Geri Kalmış Ülkelerde Sosyal Değişme

Geri Kalmışlık Nedir ve Nasıl Oluşmuştur?
Aslında geri kalmışlık kavramı izafi bir kavramdır. Hangi ülke, hangi kriterlere ve hangi ülkelere göre geri kalmıştır? Bu tür kavramlar bir kıyaslamanın, karşılaştırmanın sonucu olarak oluşan kavramlardır. Dolayısıyla bu sorular teorik düzeyde tartışılabilir. Ancak 20. yüzyılda fiilen ve somut olarak böyle bir sosyal gerçek insanlığın gündemine gelip oturmuştur. Dünyadaki genel barış, huzur ve sosyal adalet açılarından bu sorunun giderilmesi, en azından asgariye indirilmesi de gerekmektedir. 18. yüzyıldan önce de yeryüzündeki ülkeler, toplumlar arasında çeşitli nedenlere bağlı olarak ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan belirli farklar vardı. Örneğin dünyanın bazı ülkeleri, bölgeleri diğerlerine göre daha bayındır haldeydi. Dünya kentleri arasında da ekonomik ve ticari etkinlikler, zenginlik ve kültürel canlılık, çeşitlilik bakımlarından önemli düzey farklılıkları söz konusu idi. Bilim, teknik, ekonomi, sosyal yaşam bazı bölgelerde oldukça gelişmiş, bazı bölgelerinde ise daha geri durumdaydı.

Kısacası her toplum genel gelişmişlik açısından aynı düzeyde değildi. Ancak bir teknolojik ve ekonomik devrim olarak 18. yüzyılda Avrupa’da yaşanan Sanayi Devrim’i bu tabloyu değiştirdi. Bu dönemden itibaren sanayileşme olgusunun yaşandığı ülkeler diğerleri ile arayı hızla açmış ve sonuçta dünyadaki ülkeler sosyoekonomik gelişmişlik bakımından iki büyük ülke grubu halinde ortaya çıkmıştır. Çünkü toplumların büyük çoğunluğu birçok nedenlerden dolayı bu sürecin dışında kalmışlardır. Gerçekte Batı toplumları ile Doğu toplumları arasındaki mesafenin açılması sanayileşme hamlesinden önce başlamıştır. Batı’da 18. yüzyıldan önce sanayileşmeyi hazırlayan birçok aşama yaşanmış, bu sosyolojik süreç Rönesans ve Reform hareketleri ile birlikte hız kazanmıştır. Bunların ardından coğrafi keşifler ve bilhassa 17. yüzyılda insan düşüncesinde, bilimde gerçekleştirilen “yöntem değişikliği”; ayrıca 18. yüzyılda da Batı’nın düşünce ve kültür hayatında yaşanan Aydınlanma hareketi sanayileşmenin alt yapısını oluşturan önemli kültürel, düşünsel değişiklikler ve faktörlerdir. 19. ve 20. yüzyılların dünyasını her yönden şekillendiren Sanayi Devrimi’nin Avrupa’da gerçekleşmesi tesadüf değildir. Toplumlarda geri kalma öncelikle bilim ve teknolojide kendini gösteriyor, bunun ardından toplumlar her alanda yeni yöntem ve teknikler üretemez hâle geliyor ve bu nedenle ilerleyemiyor, kendilerini yenileyemiyor ve geri kalıyorlar. Bu tür toplumlarda diyalektik oluşun dışında âdeta mekanik tekrarlar başlıyor ve bir kısır döngü meydana geliyor. Bu bakımdan sanayileşme sürecinin arkasındaki faktörleri doğru anlamak ve analiz etmek gerekir.

Ayrıca burada vurgulamak gerekir ki Avrupa’nın sanayileşmesinde bugünün geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerinin de büyük katkısı, payı vardır. Çünkü 16. yüzyıldan itibaren Batı’nın dünyaya açılması, bilim ve teknolojide, ticarette Doğu’ya göre hızla ilerlemesi bir süre sonra Avrupa ülkelerini dünyanın egemeni haline getirmiş ve yoğun bir sömürgecilik hareketini yaratmıştır. Böylece Batı sanayileşmeyi finanse edecek sermayeyi, gerekli hammaddeyi ve üretilen malları satacak pazarlar elde etmiştir. Başka ülkeler uyurken Batı testisini doldurmuş, her anlamda ve tüm alanlarda tekel haline gelerek sanayileşmenin maliyetini çok düşürmüş, ama öte yandan azami kâr sağlama imkânına kavuşmuştur. Örneğin Asya’nın Afrika’nın insan ve doğal kaynakları âdeta Batı’daki ekonomilerin emrine verilmiştir. Tüm bu gelişmeler Batı’yı dünyada teknolojik, ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri yönlerden çok üstün hâle getirmiştir. Sonuç olarak kısa ve özlü bir ifade ile söylersek, “Atı alan Üsküdar’ı geçmiş”, sebebi ne olursa olsun dünyanın büyük bölümü için sanayileşme ve kalkınma treni kaçırılmıştır. Bu ülkeler yaşanan çağın, tarihin dışına düşmüşler, değişen zamanı yakalayamamışlardır. “Geri kalmışlık” olgusu özetle bundan ibarettir ve bu şekilde meydana gelmiştir. Başka bir makalede belirttiğimiz gibi aslında ülkeler geri kalmaz; geri kalan insanlardır, toplumlardır daha doğrusu çalışma, işleyiş ve kullandığı yöntemler, teknikler bakımından insanların beynidir. Gelişmemiş ülkelerdeki insanların düşünce ve bilgi bakımından zihniyetleri geri kalmıştır. Bu çerçevede ayrıca vurgulamak gerekir ki sanayileşmiş-gelişmiş toplumlar postmodern bir aşamaya, sanayi sonrası bir topluma kısaca “Bilgi Toplumu” aşamasına adım atmış durumdadırlar. Yani geri kalmışlar ileride sanayileşmiş bir toplum aşamasına ulaşmış olsalar da bu sefer sanayileşmiş olanlar bilgi toplumu özelliği kazanacaklardır. Dolayısıyla aradaki bu fark bu kez değişik bir boyutta, düzeyde devam etmiş olacaktır. Birinci sınıf, ikinci sınıf ülke konumu gene devam edecek gibi görünmektedir. Bu nedenle geri kalmışların söz konusu edilen bu zinciri kırmaları çok güç olacaktır.

Yukarıda bahsettiğimiz bu iki ülke grubu ile ilgili olarak, 1.ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra dağılan, çözülen imparatorlukların egemenliğinden kurtularak siyasi bağımsızlıklarını kazanan yeni ulus devletler ve ülkelerle önceden sanayileşmiş ülkeler arasında oluşan fark iyice artmış ve dikkat çekici bir hâl almıştır. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ülkeler arasında ideolojik bloklaşmanın yanında sosyoekonomik açıdan ikinci bir (ki birincisinden daha önemlidir) ayrım gündeme gelmiştir: Bu ayrım sanayileşmiş (gelişmiş-kalkınmış) ülke-geri kalmış (az gelişmiş veya gelişmemiş) ülke ayrımıdır. Dolayısıyla 1940’lı yıllardan sonra ulusal ve uluslararası literatüre artık bu tarz bir ülke sınıflandırması yerleşmiş, bu ayrışmayı ve onun nedenlerini analiz eden çok geniş bir sosyal araştırma alanı doğmuştur. Sosyal bilimciler bu sorunla ilgili çok eserler vermişler ve bu konu neredeyse en büyük evrensel (siyasi boyutları da olan) sorun olarak ifade edilmeye başlanmıştır. Örneğin Türkiye’de de özellikle 1960’lardan sonra bu konu güncellik kazanmış ve birçok yazar konuya ilişkin eserler kaleme almış, araştırmalar yapmışlardır. Bunların bazıları konunun ekonomik boyutunu,  bazıları sadece Türkiye’deki durumunu, tarihsel gelişimini bazıları da hem ulusal hem de evrensel düzeyde olmak üzere sorunun doğrudan doğruya sosyolojik oluşumunu analiz etmişlerdir. Özellikle Tütengil bu olayın evrensel boyutları ile birlikte sosyolojik yanına dikkat çekmiş, bunun daha çok bir sosyal yapı değişmesi sorunu olduğunu vurgulamıştır. (Berkes, 1965, Küçükömer, 1966, Avcıoğlu, 1968, Cem, 1971, Tütengil, 1971, Yerasimos, 1974). Dolayısıyla geri kalmış ülkelerin kalkınmasını, onların biran evvel sanayileşmesini sağlayacak bir yığın kalkınma teorileri, projeleri üretilmiştir. Bunların tartışmasına girmeyeceğiz. Ancak nasıl ve hangi kavramla ifade edersek edelim bu sosyoekonomik, siyasal ve kültürel kalkınma konusu esas olarak bir “sosyal değişme” olgusudur. Yani bu gelişme sürecini kapsamlı olarak ve nesnel açıdan en iyi ifade eden kavram budur. Onun için biz burada geri kalmış ülkelerdeki bu değişme olgusuna ve onunla ilgili sorunlara özetle değinmek istiyoruz.

Sosyal Değişme Nedir?
Değişme, benzer kavramlarla söylersek farklılaşma, başkalaşmadır ve evrenin en önemli karakteristiğidir. Bu, tüm varlıkların kendilerini devam ettirmeleri açısından bir zorunluluktur. Nietzsche bu yaşama ilkesini sembolik olarak şu şekilde ifade etmiştir: “Derisini değiştirmeyen yılan ölür.” Değişme evrendeki varlıkların sürekliliğini sağlamak amacına dönük olarak işlemektedir. Çünkü değişmeyen, değişime direnen varlıklar, yapılar, sistemler zamanla çürüyor, hayatiyetini kaybediyor. Bu bakımdan yenilenme, her türlü yaşamın sürekliliğini sağlayan bir olgudur. Toplum da evrenin bir parçası olarak dinamik bir varlıktır ve sürekli bir evrim ve değişme hâlindedir. Toplumda “düzen”le (istikrar, kalıcılık) “ilerleme” (yenilenme, değişme) birlikte bulunur. Bunlardan birini diğerine tercih edemeyiz. Değişme oldukça karmaşık bir süreçtir; kendi içinde zıtlıklar içerir, çatışmalı ve aşamalıdır.

Değişmeye ilişkin bu genel ifadelerden sonra sosyal değişmeyi tanımlamaya ve kısaca açıklamaya çalışalım. Sosyal değişme öncelikle bir sosyal yapı değişmesi demektir. Yani bu kavram yavaş veya hızlı, mikro veya makro düzeyde, kısmi veya bütünsel olarak sosyal yapı unsurlarındaki anlamlı yapısal değişmeleri kapsar ve toplumsal bir farklılaşmayı, başkalaşmayı anlatır. Dolayısıyla sosyal değişme, toplumda tüm sosyal ilişki ve davranışlarda, örgütlerde, değerlerde, kurumlarda, normlarda, rol ve statülerde, meydana gelen değişmelerdir. Daha açık bir tanım olarak da sosyal değişme, belirli bir toplumda yani sosyal yapıda, belirli bir zaman diliminde,  nedenleri ve sonuçları az çok fark edilen, gözlenebilen ve tüm sosyal ilişkilerde, öğelerde meydana gelen somut, nesnel, olgusal değişmelerdir. Mikro düzeyde, kısmi ve kurumsal değişmelere Türkiye’den örnekler olarak, Tanzimat olayı, 1876’da I. Meşrutiyet’in ilan edilmesi, 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması, 1924, 1961 anayasalarının yapılması, 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanununun çıkarılması, 1926’da Mecelle’nin yerine Medeni Kanunun kabul edilmesi, 1946’da çok partili siyasi hayata geçilmesi, 1982 yılında YÖK’ün kurulması vb. gösterilebilir. Makro düzeyde hem ulusal hem de evrensel örnekler olarak da, İslamiyet’in doğuşu, Rönesans ve Reform olayları, 1789 Fransız İhtilali, 1917’de Rusya’da gerçekleştirilen sosyalist devrim, 1. Dünya Savaşı (1914-1918), 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, 2. Dünya Savaşı (1939-1945), ayrıca bir yığın değişme olayını içeren değişim süreçleri olarak Sanayi Devrimi-sanayileşme hareketi, demokratikleşme, kentleşme, modernleşme vb. sayılabilir. Bunların hepsi belli zaman dilimlerinde, belirli sebeplere göre oluşmuş ve belirli sonuçlar yaratan somut sosyal değişme olgularıdır. Değişme toplumun tüm kurumlarında eş zamanlı olarak ve aynı yoğunlukta gerçekleşmeyebilir. Kıray’ın ifadesiyle sosyal yapı öğeleri arasında içten bir bağlılık, bütünlük vardır. Her öğe birbirine bağlıdır ve birbirini sürekli etkilemektedir (Kıray,1999: 312). Bu kavram değer yargısı içermez. Hem pozitif yönde (ilerleme, gelişme), hem de negatif yönde (çözülme, dağılma) olabilir, yani yansız (nötr) bir kavramdır. Sosyal değişme hızlı veya yavaş seyredebilir; ancak bir anlık olay değil, bir süreçtir. Bireysel istek ve iradelerin dışında cereyan eder. Her toplumdaki değişmenin nedenleri, hızı, özellikleri, yönü, sonuçları diğer toplumlardan faklı olabilir. Sosyal değişme çok nedenli (faktörlü), çok boyutlu, birikimsel ve karmaşık bir sosyal oluşumdur. Sosyal değişmede toplumun öncelikle kendi iç dinamikleri rol oynadığı gibi dış etkenler, dinamikler de rol oynar. Bazen iç dinamikler, bazen de onlarla birlikte dış dinamikler öne geçmiş olabilir. Değişmenin nedenleri olarak fiziksel-coğrafi, demografik (nüfus hareketleri), teknolojik-ekonomik, kültürel nedenler sayılabilir Ayrıca politik örgütlenmeler ve karizmatik liderlerin de (büyük liderler)  toplumların değişmesinde önemli rolleri olmaktadır (Yaka, 2011: 33-48).

Sosyal değişmenin gerçekleşmesi şekil olarak farklı toplumlarda, zamanlarda farklı biçimlerde gerçekleşmektedir. Bu bakımdan sosyal değişme tiplerinden bahsedilebilir. Bu tipolojiler değişmede “nasıl” sorusuna cevap vermeye çalışır. Yukarıda belirttiğimiz gibi her ülkenin değişme çizgisi farklı olmakla birlikte, yapılan gözlemlerden hareketle belli değişme tiplerinin varlığı da söz konusu olmaktadır. Değişmede rol oynayan faktörlerin kaynağı açısından değişme ikiye ayrılır: İç nedenli değişmeler, dış nedenli değişmeler. Birincisinde iç dinamikler (faktörler) değişme sürecinde baskın durumdadır ve toplum esas olarak bu iç dinamiklerin etkisiyle bir değişme doğrultusu izlemektedir. Bu iç dinamiklere örnek olarak toplumdaki nüfus artışı, dolayısıyla çeşitli ihtiyaçların, sorunların artışı ve çeşitlenmesi, sosyal hareketlilik, sınıfsal farklılaşmalar ve çelişkiler, kültürel değişmeler sıralanabilir. Dış dinamikler olarak da her türlü dış etkiler, müdahaleler, istilalar, baskılar, zorlamalar, dış ilişkilere bağlı olarak oluşan sosyal ve kültürel etkileşimler sayılabilir. Sosyal değişmeye ilişkin ikinci bir sınıflandırma da serbest sosyal değişmeler ve zorunlu (müdahaleci) sosyal değişmeler biçiminde yapılan ayrımdır. Toplumun kendi diyalektik akışı içinde beliren dinamiklere, ihtiyaçlara göre oluşan doğal sosyal değişme biçimine “serbest sosyal değişmeler” denmektedir. Zorunlu sosyal değişmede ise değişmeye içeriden veya dışarıdan bir müdahale, zorlama vardır. Burada normal bir değişmeden çok bir “değiştirme” den bahsedilir. Bu değişme biçimi çok sancılı olmakta ve sosyolojik açıdan birçok olumsuz sonuçlara da yol açmaktadır. Serbest sosyal değişmelerde toplumda “evrim” ön plandadır; zorunlu, müdahaleci sosyal değişmelerde ise niteliği, boyutları ve etkileri farklı olmakla birlikte çeşitli “devrim”ler söz konusu olmaktadır.

Burada yanlış anlamaları önlemek bakımından belki bu dış nedenli sosyal değişmeleri de ayrıca ikiye ayırmak uygun olacaktır. Toplumların karşılıklı etkileşimleri, bilgi, görgü, teknik, yöntem ve düşünce alıp vermeleri, ticaret yapmaları yani mal alıp satmaları kadar doğaldır. Bu tür ilişkiler hem çok normal hem de yararlıdır, kaçınılmazdır. Yeryüzünde ilk çağlardan bu yana değişik nedenlere bağlı olarak yoğun bir kültürel yayılma olagelmiştir. Benzer durumda ve düzeyde olan toplumlar arasında böyle bir sosyal, ekonomik ve kültürel etkileşim önemli sosyolojik sorunlar yaratmamaktadır. Bunlar dış nedenli değişmelerin birinci şeklidir ki olumludurlar, gereklidirler. Bizim burada söz konusu ettiğimiz dış nedenli değişmeler ise eşit veya benzer durumda olan, normal kültürel yayılma, kültürleşme ve kültürlenme süreçlerini yaşayan ülkelerdeki değişmelerden çok farklıdır. Bu ikinci şekildeki dış nedenli değişmelerde iki ülke grubu arasında çok büyük bir teknolojik, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmişlik farkı vardır, ayrıca kalkınmışlar tarafından uygulanan açık veya kapalı bir baskı, zorlama, sömürme–sömürülme ilişkisi söz konusudur. Burada gelişmemiş ülkeler diğerlerine bağımlı hale getirilmişlerdir, çaresiz ve seçeneksizdirler. Bu tarz bir dış nedenli değişme biçimi Sanayi Devrimi sonrasında erken sanayileşen, modernleşen ülkelerin yaygın sömürgeci uygulamaları sonucu olarak oluşmuştur. Bu normal bir uluslararası ilişki düzeni değil, patolojik bir durumdur. Gelişmemiş ülkeler için çok sakıncalı, problemli, adaletsiz unsurlar içermektedir. Hatta dünyadaki genel barışı, istikrarı, huzur ve düzeni tehdit etmektedir. Örneğin Bottomore de az gelişmiş ülkelerde bugünkü değişmelerin, büyük ölçüde bu toplumların dışından kaynaklandığını, çoğu kez sömürgeciler-işgalciler tarafından getirilen, dayatılan teknolojinin, düşüncelerin ürünü olduğunu belirtmekte ve bu durumun yaratacağı sakıncalara dikkat çekmektedir (Bottomore, 1977: 342).

Geri Kalmış Ülkelerde Sosyal Değişme Nasıl Olmaktadır?
Bu genel açıklamalardan sonra şimdi de geri kalmış ülkelerde cereyan eden sosyal değişme süreçlerini yukarıda belirttiğimiz değişme biçimleri açısından değerlendirelim. Ancak bu ülke grubuna ilişkin olarak ortalama son elli yıl içinde meydana gelen farklılaşmalara ve yeni kategorilendirmelere de değinmek gerekmektedir. 20. yüzyıl içinde “geri kalmış”, “az gelişmiş”, “gelişmemiş” ülkeler olarak adlandırılan toplumlar sayıca çok fazladır. Bunlar homojen bir grup da oluşturmamaktadırlar. Aralarındaki tarihsel, ekonomik ve sosyal farklardan dolayı bunların bir kısmı kendilerinin çeşitli avantajlarından, imkânlarından dolayı son otuz kırk yıl içinde diğerlerinden ayrılmışlar, fazla geri olanlardan arayı açmışlar ve gelişmiş-kalkınmış ülkelere epeyce yaklaşmışlardır. Bu nedenle bu ülkeler bugün diğerlerinden ayrı tutulmakta ve onlara “gelişmekte olan ülkeler” denmektedir. Örneğin Türkiye de bu gruba dâhildir. Ayrıca Güney Kore, Meksika, Brezilya, Arjantin, Hindistan, Çin gibi ülkeler bu grup içinde yer almaktadırlar. Onun için bunlar artık geri kalmışlık zincirini belirli ölçüde kırmış olup, sosyal ve ekonomik açılardan hızla kalkınmaktadırlar. Dolayısıyla bu ülkeler diğer ülke grubuna göre (geri kalmış olanlar) ayrı bir kategori oluşturmaktadırlar.

Kelimenin tam anlamı ile bugün “geri kalmış” durumda olan ve çoğunluğu Afrika’da bulunan bu ülkelerin sosyal değişme açısından önemli sorunları bulunmaktadır. Bu ülkelerde yukarıda açıkladığımız sosyal değişme biçimlerinden özellikle “dış nedenli değişme” ile “zorunlu sosyal değişme” biçimi gözlenmektedir. Tabii bu, serbest sosyal değişme ile iç nedenli değişmelerin olmadığı anlamına gelmez. Ancak ağırlıklı olarak diğer iki değişme biçimi işlemekte ve ön planda gelmektedir. Yukarıda belirtildiği gibi modernleşme-kalkınma süreçleri bakımından “merkez” ve  “çevre” ülkeleri oluşunca gelişememiş bu çevre ülkeleri merkezdekilerin bir anlamda uydusu hâline dönüştüler. Teknolojik, ekonomik, sosyal ve siyasal gerilik onları üstün ve güçlü durumda olan ülkelere tabi hâle getirdi. Psikolojik ve sosyolojik kurallar gereği geri kalmışlar her yönden ileride olanların izleyicileri oldular. Çünkü ileride ve üstün olanlar zayıf ve geride olanları değil, güçsüzler güçlüleri izlerler; zaten buna mecburdurlar. Bu aynı zamanda evrenin bir kuralıdır. Güçlü zayıfa değil, zayıf güçlüye katılır ve zayıf olanlar güçlüleri örnek alır, onlara özenirler. Üstün durumda olanlar daha etkindirler. Geri kalmışlardaki bu bağımlılık olgusu onlardaki normal gelişme, modernleşme sürecini de baskı altına aldı dolayısıyla bu ülkelerin doğal-normal değişme süreçleri bozuldu. Bu tür ülkelerin bireylerinde taklitçilik, özenti ve züppece davranışlar, gelişmişler karşısında birtakım kompleksler görülmeye başlandı ve bu tavırlar zamanla yerleşik hâle geldi. Çünkü gelişmemiş ülkelerin insanları bu geri kalmışlıktan dolayı kendilerine olan güvenlerini kaybettiler. Bu durumda geri kalmışlardaki aydınların çoğunda toplumu kısa sürede değiştiriverme hevesleri uyandı, sonuçta ortalığı, toplumu anlamadan dinlemeden ve sosyal değişmenin mekanizmasını öğrenmeden onu değiştirmek isteyen yarım aydınlar, devrimin ne olup olmadığını kavramadan kendisini “devrimci” zannedenler, “kurtarıcılar”, “darbeciler” kapladı. Bunların edindikleri yarım yamalık sosyoloji bilgileri, dünya egemenlerinin çıkarları, telkinleri ile birleşince söz konusu bu gruplar “toplum mühendisliği”ne soyundular. Böylece halkla ters düşme pahasına da olsa askeri darbecilik geleneği oluştu. Darbeler darbeleri davet ettiği için sonu gelmez bir siyasi istikrarsızlık, aydın-halk ikiliği meydana geldi.

Özellikle 19. yüzyıl sömürgeciliği zaten bu ülkelerin hem insan hem de doğal kaynaklarını sonuna kadar sömürmüş, onların tüm zenginliklerini talan etmiştir. Batı ülkelerindeki bu maddi manevi çekicilik büyük bir beyin göçü de yaratmış, bu toplumlardaki yaratıcı beyinler kalkınmış ülkelere transfer olmuştur. Gerek sömürgecilik, gerekse uzaktan kumandalı bu müdahaleler, cahil, yetersiz ama siyasi hırslarla yanıp tutuşan insanların ihanetleri ile birleşince sonuçta zavallı geri kalmış ülkelerin genetiği, kimyası bozulmuş oldu; bunlar GDO’lu ürünlere dönüştüler. Gene sömürgeciliğin sonucu olarak ortaya çıkan ekonomik, siyasal ve kültürel bağımlılık bu ülke aydınlarını, yöneticilerini kısırlaştırmış,  âdeta iğdiş etmiştir. Aydınlar kendi ülkelerinin şartlarına, sosyal yapılarına ve sorunlarına uygun fikirler üretemez, olumlu sentezlere ulaşamaz hâle gelmişlerdir. Bu ülkelerde sosyal değişme açısından diyalektik oluş zinciri bozulmuş, yukarıda belirttiğimiz mekanik tekrarlar, kısır döngüler başlamıştır. Bu durum sağlıklı, gerçekçi ve doğal bir sosyal değişme sürecini ortadan kaldırmıştır. Dahası bu ülkeler sanayileşmiş ülkelerin teknolojik çöplüğü haline de gelmiş riskli tüm teknolojik, tıbbi, askeri deneyler, uygulamalar buralarda yapılmış, yani bunlar bir laboratuar işlevi de görmüşlerdir.

Siyasi bakımdan sömürgeciliğin “böl-yönet” (ayır-buyur) şeklinde özetlenen temel ilkesi işletilmiş, sonuçta modernleşme için şart olan siyasi istikrar ortadan kaldırılarak ve bu toplumların iç çelişkileri de kullanılarak sonu gelmez etnik, dinsel bölünmeler, çatışmalar yaratılmıştır. Örneğin Batı’daki savaş endüstrisinin en büyük pazarı geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerdir. Dolayısıyla silah pazarlarının sürekli canlı tutulması için dünyanın bu bölgelerindeki yerel savaşların, militarist uygulamaların, silahlanmanın devamlı desteklenmesi ve bölgesel sorunların sürekli kaşınması gerekmektedir. Bu bağlamda Batı kendi ırkçılığını, çatışmacı özelliklerini buralara taşımıştır. Tabii burada Bacon’ın sözünü de hep hatırlamak ve göz önünde tutmak gerekir. “Bilgi kuvvettir, bilmek egemen olmaktır.” Tarih boyunca görülen gerçek o ki, bilgili ve güçlü olanlar hem birey hem toplum bazında bilgisiz ve zayıf olanları hep yönetmişlerdir.

Gelişmemiş ülkeler kalkınma için gerekli sermayeye sahip olmadıkları ve bol tüketime de alıştırıldıklarından dolayı ayrıca iç tasarrufları da çok zayıf olduğu için sanayileşenlerin finans kurumlarının ve kurumlaşmış tefecilik yapan örgütlerinin daimi müşterileri haline gelmişlerdir. İlave olarak geri kalmış ülkeler Batı’daki aşırı hırslı bankacıların, sınıfların, yöneticilerin zaman zaman yarattığı finans krizlerinin faturasını da paylaşmak zorunda bırakılmışlardır. Dolayısıyla bu tür ülkeler âdeta dünyanın egemen güçlerinin, büyük patronların ve yaratılan sistemin kendilerine biçtiği rolü oynamak zorunda kalan dizi oyuncularına benzemektedirler.

Yukarıda bahsettiğimiz dış kaynaklı değişme biçimi ve uygulamalarına güncel, somut iki örnek vererek bu tarz değişmelerin zararlarını daha iyi açıklayabiliriz. Önce Afganistan’ı ele alalım. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’la olan siyasi ve askeri alandaki yakın ilişkileri 2. Dünya Savaşı’ndan sonra başlamıştı ve Sovyetlerin bu ülke üzerinde büyük bir nüfuzu vardı. Fakat soğuk savaş döneminin gereği olarak, bir yandan da içeride Batılı ülkelerin desteklediği dinsel rengi ağır basan muhalif hareketler (İslam Mücahitleri) bulunuyordu. Bu ortamda Marksist Afgan yönetiminin daveti üzerine Sovyet askerleri 1979 yılında Sovyetlerin lideri Brejnev’in emriyle Afganistan’a girdi. Böylece 9 yıl süren bir savaş yaşandı ve sonunda 1989 yılında Gorbaçov’un kararıyla Sovyet askerleri geri çekildi. Sovyetler Birliği’ne çok pahalıya mal olan bu anlamsız ve faydasız savaş Sovyetlerin yıkılışını da hızlandırmıştır. 12 yıl aradan sonra 2001 yılında Afganistan’a bu kez Amerika Birleşik Devletleri 11 Eylül saldırılarını ve “terörle mücadele”yi gerekçe göstererek Başkan Bush’un kararı ile askeri müdahalede bulundu. Yeni bir savaş başladı, İngiltere ve Amerika belirtilen gerekçelerle Taliban ve El kaide güçleriyle çatışmaya girdi. Bir süre sonra olaya NATO da müdahil oldu. Bu savaş hâlen devam ediyor ve ne zaman da biteceği belli değil. Irak’taki işgal ve savaşa dönersek orada da benzer şeyleri görürüz. Dünyanın zengin, büyük ve egemen devletleri sanayilerini, büyümelerini kesintisiz devam ettirebilmek için enerji kaynakları bakımından zengin olan Ortadoğu’yu hep el altında tutmak istemişler ve bu bölgedeki devletleri hiçbir zaman rahat bırakmamışlardır. Bu çerçevede Irak’la İran 1980-1988 arasında 8 yıl çok zayıf gerekçelere dayalı olarak çarpışmışlardır veya çarpıştırılmışlardır. Başlangıçta İran’a karşıdır diye ABD’nin beslediği, şımarttığı Irak lideri Saddam’ın Kuveyt’i 1990 yılında işgali ile 1. Körfez Savaşı çıktı (1990-1991), Başta ABD olmak üzere 28 devletin katıldığı bir koalisyon gücü oluşturuldu ve Kuveyt işgal edildi, Saddam’ın kuvvetleri püskürtüldü. Ardından, 11 Eylül 2011 saldırıları ve “terörle mücadele” (Afganistan’da olduğu gibi) bahaneleriyle ABD Başkanı Bush’un emri ile bölge barışını tehdit ediyor diye Irak’taki biyolojik ve kimyasal silahları (!) yok etmek, “Irak’ı özgürleştirmek” üzere 2. Körfez Savaşı başlatıldı ve ABD ile Birleşik Krallık önderliğinde gene çok uluslu bir Koalisyon Kuvvetleri oluşturularak Irak 2003 yılında bu sefer tam anlamıyla işgal edildi. Savaş ve işgal çok kanlı oldu. Ölen bir milyon Iraklıdan bahsedilmektedir. Göç eden milyonun üzerindeki Iraklı, kaybolanlar yaralananlar hesaba katıldığı zaman felaketin vahameti daha iyi anlaşılır. Başkan Obama’nın kararına bağlı olarak 15 Aralık 2011’de son Amerikan askerinin ülkeyi terk etmesiyle bu utanç verici işgal sona ermiş oldu. Bu olayın en acı yanı, ödenen bu bedele karşılık ne Irak özgürleşti ne de bölge siyasi ve askeri yönden barışa, huzura kavuştu. Üstelik Irak’ta hiçbir biyolojik ve kimyasal silah da bulunamadı, bunun büyük bir Amerikan yalanı olduğu ortaya çıktı.

Bu bilgilerden, açıklamalardan sonra gelelim bu örneklerin dış nedenli sosyal değişme açısından anlamına, önemine. Çünkü biz bu olayların, savaşların siyasal, askeri, ekonomik boyutları üzerinde durmak istemiyoruz. Bunlardan bahsedişimizin sebebi dış nedenli değişmeleri daha iyi açıklayabilmek, örneklemektir. “Toplumun kendi kendini bütünleyen ve devam ettiren bir varlık, bir sistem” olması sosyologlar arasında genelde kabul edilmektedir. Bu ifade, toplumun bütünsel bir varlık olduğunu, kendi varlığını ve sürekliliğini sağlayacak bir iç dinamizme, tutarlılığa sahip olduğunu anlatır. Nasıl bir çocuğun büyüme ve gelişmesinde doğa ona bu süreçleri sağlayan hormonal kaynakları, dinamikleri vermişse, ayni özellikler bir anlamda toplumlarda da bulunmaktadır. Büyümenin tohumları toplumun kendi içinde saklıdır. Toplumlarda bu iç dinamikler ona hem bir düzen, istikrar hem de bir büyüme ve gelişme imkânı kazandırmaktadır. Bu nedenlerle bahsettiğimiz geri kalmış ülkelerde yaşanan dış müdahaleler, baskı ve zorlamalar o toplumların belirttiğimiz iç dengelerini, (çekilen acılar bir yana) tutarlılığını ve bütünselliğini kökten bozmakta, toplumu kendi köklerine, tarihine, kimliğine yabancılaştırmakta ve toplumda patolojik bir altüst olmalara yol açmaktadır. Yukarıda bahsedildiği gibi, Afganistan’ın 1979’dan beri yabancı güçlerin işgali altında bulunması bu toplumun hem düşünsel birikimini, geleneklerini hem de sosyal dengelerini, değerlerini, kendilerine ve geleceklerine ilişkin güven duygularını yok etmiş durumdadır. Tam bir kargaşa, belirsizlik yaratılmış, ülkede bireysel ve toplumsal “umutlar” tüketilmiştir. Irak’ta ise bu işgal ve harekete geçirilen iç çelişkiler çok kanlı bir etnik, dinsel çatışmaları körükleyip azdırmıştır. Tarihi süreçte oluşan, fakat zamanla toplumun kendi bütünlüğü içinde ve kendi inisiyatifi ile belirli bir dengeye kavuşturulmuş olan mezhep çatışmaları ne yazık ki güncellenmiştir. İşgal Irak’a bölünme, çatışma belirsizlik ve yoğun bir karamsarlık getirmiştir. Her kesim, grup anlamsız, sonuçsuz kör bir cehaletin, uyandırılmış tarihsel kin ve öfkelerin sonucu olarak diğerinin boğazına sarılmakta, ilkel ve sonuçsuz bir vahşet dönemi yaşanmaktadır. Türkiye’ye yerleşmek zorunda kalan Kerküklü bir öğretim üyesinin ifadesi ile “Iraklılar, dünyanın gördüğü en zalim diktatörlerinden olan Saddam’ı arar hâle gelmişlerdir.”  Gene Amerikalıların Bağdat’tan çekilmesi sonucu meydana gelen güvenlik zafiyetinden dolayı Erbil’e göç eden bir aile reisinin ifadesine göre “Bağdat bir kara deliğe dönmüştür” (Hürriyet, 18. 12. 2011). Bugün Irak’ta yaşanan saldırılar, katliamlardan dolayı yaş ve cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin her gün 30-40 suçsuz insan öldürülmektedir. Kimin kimden yana olduğu belli değildir. Ülke bölünmeye mezhep ve etnik farklılıklara dayalı bir çatışmaya sürüklenmektedir. Iraklıların kendi ifadeleri ile zaten “Badel harab ül Basra” yani Basra harap olduktan sonra, artık bu ortamda demokrasiden, özgürlükten, kalkınmadan, modernleşmeden bahsetmenin anlamı da kalmamıştır.

Sonuç olarak ne yazık ki bugün geri kalmış ülkeler lokomotife takılmış vagonlara benzemektedirler. Lokomotif de bu vagonları istenilen yöne sürükleyip götürmektedir.  Eskiden ülkeler arasında böyle bir benzetme yapılamazdı. İletişim Devrimi ve küreselleşme belirttiğimiz farklılığı iyice gözler önüne sermiş durumdadır. Geri kalmış ülkelerde yaşanan (yaşatılan) açıklamaya çalıştığımız dış nedenli değişmeler bu ülkelerin geleceklerini karartmakta, bu toplumların doğal oluş kanunlarına göre işleyebilecek olan evrimlerini, değişmelerini ortadan kaldırmakta ve evrensel bir sosyolojik faciaya yol açmaktadır. Sömürgeciliği âdeta bir bilim hâline getirmiş olan Avrupalı ülkeler geçen iki yüzyılda Afrikalı toplumların ortalama yüzde yetmişinin dillerini, dinlerini değiştirerek, ne kadar ilkel olursa olsun, onları kendi kültürlerinden, tarihlerinden kopararak, yabancılaştırarak, bu toplumları felç ederek sağlıklı, gerçekçi bir toplumsal değişme sürecini ortadan kaldırmış durumdadırlar. En kötüsü, bu ülkelerin maddi kaynaklarının sömürülmesinden çok toplumda her türlü gelişme ve kalkınmanın ilk şartı olan zihinsel, düşünsel birikimin, yaratıcılığın yok edilmesidir. Toplumda böyle beyinsel bir enerji, birikim ve motivasyon olmadan da hiçbir iş başarılamaz.  Afrika’nın en çok sömürülmüş, gadre uğramış ülkelerinden birisi olan ve 2011 yılında güncellik kazanan Somali’nin içine düştüğü çok dramatik durum, yaşadığı açlık, sefalet tüm bu olumsuzlukların en canlı örneğini oluşturmaktadır. Görünen o ki bu tür ülkelerin doğal gelişme süreçlerine kavuşmaları, kendilerini toparlamaları çok uzun bir zaman içinde olabilecek veya bu iki ülke grubu arasındaki gelişmişlik farkı belki de hiç kapanmayacaktır.


Kaynaklar
Avcıoğlu, Doğan, Türkiye’nin Düzeni (Dün-Bugün-Yarın), Bilgi Yayınevi, Ankara, 1968.
Berkes, Niyazi, İki Yüz Yıldır Neden Bocalıyoruz? Yön Yayınları, Ankara, tarihsiz.
Bottomore, T. B., Toplumbilim, Çeviren, Ünsal Oskay, Doğan Yayınevi, Ankara, 1977.
Cem, İsmail, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Cem Yayınevi, İstanbul, 1971.
Hürriyet Gazetesi, 18.12.2011, Sayfa 5, İstanbul.
Kıray, Mübeccel, B., Toplumsal Yapı ve Değişme, Bağlam Yayınevi, İstanbul, 1999.
Küçükömer, İ., Japon Kalkınması ve Türkiye, İstanbul, 1966.
Tütengil, C. O., Az Gelişmenin Sosyolojisi, Toplum Yayınevi, Ankara, 1971.
Yaka, A., Sosyal Değişme-Türk Modernleşmesi, Gündoğan Yayınları, İstanbul, 2011.
Yerasimos, S., Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, Cilt I-II, Gözlem Yayınları, İstanbul, 1974.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile