Cemil Meriç Üzerine

Önce Cemil Meriç’le nasıl ve hangi ortamda karşılaşıp tanıştığımı anlatmalıyım. Başka bir makalede değindiğim gibi, 1963 yılında eski okul komutanı Kur. Alb. Talat Aydemir’in gerçekleştirmek istediği askeri darbe girişiminden dolayı öğrencisi olduğum Kara Harp Okulu’ndan ilişiğim kesilince İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’ne kaydolmuştum. Hatırladığıma göre, yapılan sınav sonucu olarak aynı bölüme kaydolan sekiz Harbiyeli öğrenci idik. Kuleli Askeri Lisesi’nde iken okuduğumuz sosyoloji derslerine büyük ilgim vardı. Harbiye’den sonra İzmir’de seçme sınavına girdiğimde, aynı köyden olan ve beni tanıyan bir matematik öğretmeni (sınavda gözetmen) yaptığım tercihe bakarak, benim, daha önemli saydığı ve daha bol para kazandırma imkânı olan fakülteleri tercih etmem gerektiğini vurgulamasına rağmen, ben inadına bu bölümde ısrar ettim ve tercihimi değiştirmedim. Serde gençlik ve dünyayı, toplumu yeniden düzenleme idealizmi de var ya… Sonuç olarak İstanbul’a giderek Sosyoloji Bölümü’ne kaydımı yaptırdım. Yabancı dilim Fransızca idi. İlk iki yıllık genel yabancı dil öğretiminin ardından son iki yılda haftada iki saatlik Fransızca metin çalışmaları (tercüme) vardı. Fakültede Fransızca okutmanı olarak bulunan Cemil Meriç 1965 yılında bu derslere gelmişti. Meriç’le karşılaşmam bu şekilde oldu.

Bölümde yabancı dili Fransızca olan yaklaşık yirmi kadar öğrenci bu dersi almak durumundaydı. Aslında bu dersler 1963 yılında başlamış, ancak benim dersleri almaya başlamam Aralık 1965 yılına rastlar. Önceleri yani 1965 yılına kadar dersler, sosyoloji ile ilgili konuların Fransızcadan tercüme edilerek açıklanması (ben öyle zannediyorum) şeklinde yapılmış. 1965 yılında biz bu derslere girmeye başlayınca, meraklı küçük bir arkadaş grubunun isteği ile belirli sosyoloji metinlerinin tercümesi şeklinde işlenen ders terk edilmiş oldu ve dersler bazen Hocanın belirlediği, bazen de bizim sorduğumuz ve açıklanmasını istediğimiz sosyoloji konularının analizine, tartışılmasına dönüşmüştür. Meriç’in sürdürdüğü bu tarz sosyoloji dersleri 1969 yılına kadar devam etmiştir. Ben bu derslere mezun oluncaya, yani Mayıs 1967 yılına kadar aralıksız, hiç kaçırmadan devam ettim. Meriç bu derslerde o dönemde daha da önem arz eden milliyetçilik, din, İslamiyet, sosyalizm, komünizm, materyalizm, liberalizm, kapitalizm, faşizm, demokrasi, laiklik, özgürlük, kültür, medeniyet gibi kavramları; Eflatun, İbn Haldun, Bacon, Descartes, Rousseau, Hegel, Comte, Marx, Weber, Durkheim gibi filozofları, sosyologları gündeme getirip açıklıyordu. Derslerde sürekli ve muntazam olarak notlar aldım, bu notlar hâlen olduğu gibi duruyor. Meriç’in kızı Ümit de sosyoloji bölümünde bizden daha alt sınıfta öğrenci idi. Zaten Cemil Meriç’in gözleri aşırı miyopiden dolayı 1955 yılından itibaren görmediği için onu derslere kızı Ümit getirip götürüyordu. Miyopinin ilerlemesi doğrudan doğruya çok okumaktan olmuş. Türkiye’de aşırı derecede okumaktan böyle gözlerini kaybeden başka insan var mıdır, bilmiyorum. Ümit de düzenli olarak babasının konuşmalarını not ediyordu. Meriç öldükten sonra zaman içinde aynı bölümde öğretim üyesi olan kızı Prof. Dr. Ümit Meriç bu notları “Sosyoloji Notları ve Konferanslar” adıyla kitaplaştırmış ve bu kitap İletişim Yayınları tarafından basılmıştır (Meriç, 1993). Diğer arkadaşlar bu ölçüde düzenli not almıyorlardı. Sonuç olarak benim öğrenciliğim dönemine ait Meriç’in dersleri ile ilgili olarak iki kişinin kendi anlama ve kavrayışına, yazma hızına göre oluşmuş iki ayrı ders notları bulunmaktadır. Şimdi artık işin bu boyutunu bir kenara bırakalım ve bir düşünür olarak Meriç’in özelliklerine, bende bıraktığı etkilere ve derslerde söylediklerine dönelim.

Bu derslere girmeye başlayınca, önce o güne kadar hiç rastlamadığım bir hoca ile karşılaştığımı fark ettim. Müthiş bir heyecan, aynı zamanda büyük bir mutluluk duydum. Bu benim için bulunmaz bir şanstı. Üniversitede beni etkileyen ve çok yararlandığım hocalarım olmuştu; Prof. Dr. Cahit Tanyol gibi. Fakat Cemil Meriç farklıydı, bambaşka idi. Macit Gökberk’ten aldığım Felsefe Tarihi derslerinde gözümde bir düşünce anıtı gibi duran ünlü filozoflardan biri ile karşı karşıya olduğumu düşündüm. Heyecanım bu yüzdendi. Evet, Meriç gerçek bir düşünür, bir düşünce çağlayanıdır. Bu çağlayandan fikirlerin gürül gürül aktığını görüyorsunuz. Meriç bizim kültür iklimimizde pek rastlanmayan tipten biriydi. Çok tutarlı, kişilikli, onurlu, titiz, çalışkan, ufku olağanüstü geniş, Sokrates’in ifadesi ile kendisini bilen, ama zihinsel ve kültürel gücünün de farkında olan tam bir aydın, entelektüel bir insan; Grekçedeki anlamı ile tam bir “filozof”. Düşünmeye, öğrenmeye ve öğretmeye bu kadar istekli bir insan çok az bulunur. Her bilgiyi, düşünceyi, anlamak, kavramak ve kucaklamak isteyen bu konuda müthiş ihtirası olan bir düşünür. İlgi alanı çok geniş; bu yelpazenin içinde dil, edebiyat, sosyoloji, felsefe, siyaset bilimi, psikoloji, tarih, var. Tüm bu sosyal bilimleri bir potada eritip mezcetmek kolay bir iş olmasa gerek. Kısaca Meriç tam bir kültür pınarı ve bu pınardan akan suyu da cömertçe isteyene sunan bir idealist insan, bir hoca… Ben de bu pınardan testimi sonuna kadar doldurma telaşı ve heyecanı içindeydim. Meriç, Türkiye’de modernleşme süreci içinde özellikle Tanzimat’tan bu yana yetişen, toplumdan kopuk, köksüz, geleneği olmayan, dolayısıyla tutarsız, siyasi rüzgârlara ve kişisel çıkarlara göre yelken açan, ikiyüzlü, tembel, okuyup araştırmayan, düşünmeyen züppe bir aydın tipine hiç benzemiyordu. Meriç, bunların hepsinin üstünde de bu toplumun ortalama son iki yüz yıl içinde çektiği acıların farkında olan ve bu nedenle zihinsel enerjisinin en büyük kısmını bu soruna hasreden vicdanlı, namuslu bir Türk aydınıydı. Bu bağlamda, yukarıda belirtilen tipteki aydınların çok büyük kabahatinin olduğunu da sık sık vurguluyordu. Çünkü gerçekten, Condorcet’nin dediği gibi “Filozofların aydınlatmadığı toplumları şarlatanlar aldatmaktadır” (Meriç, 1972: 7). Onun için bilen, kültürlü insanların, düşünürlerin misyonlarını toplumsal gerçeklikten kopmadan yerine getirmeleri gerekmektedir. Meriç bunun da bilincindeydi.

Özellikle çok karmaşık olan ve insandan çok geniş bir kültür ve kavrayış isteyen toplumsal sorunlar üzerinde sürekli ve sistematik bir düşünme eyleminin içinde olmak, analiz ve sentezler, yorumlar yaparak gerçekleri yakalamaya çalışmak hayli çileli bir iştir. Bu iş, bireyden çok büyük bir sabır, çalışma, kararlılık, tutarlılık ve fedakârlık ister. Tabii burada kişinin, kısa dönemli çıkarların, kahramanlıkların, para, şan şöhret peşinde koşmaması ve önyargılardan da olabildiğince sıyrılmış olması gerekir. Gerçek aydın olmanın şartlarından biri de kişinin kendisini belirli bir ideolojinin, teorinin dar kalıpları içine hapsetmemesi gerekmektedir. Genel bir dönem olarak söylersek, ne yazık ki Tanzimat’tan sonra, istisnalar hariç olmak üzere, bizde, düşüncenin bu çilesini çekmek istemeyen, hazırcı, Batı’da onların kendi gerçeklerine göre oluşturulmuş formülleri, modelleri aynen Türkiye’de uygulamak isteyen, geçmişle bağlarını da koparmış, Batı karşısında kompleks duyan, kendisine ve içinde yaşadığı topluma da güvenini kaybetmiş, pusulasız, sabırsız, bir aydın tipi yetişmiştir. Bunlar günlük sloganlarla, yaldızlı, içi akıl ve fikir dolu olmayan ama duygu yüklü sözlerle durumu idare eden insanlardır. İşte Meriç bu tiplerden çok farklıydı. Düşüncelerinin çok hassas bir imbikten süzülerek cümlelere döküldüğü hemen belli oluyordu. En karmaşık sorunları, bazı filozofların, yazarların anlaşılması çok zor olan düşüncelerini öylesine kısa bir iki cümle ile özetliyordu ki dinleyen kişi hayret içinde kalıyordu. Tabii, böylesi bir özetin, sadeleştirmenin yapılabilmesi ancak çok yoğun bir zihinsel çabanın, yorucu ve uzun süreli, derinliğine bir düşünsel gayretin sarf edilmesine bağlıydı. Ünlü düşünürlerin, sosyologların düşüncelerini en kısa ve anlamlı bir cümle ile özetleyebiliyordu. Meriç fikirlerini, görüşlerini kısa ama aynı zamanda çok açık ve net cümlelerle ifade ediyordu. Şeffaf, duru bir düşünce yapısı vardı, dolambaçlı ifadeler kullanmazdı. Derslerdeki açıklamalarını, verdiği bilgileri sağlam kaynaklara, birçok önemli esere dayandırarak sunuyordu. Bu konuda çok titizdi. Ama aynı hassasiyeti herkesten de bekliyordu. Dolayısıyla beklenen bu ciddiyeti göstermeyen yazarları da çok acımasızca, keskin ifadelerle eleştiriyordu. Bu bağlamda kullandığı dil, üslup polemiğe, spekülasyona da uygundu.

Bu ortamda insana acı ve hüzün veren bir sorun da söz konusu idi. Öğrenci arkadaşların çok büyük bölümü bu Hocanın farkında değildi. Pek ciddiye almıyorlardı veya onu anlamıyorlardı. Onun için de derse devam eden çok az öğrenci vardı. Gözleri görmediği halde, Meriç de bunun farkındaydı. Hatta bazı haftalar iki üç kişi geliyordu. Hoca bu durumu fark etmesin, üzülmesin ve ayıp olmasın diye dersin başında birkaç defa sınıfa girip çıkıyorduk, fazla öğrenci varmış izlenimi vermek için kendi aramızda mırıldanıyor ve sessizce konuşmalar yapıyorduk. Tabii Meriç o dönemde henüz ünlü birisi değildi. Yazılarını, düşüncelerini kolayca yayınlayacak dergiler, imkânlar bulamıyordu. Sadece Hisar Dergisi’nde “Fildişi Kuleden” başlığında düşüncelerini kamuoyu ile paylaşma imkânı bulmuştu. Gene o sıralar ilk önemli eserlerinden sayılan kitap “Saint-Simon-İlk Sosyolog-İlk Sosyalist” Çan Yayınları tarafından yayımlanmıştı (Meriç, 1967). Meriç, Cağaloğlu’ndaki Sosyalist Kültür Derneği’nde, kitap piyasaya çıktıktan kısa süre sonra bu eseri ve içindeki düşünceleri tanıtan bir konferans vermişti. Ancak o dönemde Türkiye’de popüler ve egemen durumda olan düşünce akımları ve sol kesim Meriç’e gereken ilgiyi göstermemiş, onu anlayıp ondan hiç yararlanmamıştır. Çünkü hiçbir düşüncenin, ideolojinin militanı, partizanı olmamış, o sadece toplumsal gerçeğin peşinde koşmuştur. Hâlbuki o zaman diliminde soldaki büyük ideologların (!) ve ağzı iri iri laflar eden çokbilmişlerin Meriç benzeri, iğneyle kuyu kazar gibi toplumsal doğruları araştıran, düşünen insanlara ihtiyacı yoktu. Onlar kendilerine tabi olan, kendisini bir ideolojinin içine hapsetmiş insanlar arıyorlardı. Aslında bir entelektüelin kendi gerçeklerimize uysun uymasın başkalarının düşünceleri üzerine yaslanarak, kendisi bir şey üretmeden ahkâm kesmesi, yorumlar yapması çok kolay ve rahat bir tavırdır. Meriç ise kendisini tüm “izm”lerin dışında görüyordu. Gerçekten de bu tarz düşünürlerin bir ideolojinin emrinde olması hem düşünülemez hem de bu çok yanlış olur. Meriç düzeyinde bir düşünürde herkesin yararlanabileceği birçok düşünceler ve bilgiler vardır. Ayrıca Meriç, 1940’lı yıllarda Türk Üniversitelerinde bulunan Alman hocalardan Prof. Albert Malche’ın vurguladığı kıskançlıkların, kişisel çekişmelerin, makam ihtiraslarının (Akyüz, 1993: 311) aynen devam ettiğini belirterek “Hint Edebiyatı” üzerinde çalışırken, birilerinin Fakülte kütüphanesinde bulunan değerli bazı kaynak kitapları alarak bir süre saklayıp ortadan kaldırdığını üzülerek anlatmıştı.

Burada Cemil Meriç’in çeşitli konulardaki görüşlerini geniş bir biçimde ele almayacağız. Bu yazının amacı onun düşünsel çabalarındaki bazı temel özellikleri, temaları, çizgileri ele almak ve bizim onu nasıl bildiğimizi, algıladığımızı ortaya koymak, dolayısıyla onun bizim üzerimizde bıraktığı etkiye değinmektir. Meriç’in bizim tespit edebildiğimiz bazı yazarlık ve kişilik özelliklerini yukarıda bir ölçüde belirtmiş olduk. Bir düşünür olarak dikkat çeken bazı niteliklerini aşağıda sıralamak istiyoruz. Meriç yöntem olarak “analitik yöntem”i kullanıyordu. Yani beşeri ve sosyal alanda ele aldığı bir kavramı tüm boyutlarıyla, terminolojisiyle, yarattığı etkilerle bir bütün halde analiz ediyor sonuçta konu ile ilgili yaptığı sentezleri ve kendi yorumlarını da ekliyordu. Böylece hem dinleyenleri bilgilendiriyor, onların zihinlerini açıyor hem de onları düşünmeye davet ediyordu. Bu yorumlarının odak noktasında “insan”, “toplum” ve “Türkiye” vardı.

Öncelikle belirtmeliyiz ki Meriç, felsefenin klasik konularını, sorunlarını ele alan, tartışan ve bir sistem kurmaya çalışan bir düşünür değildir. O Türk toplumunun iki yüz yıldır düşe kalka gerçekleştirmeye çalıştığı modernleşme sürecini eleştirel açıdan gündeme getiren, tartışan, yapılan yanlışları, eksiklikleri vurgulayan, önemli sorunların analiz ve yorumlarını yapan, dolayısıyla bu sürece katkı da sunmaya çalışan bir kültür ve toplum filozofudur. Yukarıda da belirtildiği gibi, insan, toplum ve kültürle ilgili her soruna ilgi duymuş bu sorunların nedenlerini anlamaya ve açıklamaya çalışmıştır. Bunu yaparken çok titiz ve ciddi çalışmış, önyargısız, samimi, cesaretli ve objektif bir tavır sergilemiştir. Bir entelektüel olmanın tam sorumluluğu ve tutarlılığıyla davranmıştır.

Hem Doğu’yu hem de Batı’yı daha doğrusu bu iki medeniyeti çok iyi kavramıştı. Bir yandan Batı’nın önemli yazarlarını, filozoflarını, ideologlarını inceliyor, öte yandan da Hint edebiyatı üzerinde kafa yoruyor, çalışıyordu. Bunların inceliklerini, temel özelliklerini, kodlarını biliyor, analiz ve yorumlarında bu iki kültür ve uygarlık çevresinden aldığı unsurları çok iyi harmanlayıp en uygun sentezlere ulaşabiliyordu. Örneğin Türkiye’de Marksizmi en iyi bilen ve yorumlayan kimselerden biriydi. Bu çerçevede yukarıda belirttiğimiz gibi S. Simon’nun sola yaptığı katkı bizzat sosyalistler tarafından gereği gibi değerlendirilmemiştir. Meriç’in ilgili kitabı sol kesim tarafından görmezden gelinmiştir. Bilim, toplum ve kültür hayatında geleneğin, sürekliliğin önemini vurguluyor, bu alanlardaki iç tutarlılığa, zincire dikkat çekiyordu. Meriç, düşünce dünyasına ilk girdiğinde tam bir pozitivist olduğunu belirtir. Ancak kısa zaman içinde düşünceleri gelişir, renklenir, esnekleşir, çeşitlenir zamanla iyice olgunlaşır ve derinleşir.

Meriç Fransızcayı çok iyi öğrenmesiyle birlikte, doğal olarak bu dile hâkimiyeti onun bu toplumun kültürüne tüm boyutlarıyla nüfuz etmesini sağlar ve öncelikle Fransız kültüründen etkilenir. Dolayısıyla Meriç Fransız filozoflarını, yazarlarını çok iyi tanımaktadır. Fransız edebiyatını da tüm incelikleriyle bilmektedir. Bu bağlamda Fransız yazarlarından birçok çeviriler yapmıştır. Ama Meriç özellikle bir Balzac uzmanıdır. Batı düşüncesine, uygarlığına Fransız dili ve kültürü yolu ile vâkıf olmuştur. Bu nedenle başlangıçta Comte pozitivizmiyle tanışması ve ondan etkilenmesi çok doğaldır.

Meriç insanın, düşüncenin, kültür ve uygarlığın bir bütün oluşturduğunu vurgulamakta ve genel anlamda insanlığın kurtuluşunu Doğu ile Batı uygarlıklarının sentezinde görmektedir. Çünkü bu uygarlıklardan her birinin diğerinden farklı yanları, olumlu ve olumsuz tarafları (daha doğrusu eksiklikleri) bulunmaktadır. Meriç’e göre “Doğu gönlün, mistisizmin vatanıdır. Doğu’da düşünce bile gönüldür, düşünce ile gönül birbirine karışmıştır. Doğu dünyadaki bütün dinleri yaratmıştır. Batı ise aklı, berrak düşünceyi, matematiği temsil eder. Batı rasyonel, Doğu gönül ve aşktır. Batı medeniyetinin ilk büyük filozofu Descartes’tır. Descartes rasyonalizmin ilk temel taşını koydu. Rasyonalizm bir dünya görüşüdür, materyalizm de öyledir. Batı’da hep devlet ferdin hürriyetini koruyacaktır, korumazsa o devlet kötüdür. Batı’da tüm doktrinler sınıfsaldır; A. Smith ve Marx iki ayrı ekonomi ve iki ayrı doktrin demektir. Batı medeniyeti maddeyi yoğuran, yeni bir dünya yaratan bakışlarını bu dünyaya çeviren bir medeniyettir. Descartes’ın “Discours de la Méthode”u bu medeniyetin ilk beyannamesidir. Descartes Batı’daki endüstrinin, liberalizmin de ilk büyük babasıdır. Bu medeniyet aslında burjuva sınıfınındır. Doğu’da tarih ağır akar, dışarıdan pek fark edilmez. Batı’da bilhassa 1789’dan sonra tarih köpürerek akmıştır. Batı’da sosyal sınıfların net olarak ortaya çıkması, kurulması tarihte büyük bir ilerlemeyi ifade eder. Rahipler sınıfı teşekkül ettikten sonra düşünmeyi bir meslek hâline getiren büyük zekâlar, fikir adamları çıktı. Batı’da burjuvazi feodalizmden doğdu. Burjuva da proletaryayı yarattı, yani fabrikaların gölgesinde yeni bir sınıf doğmuş oldu.” Özetle dünyada makro düzeyde barış ve huzur Doğu’nun bu gönül insanı ile Batı’nın pozitivist ve materyalist insanının yeni bir insan modelinde uzlaşması ile gerçekleşebilecektir.

Meriç’e göre insanı yücelten ve onu hayvanlardan ayıran en önemli özelliği düşünebilmesidir. “İnsan düşüncesiyle insandır. Düşünce insanı Tanrılaştırır. Bu noktada bütün dinler, felsefeler mutabıktır. Bu iş her türlü düşünceye tahammülle ve her düşünceyi sevmekle başlar. Demokrasinin en iyi yanı her düşünceye hayat hakkı tanımasıdır. Ancak iktidarlar genel olarak düşünceden korkarlar. Çünkü düşünen insanın idaresi güçtür. Maalesef biz düşünen insandan, kitaptan hep korkmuş ve kaçmışızdır; vebadan kaçar gibi. Zihni ve fikri bir gelişme olmadan da hiçbir gelişme, ilerleme olmaz. Kültür ve uygarlığın temelinde bu vardır. Ancak hayatından memnun olan insan veya sınıf düşünmez. Düşünce tehlikelerle dolu bir dünyadır. Her düşünce bir şüphe, bir kopuştur. Düşünce bir bedduadır, insanı rahatsız eder, yaralar. Her yeni düşünce insanda ve toplumda yeni sarsıntılara sebep olur. Bu yüzden insanların düşünmeye tahammülü yoktur. Düşünen insana hep korkularak, şüphe ile bakılmıştır. İnsanda bir düşüncenin meydana gelmesi için bir kaygıya, tecessüse ihtiyaç vardır. Biz Batı’yı da düşünmeden, eleştirmeden kabullenmişiz. Sadece taklit ederek sonuç alacağımızı zannetmişiz”.

Meriç’e göre insanoğlunun geleceğindeki aydınlık, adalet ve barış, insanın en önemli özelliği ve avantajı sayılan “düşünme” yetisini gereği gibi kullanmasına bağlıdır. “Ancak insanlar düşünmekten, yaratıcı düşünceler üretmekten korkarlar. İnsanlar bu konuda oldukça tembeldirler, hazırcıdırlar, taklitçidirler. Zihinlerini çalıştırmaktan, düşünmekten kaçınırlar. Aslında toplum da düşünmeyi, şüpheyi sevmez, belli kalıplaşmış düşüncelere, tek kitaba inanmaya meyillidir. Hâlbuki hakikat çok yanlıdır. Hakikati bulduğuna inanan insanlar da her fikre karşı çıkarlar. Onun için hakikatin çok yanlı olduğunu bilen insanlar çok çileli bir düşünce hayatı yaşayan irfan sahibi insanlardır.” Meriç’in tüm insanlara en büyük mesajı “düşünmeye davet” mesajıdır denilebilir.

Newton’a yer çekimi kanununu nasıl bulduğunu sormuşlar. O da “Gece gündüz düşünerek” demiş. Dolayısıyla Meriç’ten alacağımız veya çıkaracağımız en önemli ders şudur: Gerçekten, insanlar belirli konu ve sorunlar üzerinde yoğun bir düşünme eylemi içinde değillerse yaratıcı olamıyorlar. Yaratıcılık için en başta insanın düşüncelerinin sistemli olarak bir sorun üzerinde odaklanması gerekiyor. İnsanların yararına, mutluluğuna hizmet eden yeni bilgi, düşünce ve yöntemlerin üretilmesi ancak bu şekilde mümkün olmaktadır. Günlük yaşayan, sadece duyular yoluyla gelen etkilere, izlenimlerine göre sığ, yüzeysel bir yaşam süren, merak edip olayların sebep ve sonuçlarını araştırmayan, yoğun bir düşünce ile beynini yormayan insanlar yeni şeyler de üretemezler, geleneği tekrar eder dururlar. Kültür ve uygarlığın gelişmesinde en büyük pay bu düşünen yaratıcı beyinlerindir. Bizim bireyler ve toplum olarak, dünya ansiklopedilerine, vitrinlerine dikkat çeken filozoflar, bilginler ve sanatçılar koyamayışımızın en büyük nedeni bu düşünme yeteneğimizi gereği gibi kullanmamaktan kaynaklanmaktadır. Bizim insanımız çoğunlukla sığ ve pratik bir yaşamı tercih eder.

Meriç’le ilgili bu düşünce ve açıklamalarımıza ek olarak, diğer kaynakla birlikte onun eserlerinden bir demeti de yazının sonuna eklemeyi uygun bulduk.


Kaynaklar
-  Akyüz, Yahya, Türk Eğitim Tarihi, Kültür Koleji Yayınları, İstanbul, 1993.
-  Meriç, Cemil, Batı Çıkmazı, Hisar Dergisi, Sayı 97, Ankara, 1972.
-  Meriç, Cemil, Saint-Simon (İlk Sosyolog-İlk Sosyalist), Çan Yayınları, İstanbul, 1967.
-  Meriç, Cemil, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, İletişim Yayınları, 1993.

Önerilen Eserler
-  Meriç, Cemil, Bu Ülke, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1976.
-  Meriç, Cemil, Işık Doğudan Gelir, Pınar Yayınları, İstanbul, 1984.
-  Meriç, Cemil, Jurnal Cilt I-II, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992.
-  Meriç, Cemil, Kırk Ambar, Cilt I-II, İletişim Yayınları, İstanbul, 1990.
-  Meriç, Cemil, Umrandan Uygarlığa, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1977.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile