Sosyal Kurumlar ve Kurumlaşma Süreci

A. Kurumların Oluşması ve Temel Özellikleri
Toplum organik bir bütünlük, bir yapı olarak kabul edilir. Bu organik bütünlüğü meydana getiren, somutlaştıran belirli öğeler, organlar vardır. Bunların en önemlilerinin başında sosyal kurumlar gelmektedir. Sosyal kurum (müessese) sosyolojinin önemli ve temel kavramlarından biridir. Her toplumda, nitelikleri, işlevleri biraz değişmekle birlikte sosyal kurumlar bulunur. Günlük dilde bu kavram, bazen yanlış olarak da olsa, çoğu zaman kuruluş kavramı ile birlikte kullanılır. Kurumlar, bir insan vücudundaki organlar gibi, toplumda çok çeşitli işlevleri yerine getiren, çoğu zaman örgütlenmiş ve bir bütünlük taşıyan, bazen maddi mekanizmalarla güçlendirilmiş inançlar, düşünceler, davranış tipleri, yerleşmiş alışkanlıklar ve ilişkilerdir (Ülken, 1989: 183). Örneğin evlenme, aile, eğitim, üniversite, miras, din, kilise, banka, siyasal partiler birer kurumdurlar. Kurum kavramı geniş anlamda kullanıldığı gibi (eğitim, devlet, din vb.), dar anlamda da (İzmir Kız Lisesi,  İş Bankası, Kızılay vs.) kullanılır. Sosyal kurum, toplumda bir ihtiyaca cevap veren fonksiyonel-yapısal ilişkilerin, kuralların bütünlüğünü anlatır (Ergil, 1983: 193). İnsan ilişkileri belli bir süre içinde aynı biçimde tekrarlanır ve kurallaşırsa zamanla bir kurum niteliği kazanır (Fichter, 1972: 158) Dolayısıyla sosyal kurumlar yapılaşmış, örgütlenmiş ve düzenlenmiş sosyal ilişkilerden meydana gelmektedir. Anlaşılıyor ki kurumların temelinde çeşitli sosyal ihtiyaçlar bulunmaktadır.

Bu tanım ve açıklamalardan hareketle toplumda kurumları oluşturan mekanizmayı şöyle şematize edebiliriz:

Sosyal ihtiyaçlar => sosyal ilişkiler => sosyal kurallar => sosyal kurumlar

Bu bir “kurumlaşma” sürecidir. Kurumlaşma toplumda en önemli sosyal süreçlerden biridir. Şimdi bu süreci biraz açalım: Sosyal yaşamda çeşitli bireysel ve sosyal ihtiyaçlar bireyler arasında çok yönlü sosyal ilişkilere yol açmaktadır. Bunun arkasından bu ilişkiler sürekli tekrarlanarak zamanla belirli kurallara bağlanmaktadır. Daha sonra da söz konusu kurallar iyice yerleşir, yaygınlaşır, onaylanır ve yapılanırsa, bu sürecin sonunda toplumsal kurumlar meydana gelmektedir. Bu bakımdan hiçbir sosyal kurum sebepsiz yere kendi başına oluşmamaktadır. Tüm kurumların kaynağında, belirli sosyal işlevlerin görülmesi bakımından belli nedenler bulunmaktadır.

Kurumlar sosyolojisi açısından bakarsak, toplumda genel olarak beş kurumun varlığından bahsedilir. Bunlar aile, eğitim, ekonomi, siyaset ve dindir. Bu beş kurum temel kurumlar olarak adlandırılır. Toplumun olmazsa olmazları olarak her toplumda, basit ve karmaşık da olsa, bu kurumlara rastlanır. Kurumları sosyal ihtiyaçlar çerçevesinde ele alırsak, örneğin aile evlenme yolu ile cinsel ihtiyaçları, üremeyi, sosyal dayanışma ve yardımlaşma ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Eğitim, tüm toplumsal değerlerin, bilgi ve becerilerin, alışkanlıkların kısaca toplumun kültürünün, ayrıca evrensel uygarlık değerlerinin, bilgi ve yöntemlerin yeni kuşaklara transferini sağlamaktadır. Böylece eğitim hem toplumsal bütünlüğü gerçekleştirmekte hem de topluma süreklilik kazandırmaktadır. Ekonomi, insanların maddi ihtiyaçlarının giderilmesini sağlamakta, her türlü mal ve hizmet üretimi için gerekli olan örgütlenmeleri, bilgi ve becerileri, yöntem ve teknikleri oluşturmaktadır. Siyaset kurumu ise, toplumdaki yönetme-yönetilme sorununu çözmekte, toplumun, devletin yönetimi ile ilgili yapı ve örgütlenmeleri, ilkeleri düzenlemekte ve uygulamaktadır. Din kurumu da bireylerin manevi ihtiyaçlarını tatmin etmekte, bireysel ve toplumsal açıdan bu konu ile ilgili işleyişi, değerleri, yapıları, mekanizmaları meydana getirmektedir. Bu temel kurumların yanında bunlara bağlı olarak oluşan ve birbirlerini destekleyen, ama gene sosyal ihtiyaçlardan kaynaklayan ahlak, hukuk, gelenek ve görenekler, boş zamanların değerlendirilmesi (oyunlar, eğlenceler, seyahat etme vs.) gibi daha birçok kurumdan bahsedebiliriz. İlkel toplumlarda birçok kurum birlikte iç içe bulunuyordu. Örneğin hukuk, din, ahlak, siyaset gibi kurumlar örf ve âdetlerin içinde bir bütün halindeydi. Kurumlardaki ayrışma, zamanla toplumlar nicelik ve nitelik olarak büyüdükçe, evrimleşip geliştikçe, karmaşık hale geldikçe gerçekleşmiştir. Modern toplumlarda ise kurumlaşma iyice artmıştır.

Yapılan bu açıklamaların ışığında sosyal kurumların temel özelliklerini özetle şöyle sıralayabiliriz:
- Sosyal kurumlar, yukarıda belirtildiği gibi mutlaka sosyal bir ihtiyaçtan kaynaklanmakta ve ihtiyaçları tatmin yönünde yapılaşıp örgütlenmektedir.
- Göreli de olsa kurumların bir sürekliliği vardır. Kurumlar bir anlık, geçici sosyal ilişkilerden oluşmazlar, kalıcı, yerleşmiş sosyal kuralları ifade ederler.
- Kurum bir yapılaşmadır. Bir dizi iç elemanlardan oluşur, bu elemanların bütünlüğünü anlatır.
- Kurum birleşik bir yapıdır, bir ünitedir. Kurumlar arasında bileşik kaplar ilkesi geçerlidir, her yönden biri diğerini etkilemektedir, hepsi birbirine bağlıdır.
- Kurumlar yerleşir, kökleşirse zorunlu kurallar haline gelirler, yani kurumların bireyler üzerinde bir zorlayıcılığı vardır. Sosyal kurumlar sosyal değerlere göre yapılanır, kurumların temelinde sosyal ilişkilerle birlikte sosyal değerler bulunmaktadır (Fichter, 1972: 159).

B. Kurumların Çeşitleri
Sosyal kurumlar değişik kriterlere göre sınıflandırılabilir. En genel ayrım şu şekildedir: 1) Organlaşmış kurumlar: Bunların zaman içinde işlevleri, sınırları, normları iyice belirlenmiş, kesinleşmiştir. 2) Yaygın kurumlar: Bunlar âdetler içinde yer alırlar ve henüz tam olarak organlaşmamışlardır. Başka bir ayrıma göre de kurumlar, 1) Kuralcı (régulative) kurumlar, 2) İşlemci (opérative) kurumlar biçiminde sınıflandırılır (Ülken, 1969: 183). Birincilerin toplum açısından hayati önemleri vardır; yani eğitim, aile, ekonomi gibi kurumlar yukarıda temel sosyal kurumlar olarak ifade edilmişlerdir. İkinci gruptakiler ise toplumda belirli bir süre ve belirli bir ihtiyacı karşılamak için oluşturulur, sonra ortadan kalkabilirler; PTT, TCDD, SGK, DPT, THY, YÖK ayrıca bir şirket, sendika, itfaiye örgütü gibi. Bunlara günlük dilde daha çok “kuruluş” denmektedir. Bunların birinciler kadar hayati önemleri ve işlevleri yoktur, genellikle yasalarla kurulur ve somut olan görevleri ortadan kalkınca gene yasalarla ortadan kaldırılırlar.

Kurumlar yukarıda belirtildiği gibi birincil (temel kurumlar) ve ikincil kurumlar şeklinde de ayrılıp açıklanmaktadır. İkinciler birincilerin türevi niteliğinde olan kurumlardır (uydu kurumlar). Örneğin temel ve kuralcı bir kurum olarak eğitime bağlı olarak oluşan eğitim denetimi, yönetimi, rehberlik, ölçme ve değerlendirme bu tür kurumlardır. Kurumlar konu kriterine göre de ayrılabilirler; ekonomik, eğitsel, siyasal, sanatsal, hukuki kurumlar gibi. Ayrıca bazı kurumlar doğrudan doğruya maddi, somut bir örgütlenmeyi, yapılaşmayı gerektirir, fabrika, banka gibi. Ahlak gibi bazı kurumlar da var ki bunların hiçbir maddi, somut temeli yoktur, sadece inançlar ve duygularla ilgilidirler. Gene kurumları ekonomik ve sosyal önceliğe göre altyapı, üstyapı kurumları şeklinde ayıranlar da vardır (Marx). Sumner oluşum süreçlerine göre, yavaş yavaş oluşan kurumlar (devlet), daha hızlı bir biçimde oluşan kurumlar (bankalar, şirketler) olarak ikiye ayırmıştır. Duverger de kendiliğinden oluşan ve bilinçli bir biçimde oluşturulmuş kurumlar diye bir sınıflama yapmıştır (Özkalp, 1994: 17).

C. Kurumların İşlevleri
Aslında kurumların işlevleri konusu yukarıda özetle ele alındı ve açıklandı. Ancak kurumların işlevlerinin bu kadar yüzeysel ve sade bir biçimde açıklanamayacağını, kurumların işlevleri konusunda toplumda her zaman tam bir mutabakatın olmadığını savunan sosyologlar da vardır.

Örneğin Merton’a göre bir kurumun işlevi toplumda bazı kimseler için olumlu, bazıları için de olumsuz olabilir. Kurumlardan herkesin beklentisi, o kurumun işlevi ile ilgili algılar farklı olabilmektedir. Bu, kurumların dayandığı değerlere yüklenen anlamlar, kurumların işlevlerinden birey ve grupların faydalanmaları ve kurumların ihtiyaçlara cevap verme düzeyleriyle ilgili bir husustur. Birçok temel kurumun bile (din, siyaset, devlet gibi) tarihin bazı dönemlerinde bazı kesimler-gruplar için olumlu, bazıları için de olumsuz işlevleri söz konusu olabilmiştir. Her kurum için toplumun tüm bireylerinde her zaman aynı değerlendirmenin yapılması mümkün olmamaktadır. İşte bu noktada Merton görünür-açık (manifest) ve (gizli) (latent) işlevleri de birbirinden ayırır. Görünür işlevler, insanların gözlemledikleri ya da bekledikleri sonuçlardır; gizli işlevler ise tam anlaşılamayan ve beklenilmeyen sonuçlardır (Wallace-Wolf, 2004: 62). Örneğin birçok örgütsel yapıların, politik kurumların hem görünür işlevleri hem de gizli işlevleri bulunabilir. Bir menfaat için çeşitli siyasi kurumlarda farklı davranışların, tutumların sergilenmesi, amaçlara uygun ve şeffaf uygulamaların görülmemesi gibi. Özellikle siyasi, ideolojik ve ekonomik kurumlarda gerçek amaç ve işlevlerle görünürdeki amaç ve işlevler her zaman tam örtüşmemektedir. Bu tür örgütsel ve kurumsal yapıların işleyişleri çok açık olmamaktadır. Bu kurumlar çoğu zaman belirlenen amaçların, işlevlerin dışına çıkabilmekte, istenilmeyen eylemler sergilemektedirler. Dünyada birçok ülkede ekonomi ve politikada bu hemen görünmeyen, bireylerin kolayca fark edemediği gizli işlevler toplumlardaki sosyal dengeleri, eşitliği bozabilir, sistemin belirli kesimlerin lehine işleyen bir mekanizma hâline gelmesine yol açabilir, böylece toplumda önemli sorunlar, çatışmalar hatta uluslararası krizler meydana gelebilir. Örneğin din ve devlet kavramları, kurumları konusunda tarihten günümüze kadar bireysel ve grupsal düzeylerde çok yoğun tartışmalar yaşanmış, en azından bunların işlevleri, nitelikleri konusunda hep farklı bakış açıları olagelmiştir.

Kurumların işlevleri konusunda Merton işlevsel seçenekler üzerinde de durmaktadır. Bazı kurumların beklenen işlevlerini başka kurumlardaki uygulamalar da yerine getirebilir. Eğitimde, ekonomide bu şekilde birçok örnek sıralanabilir; bir okulun dört yıllık bir eğitim öğretim işlevini başka bir okulun yoğun bir programla iki yıllık süreç içinde yerine getirmesi gibi. Toplumda bazı durumlarda bir kurumun yerine başka bir kurumun ikame edildiği görülebilir. Bu nedenlerle özet olarak, kurumların işlevlerini olumlu ve olumsuz işlevler, ayrıca açık ve gizli işlevler şeklinde sınıflandırmak mümkündür. Kurumların olumlu işlevleri olarak, sosyal ihtiyaçların, düzenin, istikrarın sağlanması, biyolojik ve kültürel sürekliliğin, dolayısıyla sosyal bütünlüğün gerçekleşmesi sayılabilir. Olumsuz işlevler olarak da, kurumlarda zamanla gelenekçiliğin, kurumsal sertleşmenin, kireçlenmenin, bir statikleşmenin doğması; dolayısıyla bu durumun sosyal değişmeyi, evrimi güçleştirmesi; bireysel yaratıcılığın, özgürlüğün gelişmesinin engellenmesi, ayrıca yasalara, ahlaka aykırı birtakım işlemlerin yapılması ve bazı kurumların toplumun aleyhine işleyen bir mekanizmaya dönüşmeleriyle birlikte çeşitli sapkın davranışların, sosyal çatışma ve uyumsuzlukların meydana gelmesi sıralanabilir. Osmanlı Devleti’nde kurum olarak örneğin yeniçeriliğin ve medreselerin zamanla bozulmaları sonucu bu kurumların işlevlerinin pozitiften negatife dönüşmesi örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca kurumlar bireylerin davranışlarına toplumca onaylanan ölçütler getirdiği için sosyalleşmeyi, her türlü toplumsal ve mesleki uyumu kolaylaştırırlar.

D. Kurumlaşma
Toplumda sosyolojik açıdan hayati önemi olan bazı sosyal süreçler vardır: Sanayileşme, kentleşme, sosyalleşme, demokratikleşme, sosyal değişme, sosyal hareketlilik, kurumlaşma gibi. Kurumlaşma, yukarıda bir ölçüde belirtildiği gibi, sosyal ihtiyaçlara bağlı olarak belirli sosyal ilişki ve kuralların, sosyal fonksiyonların kurum hâline dönüşmesiyle gerçekleşen toplumsal sürecin adıdır. Bu bakımdan kurumlaşma, bir sosyal süreç olarak toplumun, bir ağacın toprağa kök salması gibi, hem zaman kavramı hem de sosyal ilişkiler açısından kökleşip olgunlaşması, yaşama gücü kazanması demektir. Toplumdaki sosyal ve kültürel bütünlük, süreklilik de ancak bu sayede sağlanmaktadır. Bu öyle toplumsal bir oluşumdur ki diğer birçok sosyal süreç, kurumlaşmanın sağlamlığı ölçüsünde gerçeklik ve anlam kazanır. Kurumlaşma iş bölümü, uzmanlaşma, rasyonelleşme gibi süreçlerle iç içedir. Dolayısıyla kurumlaşma arttıkça toplumda üretkenlik, verimlilik, iş ve hizmetlerin, mesleklerin, çeşitli işlev ve statülerin organik bir bütünlük çerçevesinde gelişmesi,  koordinasyon içinde yürütülmesi sağlanmış olur. Kurumlar toplumdaki normatif yapının, geniş anlamda sosyal düzenin dengeli ve istikrarlı bir biçimde işleyişinin en büyük garantisidir. Aynı zamanda kurumlaşma bireylerdeki sosyal güven duygusunu artırır, geliştirir.

Toplumda kurumlaşmanın zayıflığı hem bireysel hem de toplumsal bakımdan birçok olumsuzluğa yol açar. Bu durumda örneğin bireylerde aidiyet ve sosyal güven duygusu zayıflar. Dolayısıyla kurumların ve kurumlaşmanın güçsüzlüğü toplumda anominin (kaos, kuralsızlık) daha kolay oluşmasına yol açar ve geleceğe ilişkin karamsar duyguların yeşermesi söz konusu olur. Hâlbuki sağlam ve köklü sosyal kurumlar geleceğin ve nüksedecek iç ve dış kaynaklı her türlü krizlerin güvencesidir. Kurumlara olan güven topluma olan güven demektir. Toplumlar, sağlam ve gelişmeye açık, yaratıcı, üretken kurumlar sayesinde ilerleme kaydederler. Güvenilmez, yeterli hizmet üretemeyen kurumların bulunduğu toplumlarda sosyal çözülme daha yoğun ve hızlı bir biçimde kendini gösterir. Kurumlaşmanın sağlam olduğu toplumlar sorunlarını daha kolay çözerler. Bu nedenlerle toplumlar kurumlaşmaya özel önem vermeye, her sosyal ilişkiyi, normu hemen kurumlaştırmaya, yerleşik ve geleneksel hâle getirmeye mecburdurlar. Olumlu işlev gören kurumları korumaya, olumsuz işlevi olanları, bozulanları düzeltmeye, işler hâle getirmeye çaba göstermelidirler.

Kurumlar da zamanla toplumdaki şartların, ihtiyaçların değişmesiyle evrimleşir, değişirler. Kurumsal değişmede temel ilke dışarıdan müdahalelerin olmaması, her kurumun kendi iç dinamikleri ile değişmeyi, gelişmeyi sağlayabilmesidir. Toplum ve diğer kurumlar buna izin vermelidir. Bir kurumdaki değişmeye başka kurumların müdahalesi uzun zaman içinde olumlu sonuç vermemektedir. Ayrıca başka kültür ve toplumlardan bir kurumun olduğu gibi alınması, aynen taklit edilmesi de olumlu, beklenilen sonuçlara yol açmamakta, aksine böylece toplumun iç tutarlılığı bozulmakta, bu durum toplumda beklenmeyen ters tepkilere de yol açmaktadır. Bazen kurumların sık sık ve kökten değiştirilmesi, tasfiyesi de tehlikeli sonuçlar vermekte, hatta bu durum normal bir kurumlaşmayı güçleştirmekte, çoğu zaman ortadan kaldırmaktadır.
Toplumlarda, sosyal değişme de sosyal çözülme de bir sosyolojik süreç olarak kurumlarda başlamaktadır. Dolayısıyla kurumları sağlam, işlevsel, köklü olan toplumlar hayati organları sağlam olan insanlara benzerler. Bu bakımdan toplumdaki kültür, politik ve idari örgütlenme ve işleyiş kurumların oluşmasına uygun bir zemin teşkil etmeli, onların kalıcı hâle gelmesini kolaylaştırmalıdır. Ayrıca toplumlar geliştikçe, sanayileşip modernleştikçe, demokratikleştikçe kurumlar karmaşıklaşır, işlevleri farklılaşır ve çoğalırlar. En gelişmiş toplumlar, en gelişmiş, köklü, saygın sosyal kurumlara sahip olan toplumlardır.


Kaynaklar
Ergil, Doğu, Toplum ve İnsan, Turhan Kitabevi, Ankara, 1984.
Fichter, Joseph H., La Sociologie, Traduit de l’anglais par Giovanni Hoyois, Éditions Universitaires, Paris,1972.
Özkalp, Enver, Sosyolojiye Giriş, Anadolu Üniversitesi, Eğitim, Sağlık ve Bilimsel Araştırma Çalışmaları Vakfı Yayınları, Eskişehir, 1994.
Ülken, Hilmi Ziya, Sosyoloji Sözlüğü, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.
Wallace, Ruth A.-Wolf Alison, Çağdaş Sosyoloji Kuramları, Çeviren Leyla Elburuz-M. Rami Ayas, Punto Yayıncılık, İzmir, 2004.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile