Analitik Yöntem

İnsanlar belirledikleri amaçlara ulaşmak için birtakım araçlar kullanırlar. Bu araçlar çeşitli yöntem ve tekniklerden oluşur. Yöntem ve teknikler de, konunun, sorunun niteliğine göre olmak üzere, büyük bir çeşitlilik gösterir. Tabii amaca ulaşmak için en uygun ve en doğru yöntemin seçilmesi gerekir. Pratik hayatta olduğu gibi tarih içinde felsefe ve bilimlerde de düşünürler ve bilim insanları konuya, imkân ve şartlara göre farklı yöntemler kullanmışlardır. Her yöntem her konu ve sorun için elverişli olmayabilir. Onun için düşünce ve bilim alanında bir yöntem farklılığı söz konusu olmuştur. Yöntemler zamana, uygarlıklara, düşüncenin ve insanlığın evrimine göre de değişiklik göstermiştir.

Uygarlıkları birbirinden ayıran belirli özellikler, farklılıklar (örneğin inanç sistemi gibi) vardır. Bunlardan bir tanesi de bilgi elde etme ve bu bilgileri, araçları kullanma yöntemleridir. İnsanlar her yerde ve toplumda gerçeği yakalamak, ihtiyaçlarını gidermek, başarılı ve mutlu olmak isterler. Ancak bu amaçlarına ulaşmada kullandıkları ilkelerde, araçlarda yani yöntemlerde farklılıklar vardır. Burada bilgi önemlidir, ama ondan önce bilginin nasıl, hangi yolla elde edildiği daha önemlidir. Bizi “doğru bilgi”ye, gerçeğe seçilen “doğru yöntem” ulaştırır. Hukuk alanında da Osmanlı’nın son döneminde Medeni Kanun yerine kullanılan ve uzun süre uygulanan Mecelle’de de “Usül esasa mukaddemdir” (usül esastan önce gelir) ifadesi yer almıştır. Seçilen yanlış yöntemle doğru sonuca, gerçeğe ulaşamayız. O günün gerçeğini de o günün yöntemleri belirlemektedir. Bu nedenlerle uygarlık farklılığı bir inanç, zihniyet farklılığının yanında bir yöntem farlılığını da ifade etmektedir. “Çağdaş uygarlık” düşüncede, bilimde, üretimde, sosyal ilişkilerde, örgütlenmelerde ve yönetimde eski uygarlıklara göre yeni yöntem ve tekniklerin kullanılması demektir. Batı Rönesans’tan sonra Yeniçağ’ la birlikte Ortaçağ’ın dogmatik, skolâstik, insanı yeni buluşlara götürmeyen kendi kendini tekrar eden düşünce ve araştırma yöntemlerinden kurtulduğu için gelişme imkânı bulmuş ve çağdaş uygarlığı yaratabilmiştir. Günümüzde gerek düşünce alanında gerekse somut ve bilimsel alanda, günlük sorunların çözümünde “analitik yöntem” (tahlil etmek) en çok kullanılan yöntemdir.

Analitik kavramı, analitik yaklaşım, analitik felsefe (çözümleyici felsefe) mantıksal ve felsefi temelleri bakımından İlkçağ’a kadar götürülebilir. Örneğin Sokrates’in yaptığı felsefe bir anlamda çözümleyici felsefedir. Sokrates Eflatun’un diyaloglarında güdeme getirdiği her kavramı tüm boyutlarıyla tek tek ele alır ve o kavramın içeriğini irdeler, ayrıştırır. Ayrıca İlkçağ’da Aristoteles’in doğrudan mantıkla ilgili “Organon” adlı eserinde 3. ciltten itibaren “analitik” kavramı geçmektedir. Fakat burada geçen analitik kavramı kıyasa dayalı bir ispat sorunu ve yöntemi ile ilgilidir. Bugün anlaşılan analitik yöntemden oldukça farklıdır (Aristoteles, 1950). 18. yüzyılda Kant da bu yöntemi kavramların analizinde kullanmış ve bu doğrultuda tanımlamıştır. Kant analitik yöntemi tanımlarken, “kavramların çözümlenmesi” veya “kavramları daha açık hâle getirmek için, bunların içeriklerine göre ayrıştırılması” ifadelerini kullanmıştır. Bu çerçevede olmak üzere Kant yargıları da “analitik” ve “sentetik yargılar” biçiminde ayırmıştır. İşte bu analitik yargıların içeriğini kavram analizleri ile doldurmuştur (Gökberk, 1961: 422).

Analitik yöntemi düşünce ve bilim dünyasında detaylı ve sistemli olarak ele alan düşünür Descartes’tır. 17. yüzyıl düşünürü olan Descartes Yeniçağ’ın yeni yöntemlerini oluşturan filozofların başında gelir. Descartes “Aklını İyi Kullanmak ve Bilimlerde Gerçeği Aramak İçin Metot Üzerine Konuşma” (Discours de la méthode pour bien conduire sa raison et chercher la vérité dans les sciences) adını taşıyan eserinde İlkçağ’dan bu yana devam eden düşünce yöntemlerini eleştirerek yeni yöntem kuralları önermiş ve bunları ilgili kitapta açıklamıştır. Descartes doğru düşünmek ve karar verebilmek için dört ana yöntem ilkesi-kuralı ortaya koymaktadır. Bunlardan ikincisi analizdir. Birinci ilke apaçıklıktır; üçüncüsü en basit ve en kolay şeylerden başlayarak, adım adım düşünceleri bir sıraya göre yürütmek yani sentez yapmak; dördüncüsü de hiçbir şeyin ihmal edilmediğinden emin olmak için tekrarlar yapmak ve saymaktır. Descartes analizi şöyle ifade etmiştir: “İnceleyeceğim güçlüklerden her birini, mümkün olduğu kadar ve daha iyi çözümlemek için gerektiği kadar, bölümlere ayırmak” (Descartes, 1962: 24). Descartes somut veya soyut her bütünsel olguyu, nesneyi incelerken basitten, kolay olandan ve bütünün unsurlarından başlayarak ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini sonunda da daha karmaşık olan bütünün böylece daha net olarak kavranabileceğini vurguluyordu. Bu, günümüzde her sorun ve alan için kullanılan “analiz”den başka bir şey değildir. Analiz yöntemi 17. yüzyıldan itibaren Batı uygarlığının temel yöntemi hâline gelmiştir. Dolayısıyla Descartes Batı uygarlığının en önemli anahtarlarını oluşturanlardan birisidir. Analiz aynı zamanda olgusal düşünmeyi, araştırmalara zihnin kendi ürettiği verilerden, yargılardan değil, nesnelerden, olaylardan başlanması gerektiğini gündeme getirmiştir. Descartes matematikçi de olduğu için analitik yöntemin mantığını kullanarak geometrik analizle cebirsel ifadeleri birbirine yaklaştırarak, birinin eksiğini ötekiyle tamamlayarak “analitik geometri”yi bulup geliştirmiştir. Böylece Batı’da matematikte, tüm doğa bilimlerinde, arkasından sosyal bilimlerde bir seri buluşlar söz konusu olabilmiştir. Bu sayede evrenin sırlarına daha kolay ulaşılabilmiştir. Analiz çok yönlü, çok faktörlü, önyargısız, kanıtlı, detaylı ve kapsamlı bir düşünüş biçimi olduğu için pratik akla, tartışmaya açık olmasına karşılık, demagojiye kapalı, ona izin vermeyen bir düşünce ve araştırma yöntemidir.

Analiz, analitik yöntem (aynı zamanda bakış açısı) hem düşünsel alanda hem de günlük, pratik yaşamda yoğun olarak uygulanmıştır. Matematiğin dışında analiz öncelikle doğa bilimlerinde uygulama alanı bulmuş, kimyada, biyolojide, tıpta, fizikte, jeolojide yeni olayların, varlık ve nesnelerin incelenip anlaşılmasında, tanımlanmasında çok faydalı olmuştur; herhangi bir maddenin analizi, su, kan ve idrar tahlili gibi. Bugün pratik hayatta bir makinenin, aletin, anlaşılıp tamir edilmesinde de analiz yöntemi kullanılmaktadır. Ardından bu çözümleme yöntem ve tekniği sosyal bilimler alanına transfer edilerek tüm psikososyal olayların, ilişkilerin çözümlenmesinde kullanılmış, bu tür olayların kavranılmasını kolaylaştırmıştır. Örneğin analiz psikolojide ruhsal olayların, sorunların çözümlenmesine yani “psikanaliz”e dönüşmüştür. Sosyolojide toplumun, sosyal yapının unsurlarına ayrılarak daha kolay bilinmesi ve anlaşılır hâle gelmesi söz konusu olmuştur. Bu çerçevede yapı ve sistem analizlerine yer verilmiştir. Ekonomide, sanayide Taylorizm, Fordizm diye anılan üretim teknikleri (parça halinde, seri üretim) oluşturulmuştur. Bu uygulamalar üretimi, uzmanlaşmayı, verimliliği, mal ve hizmet kalitesini de çok artırmıştır. Üretimde, sanayide bir mal, makine, nesne üzerinde (üretim açısından) uzmanlaşmanın ilk farkına varanlardan birisi gene Descartes’tır. Analitik yaklaşım politikaya, devlet hayatına da girmiştir. Örneğin devlette “kuvvetler ayrılığı” ilkesi yani yasama, yürütme ve yargının ayrılması; devlet (dünyevi) işleri ile dinsel işlerin (uhrevi), kurumların birbirinden ayrılması (laiklik- Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek) gene politika alanında analitik düşüncenin ürünü sayılır. Batı bu düşünce tarzını dünyayı sömürmekte, yönetmekte de ustalıkla uygulamıştır. Sömürgecilerin “böl ve yönet” (ayır-buyur) ilkesi 19. ve 20. yüzyıllarda tüm dünyada bir ulus, bir toplum içinde olmak üzere çok acımasızca uygulamaya konulmuştur. Sanat alanında da analiz örneğin şiir, roman, resim tahlilleri biçiminde gerçekleştirilmiştir.

Analitik yaklaşım somut olgulardan, eşyadan, nesnelerden hareket ederek düşünmeyi dolayısıyla nesnel davranmayı zorunlu kılmaktadır. Bu tarz yaklaşım “tekçi” düşünmeyi önlediği gibi, seçenekli, alternatifli düşünmeyi, pratik akla önem vermeyi ve olayları yüzeysel değil, derinliğine ele almayı gündeme getirmektedir. Sonuçta böylece daha sağlıklı sentezler oluşabilmektedir. Çünkü sağlıklı, gerçekçi analizler yapmadan gerçekçi sentezler yapılamaz, doğru sentez ancak doğru yapılan analizden geçer. Burada zihin kendi yarattığı sübjektif verileri, yargıları değil, somut gerçeklerden türetilen verileri bir malzeme olarak kullanmaktadır. İnsan zihni analize bağlı nesnel verileri kullanamadığı sürece de yaratıcı olamaz, öznel verileri, bilgileri kullandığı için verimsiz tartışmalar dolayısıyla bir kısır döngü içinde kendi kendisini tekrar eder durur, sonuçsuz, sentezsiz bir zihinsel süreç işler. Analizde her olay kendi boyutları içinde ayrıntılı ve somut biçimde ele alındığı için zihnin ürettiği yargılar, vardığı sonuçlar anlamlı, gerçekçi ve nesnel olmaktadır. Bu nedenlerle analiz mantığı sadece tümdengelime dayalı klâsik Aristoteles ve Ortaçağ mantığına karşı olan ve insanoğluna yeni, yaratıcı ufuklar açan bir mantıktır. Bu noktada Descartes’ın çağdaşı olan Bacon’ın çabaları, öneri ve açıklamaları da dikkate alınmalı, hatırlanmalıdır.

Yukarıdaki açıklamaların ışığında Türkiye’deki düşünce hayatına, pedagojik süreçlere baktığımız zaman hâlen bu yöntemin yaygın olarak uygulanmadığını söyleyebiliriz. Öncelikle bu düşünüş tarzı öğretim hayatımıza, okullarımıza girmemiştir. Öğrencilerin tüm derslerde sorunlara eğilirken ve bilgileri öğrenirken bu yöntemi kullanmaları gerekir, yani “analitik bakış” onlara öğretilmelidir. Türkiye’de hep şikâyet edilen “kavram kargaşası” kavramlara analitik açıdan bakmayışımızdan kaynaklanmaktadır. İnsan zihninin durulaşması, netleşmesi için kavramların sadeleştirilmesi ve analiz edilmesi gerekir. Bu zihinsel işlemler yapılmadan doğru tanımlar, nesnel açıklamalar yapılamaz. Bunlar olmayınca da birbirimizi doğru anlayamayız, bir kör dövüşü sürer gider. Türkiye’de çoğu sorunun, kavramın aydınlığa bir türlü çıkarılamayışı ve sorunların kronikleşerek sürekli gündemde kalması bu yüzdendir. Zihinler bulanık olduğu için de sapla saman, araçla amaç hep birbirine karıştırılır. Tabii yukarıda belirttiğimiz gibi sağlıklı analizler olmayınca sağlıklı sentezler de üretilememektedir. Analitik düşünme, olgusal, somut ve bir bakıma da deneye dayalı düşünme şekli olduğu için verimli diyalogların, tartışmaların ve sonuçta uzlaşmanın zeminini oluşturmaktadır.


Kaynaklar
Aristoteles, Organon III, Birinci Analitikler, Çeviren Hamdi Ragıp Atademir, MEB Basımevi, İstanbul, 1950.
Descartes, Metot Üzerine Konuşma, Çeviren Mehmet Karasan, İkinci Basılış, MEB Yayınları, Ankara, 1962.
Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1964.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile