklere örnek teşkil eder. Giyinme, yemek yapma, beslenme, eğlenme gibi alanlarla ilgili olmak üzere birçok görenekten (âdet) bahsedebiliriz. Gelenekler, göreneklerin daha yaygın, köklü ve uzun süreli olanlarıdır.

Hukuki değerlendirmede ise yasaların belirlediği davranışlara bağlı olarak olumlu tarafta bir “değer” yoktur, yani olumlu davranışlar ödüllendirilmez. Onun için hukuk tek yanlıdır. Dolayısıyla hukuk değerler ve normlar bakımından en zayıf (etkisi en az) olandır (Tanyol,1970: 79-86). Hukukta sadece negatif taraftaki davranışlarla ilgili olarak belirlenen “suç” ve ona yasaların biçtiği “ceza” vardır. Hukuki değer ve normların arkasında toplum adına somut olarak yasa yapan ve onları uygulayan devlet organları bulunmaktadır. Hukukun tek yanlılığı (olumlu davranışları ödüllendirmemesi) onun etkisini azaltan en önemli unsurdur. Bu bakımdan insanlar hukuk kurallarını çiğnemekten dolayı bir vicdan azabı çekmezler. Ancak bu noktada belirtilmeli ki, toplumlar uygarlaştıkça, geliştikçe geleneklere oranla hukuk kurallarının önemi, yaygınlığı artmaktadır. Hukuk kuralları diğer sosyal değerlere göre daha rasyonel bir nitelik taşırlar.

Siyasi değerler ise yönetimle, devlet hayatı ile ilgili prensipleri, hedefleri, idealleri kapsamaktadır. Özellikle demokratik sistem dünyada yaygınlaştıkça, kökleştikçe hukuk ve siyasi bakımlardan evrensel düzeyde bir takım insan hak ve özgürlükleri ön plana çıkmakta ve bunlarla ilgili birçok ideal düşünceler, kavramlar oluşturulmaktadır. Günümüzde İletişim Devrimi ve küreselleşme gibi olgulardan dolayı ulusal değerlerle evrensel değerlerin birçok noktada kesiştiğini ve yeni değerlerin, normların meydana geldiğini görmekteyiz. Bu gelişmelere bağlı olarak da uluslararası ve uluslar üstü yapılanmalara, örgütlenmelere gidilmektedir. Örnek vermek gerekirse yüzyıllardan beri bilinen ve ifade edilen “Adalet mülkün temelidir” yargısı siyasi bir değerdir. Demokrasi bu tarz birçok sosyal, siyasal ve hukuki değeri içermektedir; hukukun üstünlüğü gibi.

Ayrıca sosyal ilişkiler ve davranışların dışında olan ama gene değer kapsamı içinde yer alan değerler de vardır: Estetik değerler gibi. Sanat alanındaki değerlendirmede “güzel-çirkin” yargıları kullanılır. Güzel çirkin kavramları bireysel anlamda çok sübjektiftir, izafidir Ancak sanatın toplumsal bir boyutu da vardır. Buna göre toplumun “güzel” dediği genel olarak güzel sayılmaktadır. Yani sanat açısından, ister bireysel, ister sosyal olsun güzel-çirkin biçiminde yapılan bir değerlendirme doğrudan bir değer yargısı ifade etmektedir.

Şimdi özellikle insan davranışları ve normlarla ilgili sosyal değerler arasındaki ilişkileri, bunların benzerlik ve zıtlıklarını örneklerle açıklamaya çalışalım. Öncelikle bu tür değerler arasında birçok çakışan ve çelişen durumların, yargıların olduğunu belirtmeliyiz. Örneğin insan öldürme (cinayet) fiilinde din, ahlak, hukuk, gelenek ve görenekler bu insan eylemini olumsuz kategoriye koymakta; bu fiil dinen günah, ahlaken kötü, hukuk açısından suç, gelenek ve görenekler bakımından da onaylanmayan bir davranıştır. Ama bu fiille ilgili birçok istisnai durum söz konusudur. Ulusal ve geleneksel değerler bakımından savaşta, cephede insan öldürmek, suç işlemiş olmak bir yana kahramanlık sayılmaktadır. Ayrıca savaş şartlarında ölenler için de “şehit oldu” denir ki,  “şehitlik” çok önemli bir sosyal değerdir. Gene kan davalarının ve törelerle ilgili bazı kuralların geçerli olduğu toplumlarda hukuk, din, ahlak olumsuz baksa da bu gibi durumlarda gelenekler insan öldürmeyi normal hatta zorunlu saymaktadır. Bu noktada geleneklerin baskısı o kadar ağır olur ki karşı taraftaki veya ilgili kişiyi öldürmemek şerefsizlik olarak kabul edilir. Hırsızlık fiilinde ise din, ahlak, âdetler, hukuk birleşmekte aynı yargıyı (olumsuz) vermektedirler. Doğruluk, dürüstlük gibi ahlaki davranışlarda hukuk devreye girmemekte ama ahlak, din, âdetler bunları olumlu eylemler olarak değerlendirmektedir. Örneğin hasta ziyareti, özel günlerde hediye alıp vermek, günlük yaşam içinde selamlaşmalar, bayramlaşmalar sadece gelenek ve göreneklerle ilgili değerlerdir ve bu eylemleri gelenekler gerekli kılmaktadır. Öte yandan trafik kuralları, devlete vergi verme, ev yaparken belediyeden ruhsat alma davranışları sadece hukuku ilgilendirmekte (gereğinde bunlara ceza biçilmekte), dini ve ahlakı ilgilendirmemektedir. Yani iş yeri açarken ruhsat almayana, trafikte yanlış yere araç park eden kişiye “ahlaksız”,”dinsiz” ve âdetlere aykırı davrandı denilemez. Benzer şekilde namaz kılmak, oruç tutmak sadece dini ilgilendirmekte, bunları yapmayanlara ahlak, gelenekler ve hukuk karışmamaktadır. Ancak bu tür değişik fiillerde bazı değerler diğer değerlerle ilgili davranışı pekiştirebilir veya o da caydırıcı bir rol oynayabilir. Örneğin toplumda bazı davranış tiplerinde ahlak, din, töreler, gelenekler ortak hareket etmekte aynı yargıları vermektedirler: Hoşgörü, mütevazılık, israftan kaçınma, yardımseverlik, yiğitlik, adaletli davranma, merhamet, insanlara sevgi ve saygı gösterme, ölçülü olma gibi.

Anlaşılmaktadır ki değerler arasında genel bir ahengin, uyumun, karşılıklı etkileşimin ve birçok hâlde ortak tutumun, yargıların varlığı söz konusu olsa da, her sosyal değerin kaynağı, kulvarı, oluşumu amaç ve doğrultusu farklıdır. Bunların her biri ayrı bir sosyal süreci ifade eder. Onun için sosyal değerlere analitik yaklaşmak gerekir. Aralarında kesişen sınırlar olmakla birlikte, ayrılan çok nokta da vardır. Dolayısıyla insan davranışlarını değerlendirirken bunların hepsini bir torbaya doldurup, karıştırıp değer yargılarını aynı doğrultuda vermemek gerekir. Örneğin salt hukukla ilgili değerlere ahlakı, dini karıştırmamak, salt dinle ilgili değerlere de ahlakı, hukuku ve siyaseti karıştırmamak gerekir. Bunların her birinin işlevi, yeri, ağırlığı ayrıdır. Aksi halde büyük bir kavram ve değer karışıklığı ortaya çıkar, zihinler iyice bulanır; bu durumda bireylerin sağlıklı konuşmaları, tartışmaları, gereğinde uzlaşıp bir senteze ulaşmaları mümkün olmaz. Bizim zihin ve kültür hayatımızda belirttiğimiz bu kaotik ortam ne yazık ki çok yoğun olarak yaşanmaktadır. Değerlerin her birinin yargılamada kullandığı terazi farklıdır. Bu teraziyi zaman zaman diğerlerinden ödünç alsalar ve ortak tepki verseler de özde bunların hareket noktaları ve işleyişleri aynı değildir. Türkiye’de politikada olsun, düşünce ve sosyal hayatımızda olsun çoğu zaman bir sağırlar diyalogunun varlığını sürdürmesi bu yüzdendir. Toplumda çıkan ses, tartışma, kavga çok ama uzlaşma, sorun çözme ve sentez oldukça azdır. Bunun ana nedenlerinden biri de yukarıda bahsettiğimiz eksiklik ve yanlışlık olsa gerek. Hatta burada şunu da ekleyelim: Bilimsel ve sanatsal değerlerin terazileri, ölçü birimleri de farklıdır. Bilimde iyi-kötü, güzel-çirkin yoktur, doğru-yanlış vardır. Dolayısıyla bu değerlerin çakışan yanları bir yana, örneğin bilimin ölçüleriyle ahlaki, sanatsal ve dinsel eylemleri, kuralları değerlendiremeyiz. Örneğin bir resme bakarken doğru-yanlış yargılarını kullanamayız; güzel veya çirkin deriz. Bu tür değerlerin sosyal kurumlar ve değerler olarak alanları, insan ve toplum için işlevleri, kriterleri farklıdır. Bu farklılık onların birbiriyle çatışmalarına ve birinin diğerini yok saymasına, ortadan kaldırmasına yol açmaz. Nasıl her meyvenin ayrı bir tadı, rengi, faydası varsa, her değerin de insan ve toplum açısından ayrı bir anlamı ve faydası vardır.


Kaynaklar
Durkheim, Emile, Les Régles de la Méthode Sociologique, PUF, Paris, 1973.
Durkheim, Emile, Les Formes Elémentaires de la Vie Religieuse, PUF, Paris, 1960.
Tanyol, Cahit, Sosyolojik Açıdan Din, Ahlak, Laiklik ve Politika Üzerine Diyaloglar, Okat Yayınevi, İstanbul, 1970.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile