Çağdaşlık Ne Demektir?

Çağdaşlık Kavramı
Biz bu makalede çağdaşlık kavramını biraz irdelemek, analitik açıdan temel özelliklerini belirlemek ve onu anlaşılır kılmak; ayrıca kavramın kullanımı açısından, Türkiye’de nerelerde yanlışlık yapıldığını araştırıp tartışmak istiyoruz. Sözcük ve kavram olarak “çağdaş” (contemporain) zamandaş, asri, muasır, çağcıl, modern, aynı zaman diliminde yaşamak demektir. Şu anda yaşanılan zamana uygunluğu anlatır. Çağdaş toplum denilince de hâlen yaşadığımız zamanda var olan toplum anlaşılır. Çağdaşlık kavramı 19. yüzyıldan itibaren bizimle (Osmanlı) Batı (Avrupa) arasındaki ilerilik-gerilik farkları, kıyaslamaları bağlamında düşünce ve politik hayatımıza yerleşmiştir. Bu kavram Batı ile olan ilişkilerimizden ve Osmanlı ile Batı arasındaki sosyoekonomik mesafenin açılmasından kaynaklanmıştır. Türk toplumu Batı ile olan ilişkilerini (özellikle sosyokültürel bakımdan) bir türlü gerçekçi, sağlıklı bir zemine oturtamadığı ve Batı’yı yanlış algıladığı için “çağdaşlık” kavramı da çok problemli bir kavram olarak bize Avrupa’dan intikal etmiş ve bir yığın tartışmayı da beraberinde getirmiştir.

Türkiye’de gerçekten en tartışmalı kavramlardan biri çağdaşlık kavramıdır. Bazılarına göre çok açık olan, bilinen ama birçoklarına göre de çok sisli, kapalı ve Türkiye’de gerçeğine uygun biçimde anlaşılıp algılanmayan, kullanılmayan hatta yanlış tanımlanan bir kavramdır. Bu kavram için geçmişte çok mürekkep harcanmıştır. Çağdaşlık kavramı yüzünden kültürümüzde ve politik alanda büyük çatışmalar yaşanmış, toplumda iki ayrı kamp oluşmuştur. Kökleri 2. Meşrutiyet’e ve Tanzimat’a kadar giden ama esas olarak Cumhuriyet’ten itibaren keskinleşen bir “ilerici-gerici” ayrımı ve kavgasının temelinde bu kavram vardır. Zamanla bu ilerici-gerici kavgaları başka adlar altında (solcu-sağcı, laikler-dinciler) devam etmiş ve bu ikili ayrım hâlen tam bir uzlaşmaya ve senteze ulaşmadan farklı yoğunluklarda güncelliğini korumaktadır. Her iki kesim, bunca zaman sonra artık iletişim imkânlarının, etkileşimin artması ve kültürel düzeyimizin belirli ölçüde de olsa yükselmesinden dolayı çağdaşlığın temel nitelikleri üzerinde yani asgari müştereklerde az çok anlaşabilmeliydi. Ne yazık ki bu sağlanamamıştır. Bu kavramı bir kesim üstünlük ve övünç kaynağı olarak kullanmış, kendisine mal etmiş, bu kesim diğer grubu da “çağdışı” diyerek suçlama yoluna gitmiştir. Kültürümüz ve politik kurumlarımız bir münazara mantığı ile çoğu sorunun çözümünde ortak bir tavır belirleyememekte, sonuçsuz, kısır tartışmalara girmekte, havanda su döverek bir çıkmaz sokağın içinde bir ileri bir geri debelenip durmaktadır. Bu kavram üzerinde ülkemizde Z. Gökalp, M. İzzet gibi ilk kuşak, Ülken, Berkes, Tanyol, Tütengil, Kıray, Yasa, Mardin gibi ikinci kuşak sosyologlarla birlikte günümüzün üçüncü kuşak sosyologlarımız da yoğun olarak kafa yormuşlar ve yazılı ürünler vermişlerdir. Örneğin Berkes’in “Türkiye’de Çağdaşlaşma” adlı eseri kapsamlı değerlendirmelerden biridir. Berkes çağdaşlaşma kavramının analizinde din ve dünya işlerinin ayrılmasını, dinle diğer kurumlar arasındaki ilişkileri bir mihver olarak kabul etmektedir. O çağdaşlaşmayı Batı dillerinde olan “secularism” sözcüğünün karşılığı olarak kullanmıştır. Bu sözcük ona göre çağdaşlaşmanın tam karşılığıdır (Berkes, 1973: 15-17). Ancak Berkes çağdaşlaşmayı âdeta tek bir boyuta indirgeyerek açıklamıştır. Hâlbuki bu süreç çok boyutludur. Laikleşme süreci bunlardan sadece biridir.

Yanlışlık Nerede
Başlangıçta vurgulamak gerekir ki Türkiye’deki temel yanlışlık şuradadır: Çağdaşlığın temel şartları, nedenleri araştırılıp öğrenilmeden yüzeydeki görüntülere takılmışız, sebeplerle değil sonuçlarla ilgilenilmiştir. Dikkatimiz çağdaş uygarlığın araçlarına yönelmiş, o araçları yaratan zihniyeti, yöntemi ve iktisadi alt yapıyı gözden kaçırmışız. 18. yüzyılın sonlarından başlayarak Batı’da burjuva sınıfının üretici gücü, ticari yeteneği, etkinliği fark edilmeden, bunun üzerinde düşünülmeden, o sınıfın günlük yaşama, tüketime yansıyan davranışları halka çağdaşlık diye takdim edilmiştir. Kavramın ortaya konulması, tanımlanması daha başlangıçta yanlış olmuştur. Zamanla “amaç”la “araç” da birbirine karıştırılmıştır. Yani çağdaşlık öncelikle bir üretim ve yöntem konusudur, tüketim meselesi değildir. Bu temel yanlışlık, körlük Türkiye’deki bütün çağdaşlaşma süreci boyunca devam etmiştir. Bizdeki yapay entelektüel kavgalarının, kültürel ikiliklerin, halkla devleti yöneten kadrolar arasındaki uçurumların, gerilimlerin temelinde hep bu yanlışlık bulunmaktadır. Bu yanlışlıktan dolayı çok uzun süre halkın büyük bir bölümü çağdaşlaşmanın gerçek sahibi, yaratıcısı olamamış, suçlanmış, dışarıda tutulmuş, ona seyirci muamelesi yapılmıştır. Geçmişte bu güne göre daha popüler olan sosyalist akımlar ve Türk sosyalistleri de bunun tam farkına varamamışlardır. Hâlbuki sosyoekonomik ve kültürel bakımdan dışlanan, horlanan bu halk tabakalarını en iyi anlayacak olanlar sosyalist aydınlardır. Onlar da esas işlevlerinin farkına varmadan bu yapay çağdaşlaşmanın peşine takılıp gitmişlerdir. Tüm bu oluşumlar da sonuçta sosyal, kültürel, siyasal bütünleşmeyi aksatmıştır. Halkın böylesine bir çağdaşlaşmaya karşı gösterdiği hoşnutsuzluk her zaman “karşı devrim” olarak algılanmış ve halk suçlanmıştır. Türkiye’de ancak 1950’li ve 60’lı yıllardan sonra çağdaşlaşma gerçek mecrasına oturmaya başlamıştır; çünkü bu tür kapsamlı ve derinliği olan sosyal değişme olgularına sahip çıkacak burjuva sınıfı, orta sınıflar ortalama bir dönem olarak söylersek, bu yıllardan sonra hem gerçek bir çağdaşlaşmayı yaratır hâle gelmiş hem de bu olguya sahip çıkmaya başlamıştır. Ancak günümüzde yukarıda bahsettiğimiz yapay çelişkiler, boşluklar, gerilimler yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Çünkü gerçek anlamda çağdaşlaşma sınırlı bir kadronun sorunu değil, bir toplum projesidir, sorunudur. Üretici sınıflar, kesimler buna ortak olursa başarıya ulaşılır.

Ayrıca her şeyden önce şu soruların da sosyolojik bir mantıkla sorulup tartışılması, açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Acaba tüm çağlar, insanlar ve toplumlar için geçerli olan, değişmeyen bir takım değerler, davranış kalıpları, kültür ve uygarlık unsurları var mıdır? Yoksa bu tür değer ve normlar zaman ve mekânla sınırlı mıdır? Her şey her çağa, topluma uygarlığa göre değişmekte midir? Bunların arasında kalıcı olanlar var mıdır? Bu kalıcı veya ortak unsurlar nelerdir? Acaba her çağın öne çıkan yükselen değerleri mi vardır? Bunları bütün toplumlar aynen kabul edip uygulamak zorunda mıdır? Günümüzün çağdaş değerleri nelerdir? Tüm dünya toplumları onları özümleyecek olgunluğu erişmiş durumda mıdır? Bu soru listesini uzatmak mümkündür, ama o kadarına gerek yoktur.

Her Çağın ve Uygarlığın Farklı ve Temel Değerleri Vardır
Öncelikle belirtmek gerekir ki sosyolojinin, kültür ve uygarlık tarihinin bize gösterdiğine, öğrettiğine göre her uygarlığın, çağın yücelttiği, idealize ettiği, öne çıkardığı maddi alanda olsun manevi alanda olsun değerleri bulunmaktadır. Örneğin Çin, Mısır, Yunan uygarlıklarının kodları, ilkeleri ve sosyal yaşantıya yansıyan özellikleri farkıdır (Toynbee, 1978: 193). Aynı şekilde tarihi dönemlerin, çağların da ana değerleri değişiktir. Örneğin Ortaçağ’ da Doğu’da ve Batı’da ideal insan  “inanan insan”dır. Yakınçağ’ın insanı ise Ortaçağ insanından farklı olarak daha “rasyonalist, materyalist, pozitivist” özelliklere sahiptir. Bu bakımdan çağdaş uygarlık denilince o çağda en gelişmiş, baskın ve etkili durumda olan uygarlık anlaşılır. Yani burada dünya ölçüsünde makbul ve geçerli olan bir evrensel uygarlık söz konusu olmaktadır. Bu noktada çok problematik durumlar da ortaya çıkmaktadır. Ayrıca “çağdaş”, “kültür” “uygarlık” ve “gelişmişlik” kavramları arasındaki ilişkilerde önemli zihinsel karışıklıklar bulunduğu görülmektedir. Anlaşılıyor ki bazı uygarlıklar geri kalmış, zamanını doldurmuş durumdadır; içlerinden biri ise diğerlerine göre daha fazla kabul görmüş, insan ve toplum yaşamı açısından daha anlamlı, yararlı, insanları başarılı ve mutlu eden düşünceler, yöntemler, teknikler, araçlar sunmuştur. Böylece o uygarlık için “çağdaş uygarlık” ifadesi kullanılır olmuştur. Bu durumu günümüze uyarlarsak son dört yüz yılda “Batı uygarlığı” dediğimiz uygarlık düşünsel, bilimsel, teknolojik, ekonomik, siyasal özellikleri, imkânları bakımından açık ve net olarak üstün duruma gelmiştir. Türkiye dâhil her toplum bu uygarlığın yarattığı düşünsel ve teknolojik birikimi, yöntem ve araçları kendi ülkesine taşımaya, bu değerlerin yaratıcı bir ortağı olmaya çaba göstermektedir. Örneğin bizim yakın düşünce tarihimizin önemli isimlerinden olan Ahmet Ağaoğlu da “Üç Medeniyet” adlı eserinde, 20. yüzyıl itibariyle dünyada Buda-Brahma, İslam ve Batı (Avrupa) medeniyetleri olmak üzere üç medeniyetin var olduğunu, bunların her birinin yaşayış, duyuş ve inanışlarının farklı olduğunu, ancak Batı uygarlığının 16. yüzyıldan bu yana dünyaya hâkim duruma geldiğini vurgulamıştır (Ağaoğlu, 1969).

Az önce bahsettiğimiz problematik durumlara gelince: Sosyolojik bir gerçek var ki, bir toplumun sahip olduğu ve içinde yoğrulduğu bir uygarlıktan başka bir uygarlığa geçişi kolay gerçekleşen bir olay değildir. Bu noktada mevcut duyuş, düşünüş ve kurumların, normların terk edilerek yenilerinin kabul edilmesi çok büyük sıkıntılar yaratmakta ve büyük uyum sorunları meydana gelmektedir. Örneğin o toplumun kültürü ne olacaktır? Her toplumun kendine has bir kültürü vardır. Bu değişim sırasında kültür de tümüyle değişecek midir? Bu ne ölçüde mümkündür? Kültür de o bu yeni uygarlığa mı uyarlanacaktır? Bu kritik soruları yakın dönemde neredeyse tüm sosyologlarımız sormuşlar ve bu sorunu analiz ederek çözümler getirmeye çalışmışlardır. Bunlardan en popüler olan Gökalp, çareyi kültürle uygarlığı ayırmakta bulmuştur. Dolayısıyla ona göre Batı’nın uygarlığını alacağız, kültürünü almaya gerek yoktur (Gökalp, 1963). Ancak birçok sosyolog da bu ayrımın suni, şekli olduğunu, toplumun çağdaşlaşırken (modernleşirken) hem kültür, hem de uygarlık açısından değişime uğrayacağını bunların birbirlerinden ayrılamayacağını, bir bütünlük oluşturduklarını savunmuşlardır. Örneğin geçmişte Ağaoğlu ve Mehmet İzzet de bu görüşü benimsemişlerdir. (İzzet, 1981). Bu kavramlar o günlerden günümüze kadar tartışıla gelmiştir. Bu noktada sosyal değişmenin genel mantığı, ilkeleri, kuralları dikkate alınmalı ve bunlara göre sorun aydınlatılmaya çalışılmalıdır. Bir defa Türkiye’deki ilk yanlışlık, yukarıda da biraz değindiğimiz gibi, bu kavramın çok sırlı, maymuncuk gibi bir kavram haline dönüştürülmesidir. Türkiye’de çoğu çevre için “çağdaş” denilince akan sular durmaktadır. Her şeyin başına bir çağdaş eklenince sanki her şey çözümlenmiş olmaktadır: Çağdaş insan, çağdaş yaşam, çağdaş kadın, çağdaş eğitim, çağdaş sanat, çağdaş devlet, çağdaş düşünce gibi. Fakat bu çağdaşlığın ana kriterleri, sınırları nelerdir? Bu kavramların içeriğini tam olarak biliyor muyuz? Örneğin çağdaş olmayan insanla çağdaş insanın farkı nedir? Bu farklar genel-geçer mi ve herkes bu niteliklerde anlaşmakta mıdır? İşte buralarda çok önemli sorunlar, sıkıntılar yaşanmıştır ve hâlen yaşanmaktadır. Sosyal değişme kuramları çerçevesinde bu karışıklıkları fark eden sosyologlar, belki de bir çözüm getirir düşüncesiyle, sosyal yapı ile kültürel yapıyı ve bu yapılardaki değişimi birbirinden ayırmışlardır: Weber, Sorokin, Parsons ve Merton gibi. Ayrıca Ogburn gibi bazı sosyologlar da maddi kültürle maddi olmayan kültürü ayırarak bunlardaki değişme sürecini ayrı ayrı değerlendirmişlerdir.

Bu oluşumların ve kavramların ortalama son iki yüz yıllık modernleşme süreci içinde Türk kültür ve düşünce hayatında yarattığı sorun, sadeleştirerek ifade edersek, şurada düğümlenmektedir. “Mademki çağdaş uygarlık ve çağdaş değerler, toplumlar var; bunlar da Batı’da, Avrupa’da bulunmaktadır, biz de zaten geri kalmış durumdayız; o halde yapılacak iş bu çağdaş uygarlık değerlerini alıp kendi yaşayışımıza, kimliğimize, toplumsal yapımıza katmaktan ve bunları olduğu gibi benimsemekten ibarettir.” Acaba bu iş bu kadar basit midir?  Bu bir alma verme işi midir? Değildir. Batı’nın nesi, nasıl ve ne miktarda alınacaktır? Bir defa, Ogburn’un çok bilinen ve kabul edilen tezine göre teknoloji gibi maddi kültür değerleri kolay ve hızlı değişmektedir de, din, zihniyet, gelenek ve görenekler gibi manevi kültür değerleri çok zor ve ağır değişmektedir. Bunların değişmesi kuşaklar boyu sürmekte, bazen de yüzyıllar almaktadır. Yukarıdan beri yapılan açıklamalara göre çağdaşlık kavramı sadece teknolojiyi içermemektedir. Tüm değerleri, kurum ve normları kapsamaktadır. Teknik alanda sorun yoktur. Teknik değerler somut, rasyonel, nesnel, evrensel ve herkes için pratik fayda sağlayan unsurlardır. Bunlarda geriye dönüş olmaz. Her yeni teknik eskisini siler süpürür. Radyo ortaya çıkınca gramofonun pabucu dama atılır. Motorlu taşıtlar bulununca artık hiç kimse illaki öküz ve at arabası ile seyahat etmek istemez. Ancak sosyal değerler alanında bu ilke geçerli değildir. Burada “yeni” ve “eski” kavramları farklı biçimde değerlendirilir ve bunlar uzun süre birlikte bulunur. Örneğin Müslümanlık ortaya çıkınca Museviler, Hıristiyanlar “Haydi arkadaşlar, yeni bir peygamber ve din doğmuş, bizimki artık eskidi, bu yeni olduğuna göre daha yararlı ve kullanışlıdır, doğru yolu temsil eder, eski inancı bırakıp bu yeni inanç sistemini kabul edelim” demezler ve dememişlerdir. Bu durum tüm maddi olmayan değerler için geçerli olan bir kuraldır. Teknoloji, sırasıyla önce ekonomi ve üretimle ile ilgili araçlarda, ilke ve yöntemlerdeki değişmelerde sonra da maddi olmayan değerlerde zamanla bir değişmeye yol açar. Ama bu zannedildiğinden daha uzun bir zaman alır ve oldukça zor gerçekleşir. Hatta dinlerde olduğu gibi eski inanç sistemleri, yorum farkları, biçimsel değişmeler olsa da, eski değerler olarak yeni teknoloji ile birlikte yaşamlarını sürdürebilir, kendilerini bu yeni ortama uydurabilirler. Bilimsel, teknolojik ve üretimle ilgili alanlarda kullanılan araçlar, teknikler ve yöntemler bakımından “devrimci” değişimler olur da, sosyal değerlerde ise devrimci değil, “evrimci” değişme ilkesi işlemektedir. Ayrıca uygar, çağdaş olmak öncelikle biçimsel bir değişme değil, özde, içerik bakımından bir değişmeyi ifade eder. Yani yeni bir uygarlık, çağdaş bir hayat ve anlayış yeni bir yöntem değişikliği demektir. Bu da öncelikle, kullanılan teknolojide, üretimde, dolayısıyla zihniyetteki değişmeleri kapsar. Örneğin siz kullandığınız üretim araç ve teknikleri, bunları yaratan zihniyeti değiştirmediğiniz sürece, günlük yaşantınızı, tüketim davranışlarınızı değiştirmekle çağdaş uygarlığa katılmış olamazsınız. Bu değişiklik çok aldatıcı, yanıltıcı ve züppece davranışları içeren bir değişiklik olur. Bu bakımlardan kültür ve uygarlık değişimlerinin mekanizması çok iyi bilinmeli, irdelenmeli ve açıklanabilmelidir.

Çağdaş ve Çağdışı Olanlar
Şimdi bu açıklamaların ışığında dönüp Türkiye’ye bakalım. Belirttiğimiz bu çağdaşlık kavramı açısından toplumun bir kesimi kendisini “çağdaş” görmekte, çağdaş değerleri özümlemiş kabul etmekte, diğer kesimi ise çağdaşlığa karşı, eski usül ve değerleri temsil eden kesim olarak varsaymakta, dolayısıyla onları nitelerken “çağdışı”, “gerici”, “dinci” gibi sıfatları kullanmaktadır. Burada muhafazakârlıkla gericilik karıştırılmış, geniş halk kitlelerinin bazen toplumun gerçekten lehine olan yeniliklere soğuk durmalarına sebep olunmuştur. Bu açıklama ve niteleme konu ile ilgili değişmenin mekanizmasını bilmemekten ve olayları çok basite indirgemekten, çok yüzeysel, sığ değerlendirme ve sadeleştirmekten kaynaklanmaktadır. Örneğin çağdaş üretim olmadan çağdaş tüketim olur mu? Batı’nın tüketim toplumları, Sanayi Devrimi ile oluşan üretim toplumlarının ürünüdür. İşin özü, çağdaşlığın temel özellikleri gözden kaçırılırsa böylesine abuk sabuk, komik ve çok sakıncalı ayrımlar, suçlamalar, çatışmalar gündeme gelir. Bunlar da sağlıklı ve diyalektik bir toplumsal evrimi, gelişmeyi önler, toplum kısır, sentezsiz çatışmaların içine yuvarlanır, büyük zaman kaybı ortaya çıkar. Türkiye’de bu nedenlerle çağdaşlığı savunan kesimle diğer kesimler arasında diyalektik temele dayanan bir etkileşim, çatışma yoktur.  Bu olmuş olsa bir süre sonra olumlu bir sentez ortaya çıkar ve yeni bir diyalektik etkileşim aşaması doğar. Bu olmamaktadır, bir taraf, yanlış bir tanımlama, algılama ve açıklama ile diyalektik bir etkileşime girmesi gerekirken, karşı tarafı hep sistemin dışına itmektedir. İşte bu durum toplumda kesimler, tabakalar veya sınıflar arasındaki sosyoekonomik mücadelenin mecrasını değiştirmekte, belirli bir süre sonra oluşması gereken sentezi önlemektedir. Mücadele tabaka veya sınıflar arasında değil, belirli bürokratik kadrolar arasında cereyan etmektedir. Bu kadro savaşlarının da, toplumun mutluluğu ve huzuru açısından, hiçbir zaman galibi olmamaktadır. Makalenin başında belirttiğimiz kısır, anlamsız, sonuçsuz “ilerici-gerici”,”solcu-sağcı”, “laikler-dinciler” savaşı bu şekilde oluşmaktadır. Bu tarz bir çekişme 19. yüzyıldan beri, belli dönemlerde şiddetlenerek, devam etmektedir. Söz konusu ayrımların hepsinin temelinde “çağdaş olanlar-çağdaş olmayanlar” veya “çağdaşlığa karşı olanlar” arasında var olduğuna inanılan bir marazi karşıtlık bulunmaktadır. Bu bir sınıfsal çelişki ve çatışma da değildir.

Çağdaşlığın Kriterleri
Peki, çağdaşlığın bazı evrensel kriterleri, ilkeleri yok mudur? Belirli sınırlar içinde vardır. Dünyada sosyal bilimler literatüründe “modernizm” diye anılan bir toplumsal aşamadan, gelişmişlik düzeyinden bahsedilir. Dolayısıyla çağdaş (modern) insan, çağdaş toplum literatürde kullanılmaktadır. Ancak bu kavramların bazı nesnel boyutları olduğu gibi, değer yargıları ile yüklü izafi boyutları da vardır. Sosyolojik açıdan toplumların genetik evrimine bakıldığı zaman 18. yüzyıldan sonra Sanayi Devrimi ile birlikte oluşan yeni insan ve toplum tipini anlatmak, bunların dikkat çeken temel özelliklerini belirlemek bakımından bazı nitelikler tespit edilerek sıralanmaktadır. Dolayısıyla bunlar çağdaş Batı uygarlığı çerçevesinde dünyada genel olarak kabul gören ve nesnel gelişmelerin ürünü olarak ortaya çıkan bazı bireysel ve toplumsal özelliklerdir. Biz burada bunların tümüne ilişkin uzun boylu bir sıralama yapmayacağız. Ama belirgin, nesnel bazı nitelikleri de örnek olarak ele almak istiyoruz. Burada hareket noktamız, nelerin çağdaşlık içine girdiğini, nelerin de girmediğinin netleştirilmesi ve bazı yanlış kanıların düzeltilme çabasıdır.

Başka makalelerimizde de belirttiğimiz gibi, çağdaş Batı uygarlığı denilen olgu 16. ve 17. yüzyıllardan itibaren önce düşünsel sonra bilimsel alanlardaki önemli gelişmelerle oluşmaya başlamıştır. Bu gelişmeler düşünce ve bilimde köklü bir yöntem değişikliğini yaratmıştır. Böylece 18 ve 19. yüzyıllarda “modern bilim” anlayışı ve uygulamaları meydana gelmiştir. Gene 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi ve paralel siyasi devrimler doğal sosyolojik bir sonuç olarak yeni bir insan ve toplum tipinin doğmasına yol açmıştır. İnsan ve toplumlar değişince gayet tabii değerler, sosyal kurumlar, normlar da değişmiştir. Olan şey topyekûn bir “sosyal yapı” değişikliğidir. Özetle çağdaş insanı ve toplumu şekillendiren ana öğeler düşünsel, bilimsel, teknolojik, ekonomik değişmelerdir. Bunlar da mevcut ideolojik yapıyı, siyasi düşünce ve kurumları, tüm sosyal yaşantıyı, insan ilişkilerini baştan aşağıya değiştirmiştir. Yani çağdaş insanın, toplumun arkasında çağdaş bilim zihniyeti, teknoloji ve üretim bulunmaktadır. Tüm bunlar da sosyal ve kültürel yapıda bir dizi değişikliği yaratmıştır. Dolayısıyla örneğin çağdaş insan eski insan anlayışıyla kıyaslandığında daha rasyonel davranan, eleştirici, sorgulayıcı, pozitivist, materyalist, girişimci, bireyci, siyasi bakımdan katılımcı bir bireydir. Bu aşamada eğitim ve mesleki bakımdan uzmanlık esas alınmış herkesin bir alanda uzmanlaşması, yeterliliği benimsenmiştir. Artık insanların ne ve kim olduğuna, etnik, cinsel, dinsel vs. doğuştan kazandığı özelliklere değil, ne yaptığına, işlevselliğine, yarattığı katma değere bakılır. Sürecin siyasi boyutunda bireysel hak ve özgürlüklerin, eşitlik anlayışının gelişmesi, her türlü demokratik örgütlenmeler, uygulamalar vardır. Bu çerçevede dinle devlet ve diğer sosyal kurumlar arasındaki ilişkiler yeniden düzenlenmiş ve sonuçta “laiklik” ilkesi geçerli olmuştur. Polis devleti, kanun devleti yerine hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü esas alınmıştır. Her türlü sosyal-sivil örgütlenmeler teşvik edilmekte, bunları kısıtlayan engeller ortadan kaldırılmaktadır. Ayrıca kapitalizmin, piyasa ekonomisinin geçerli olması, bol üretim bol tüketimi teşvik etmiş, böylece günümüzün “refah toplumları” ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana sanayi toplumlarında oluşan gelir ve tüketim adaletsizlikleri sosyalist düşüncenin, ideolojinin mücadelelerin yayılmasına yol açmış ve sonuçta “sosyal devlet” ilkesi de genel bir ekonomik ve siyasi ilke olarak kabul görmüştür. Bu özet açıklamalar çağdaş insan, toplum ve davranış denilince nelerin anlaşılması gerektiği konusunda genel bir fikir verebilir. Dolayısıyla bu açıklamaların ışığında örneğin bir kişinin yönetim bakımından demokrasiyi değil de monarşiyi, diktatörlükleri savunması, bilimsel ve teknolojik gelişmelere, buluşlara karşı çıkması, çağdaş üretim tekniklerini kabul etmemesi, her türlü bireysel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi yönünde değil, bunların giderek kısıtlanması yönünde tavır alması, eğitimde fırsat ve imkân eşitliğinin ortadan kaldırılarak örneğin kadınların eğitilmesine, okutulmasına karşı çıkması vb. davranışları çağdışı davranışlar olarak ifade etmek mümkündür. Bunlar genel olarak kabul gören çağdaş değerlere aykırı olan düşünüş, inanış ve davranışlardır. Aynı şekilde belirli bölgelerde hâlen uygulanmakta olan kan davaları, töre cinayetleri eski feodal ilişkilerin, geleneklerin devam ettiğini gösterir ve bunlar gerçekten “çağdışı” gelenekler, kurallardır. O bölgeler de kentleştikçe, sanayileştikçe, insanların eğitim düzeyi yükseldikçe, yani toplum dönüştükçe artık çok zararlı hâle gelmiş bu gelenekler de değişecektir. Bu durum bize şunu da göstermektedir: Toplumun sosyoekonomik yapısı, ona uygun insan ilişkileri değişmedikçe, “haydi arkadaşlar çağdaşlaşalım, kan davasını, evlilikle ilgili eski törelerimizi değiştirelim, bundan böyle şu şekilde yaşayalım” demenin sosyolojik hiçbir anlamı, faydası yoktur. Böyle bir çağdaşlaşma modeli henüz bulunmamıştır.

Şimdi tekrar Türkiye’deki çağdaşlaşma sürecine bakalım. Türkiye’de olan şudur: Biz 19. yüzyıldan itibaren çağdaş uygarlığın temel ölçütlerini, kodlarını, ilkelerini yani özünü kavramamışız. Olayı bir şekilden ibaret zannetmişiz, bu yeni uygarlığın bir düşünsel, bilimsel, teknolojik ve ekonomik birikimi ve davranışı ifade ettiğini fark edememişiz, çağdaş üretime değil, çağdaş tüketime yönelmişiz. Bu yanlış anlama ve algılama bizi önce “hasta adam” haline getirmiş, ardında da bu hasta adamı öldürmüşüz ve uzun süre iki yakamız bir araya gelmemiştir. O kadar yüzeysel, yapay ve gereksiz, şekli konuları tartıştık (örneğin türban konusu), bunlar yüzünden birbirimizi kırdık, yoğun çatışmalar yaşadık ki biz bunlarla vakit geçirirken atı alanlar Üsküdar’ı geçtiler. Ortalama son elli yıllık döneme baktığımız zaman anlamsız, gereksiz konuların kavgasına harcadığımız enerjiyi üretim ve verimlilik konularına harcamış olsaydık şimdi çok daha farklı yerlerde olabilirdik. Şu kadarını da söyleyelim, tüm bu olumsuzluklara rağmen Türkiye’de artık çağdaşlık açısından temel konulara yönelmenin, bazı gereksiz takıntılardan kurtulmaya başlandığını, teknolojik ve üretimle ilgili konuların öne çıktığını ve belirli bir ekonomik gelişmenin yakalandığını gözlemleyebilmekteyiz. Çağdaşlığın ana parametrelerinin teknoloji ve ekonomi (çağdaş üretim gücü) olduğunu yeni fark etmeye başladık. Zararın neresinden dönülse kârdır ya…

Son olarak dünyada çağdaşlıkla ilgili bahsettiğimiz düşünsel ilkelerin, tutumların önemli değişikliklere uğradığını ve tek tip bir çağdaşlığın olmadığını, modernizmin karşısına bir düşünce akımı olarak postmodernizmin çıktığını görmekteyiz. Modernizmin getirdiği fazla katı, köşeli, tekçi, pozitivist ve maddiyatçı anlayışlardan uzaklaşılmaktadır. Düşüncelerde, inançlarda ve davranışlarda geniş bir izafiyet, hoşgörü gündeme gelmekte, kültürel alanda çok renklilik, çeşitlilik sergilenmektedir. Çok kültürlülük benimsenmektedir. Modernizmin biraz örttüğü hümanizm tekrar öne çıkarılmakta, bu insani özün, bilimin, politikanın önüne çıkarılmasına çalışılmaktadır. Bireyleri belirlenen bir modele, prototipe indirgemek yerine, her bireyi olduğu gibi kabul etme, görme anlayışı egemen olmaktadır. Örneğin pekâlâ mistik, dindar bir kişinin de çağdaş dünyada yerinin olduğu kabul edilmekte, daha katılımcı, özgürlükçü bir yönetim benimsenmekte, teknoloji, ekonomi ve politik kurumlar karşısında birey güçlendirilmektedir. Bu noktada bilmemiz gereken bir şey daha var: Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler çağdaş olalım derken bu aşamayı tamamlayan ülkelerde modernizm kıyasıya eleştirilmektedir (Touraine, 1994).

Ayrıca çağdaşlık bağlamında “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi” gibi bazı ilkeler, kurallar evrensel düzeyde kabul edilip devletlerce imzalansa ve bu tür ortak insanlık değerleri çağdaş devletler tarafından ve uluslararası kurumlarca kayıt altına alınsa da, hâlen dünyada genel bir hak ve adaletten önce güçlülerin adaleti, egemenliği hüküm sürmektedir.  Bahsettiğimiz çağdaşlık özellikleri genel bir gelişmişlik düzeyini anlatmaktadır, bunlara uymak konusu bireylerin, toplumların tümüyle inisiyatifine kalmıştır. Bu noktada çoğu kişi, toplum, günlük çıkarları, ideolojik ve siyasi amaçları bakımından çifte standart uygulamaktadır. Örneğin Ocak 2012’de Fransız senatosu Osmanlılar döneminde 1915 yılında uygulanan Ermeni tehciri ile ilgili olarak, “Ermeni soykırımı olmamıştır “ diyenleri cezalandıran, dolayısıyla düşünce ve ifade özgürlüğüne taban tabana zıt bir yasayı onaylamıştır. O Fransa ki, iki yüz yıl evvel bireysel özgürlüklerin, yani çağdaşlaşmanın en ateşli savunuculuğunu yapan bir ülkedir.


Kaynaklar
Ağaoğlu, Ahmet, Üç Medeniyet, İstanbul, 1969.
Berkes, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1973.
Gökalp, Ziya, Türkçülüğün Esasları, Varlık Yayınları, İstanbul, 1963.
Gökalp, Ziya, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Serdengeçti Neşriyat, Ankara, 1963.
Mehmet İzzet, Milliyet Nazariyeleri ve Milli Hayat, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1981.
Touraine, Alain, Modernliğin Eleştirisi, Çeviren Hülya Tufan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994.
Toynbee, Arnold, Tarih Bilinci, Cilt I, Bateş Yayınları, Ankara, 1978.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile