İdeolojik Bakış-Objektif Bakış

İdeoloji Nedir?
Türkiye’de kronikleşmiş hastalıklardan biri de her şeyi ideolojiye bulayarak ele almak, açıklamak ve değerlendirmektir. İdeoloji genel anlamıyla sistematik bir düşünce bütünlüğünü anlatır; kendi içinde tutarlı olan ve bütünsellik taşıyan düşünceler belli bir bakış açısını içerir yani bunlar örneğin bir sosyal sınıfın, toplum kesiminin, siyasi partinin, grubun veya bir tabakanın felsefi, sosyal, siyasal, dini, ahlaki ve kültürel görüşlerinin tümünü kapsar. İdeoloji bu öğelerden oluşan belirli bir bakış açısını, bu düşüncelerin genel doğrultusunu ifade eder. Dolayısıyla ideoloji nesnel özelliklerden ziyade birçok duygusal öğeleri barındırmaktadır. Hatta ideolojilerde bu duygusal öğeler baskın durumdadır, ön plandadır. Bu bakımdan her ideolojide bir partizanlık, taraflılık, duygu ve inanç temelli bir nitelik bulunmaktadır.

Meriç’e göre ideoloji kelimesi karanlık ve kaypaktır. Çoğu zaman yanlış kullanılır. Değişik anlamları vardır. Bu kelime bazı dönemlerde itibar kazanmıştır, bazı dönemlerde de kötü manada kullanılmış ve itibar kaybetmiştir (Meriç, 1993: 36-37). İdeolojideki bu sınırlılık ve toplumun tümünün değil de belli bir grubun düşüncelerini ifade ediyor olması belki de onu sevimsiz kılan nedenlerden biri olabilir.  Bundan dolayı olsa gerek gene Meriç, “İdeolojiler sosyal realiteyi olduğu gibi yansıtamazlar”, demiştir (Meriç, 1977: 259). Duverger’ye göre de “İdeolojiler bir değer sistemi içerir” (Duverger, 1975: 22). Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki ideoloji değer yargıları ve grupsal çıkarlarla, anlayışlarla yüklü bir kavramdır. Böyle olunca da bu kavram üzerinde yoğun tartışmaların olması çok normal kabul edilmelidir. Bu bağlamda kavramın grupsal ve sınıfsal çıkarları ifade etmek ve savunmak için ilgili gruplarca kullanılması yadırganmamalıdır. Ancak toplumdaki tüm genel ve kurumsal, teknik sorunları analiz eder ve yorumlarken sürekli ideolojik bir bakış açısını, düşünce kalıbını bilerek bilmeyerek, bir ilke olarak kullanmak yanlış ve tehlikeli bir yaklaşımdır, yöntemdir. Çoğu zaman bu ideolojik bakış siyasi görüşle birleştirilerek kullanılır ki bu durum daha da sakıncalıdır. Çünkü birçok teknik ve kurumsal konular, siyasi ve ideolojik görüşlerin dışında nesnel olarak ele alınmak durumundadır. İdeolojik bakış bu nesnelliği ortadan kaldırmakta, olay ve olguları sınırlandırmakta, tek yanlı olarak gündeme getirmektedir.

Genel olarak ideolojik düşünüş ve bilgiler sınanmış, ölçülmüş, rasyonel dolayısıyla objektif bilgileri içermez. İdeoloji ile bilimsel ve objektif bilgiler arasındaki en önemli fark, bilimsel bilgilerin test edilebilmesi, deneyden geçirilmesi ve yanlışlaşabilmesidir (Akyol, 2010: 118). İdeolojiler ise hep teorik aklı, duygusal öğeleri kullanırlar; rasyonel, gözlemlere dayalı bir duruşu değil, grupsal ve psikolojik bir pozisyonu ifade ederler. Coşkusal bir zeminde yığınları harekete geçirmek isterler. İdeolojilerin motive ettiği yığınlar da akılla değil öfke ile hareket ederler, çabuk yön değiştirirler, duruma göre yapıcı ve yıkıcı olabilirler. Bunların kontrolleri de çok zor olur.

İdeolojik Bakış
Türkiye’de ne yazık ki ideolojik bakışla yüklü bu kronik hastalık entelektüellerimizde, yazarlarımızda çok yaygın olarak görülmektedir. Çoğu zaman düşüncelerimizi bir ideolojiye bağlamadan, dayandırmadan açıklayamıyoruz. Nesnelliği sağlamak bakımından bu beceriyi gösteremiyoruz. Bizim kültürümüzde, sosyal ve siyasal düşünce dünyamızda komplo teorilerinin bolluğu büyük ölçüde bu tavırdan kaynaklanmaktadır. Bir önceki makalede belirttiğimiz gibi, çağdaş toplumların en önemli özelliklerinden biri uzmanlığın eskiye göre öne çıkmasıdır. Yani modern toplumlarda Durkheim’dan bu yana vurgulanmaktadır ki organik iş bölümü içinde her birey ve sosyal kurum, kuruluş, örgüt belirli bir alanda uzmanlaşarak, toplumun o alanla ilgili ihtiyacını karşılamak zorundadır (Kösemihal, 1971: 59-65). Dolayısıyla hem bireysel hem de kurumsal düzeyde artık herkes her işi yapmayacak (yapamayacak) sadece bir işi tam olarak yapacaktır. Artık her telden çalan insan değil, tek telden ama mükemmel çalan insan makbuldür. Buna toplumsal, ekonomik ve mesleki açılardan bir gereklilik vardır. Mesleki ve teknik verimlilik için bu şarttır. Çağdaş toplumlar geleneksel toplumlara göre çok karmaşıklaşmış, sosyal ihtiyaçlar oldukça artmış ve çeşitlenmiştir. Artık herkesin her şeyi bilmesine imkân yoktur, gerek de yoktur. Toplumun mesleki ve örgütsel yapısı çok bölümlenmiştir. Bu bakımdan çağdaş toplum ve yaşam her sorunun önce bu kurumsal, mesleki ve teknik boyutuyla ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Bu noktada gündeme getirilen bir konu belirttiğimiz boyut dikkate alınmadan ideolojik ve politik bir söylem çerçevesinde ele alınırsa işin içinden çıkılmaz; somut gerçeklere, ihtiyaçlara değil, değer yargılarına bulanmış soyut, teorik kavramlara dayalı bir tartışma yaratılmış olur, böylece pratik yarar sağlayan sonuçlara da ulaşılamaz. Türkiye’deki entelektüel ve politik kör dövüşün temelinde bu yöntem yanlışlığı vardır. Bu hastalık bize 18. ve 19. yüzyıllardaki fazla katı, otoriter ve tekçi (monist) görüşlerden hareketle yapılan soyut ideolojik tartışma geleneğinden, ayrıca Fransız usulü düşünce yönteminin çok etkisinde kalmış olmamızdan dolayı yerleşmiştir. Özellikle soğuk savaş döneminin ardından ve İletişim Devrimi’nden sonra artık bu düşünce ve tartışma yöntemleri demode olmuş durumdadır. Olayları, olguları ele alma, analiz etme ve yorumlama yöntemleri değişmiştir. Ne yazık ki evrimsel değil, devrimsel değişme çizgisi yaşamış toplumlarda bu yöntemin terk edilmesi bir türlü sağlanamamaktadır. Aron bahsettiğimiz bu Fransız geleneğini açıklarken şöyle demektedir: “Fransızlar oldum olası, ekonomik, sosyal ve teknik tartışmaları ideolojik çekişmelere dönüştürme eğilimindedirler. Ne de olsa ekonomi can sıkıcıdır… Buna karşılık laiklik veya devletin yararı gibi soyut bir tartışma son derece coşturucudur. Bu tartışma sonsuza kadar uzatılabilir, uyuşma imkânsızdır.” (Aron, 1976: 208).

Fransa bir yana, bu tutumun bize zararı çok olmuş ve olmaktadır. Çünkü belirttiğimiz gibi bu tutum çağdaşlığa aykırıdır. Somut gerçeklere, gözlemlere dayalı sorunları çözelim,  ihtiyaçları giderelim derken duygularla, öfkelerle yüklü ideolojik ve siyasi bir kulvara girerseniz, beklenen olumlu sonuçları hiçbir zaman gerçekleştiremezsiniz, bir çıkmaz sokak içinde döner durursunuz. İdeolojiler yoğun duygusal öğeler, soyut ve kategorik yargılar içerdiği gibi, Meriç’in ifadesiyle ancak “yarım hakikatler” den oluşurlar. Yukarıda değindiğimiz gibi bunları ölçülmüş, biçilmiş, ispatlanmış objektif değerler, kurallar olarak ele alamayız. Ama Türkiye’de genelde ağzını açan çoğu insan her konuşma ve tartışmada bu tür yargıları sanki bilimsel ve evrensel gerçeklermiş gibi takdim eder ve açıklamalarını, görüşlerini bunların üzerine inşa eder. Herkes aynı şeyi yaptığı için de anlaşmak hiçbir zaman mümkün olmaz. Onun için de Türkiye’de zaman, şartlar ve ihtiyaçlar değişir ama gündemdeki konular pek değişmez. Sonuçta sorunlar kronikleşmiş, kangrenleşmiş olur. Düşünce alanındaki verimsizliğin önemli nedenlerinden biri budur. Düşünsel tartışmalarda politikayı, ideolojik yaklaşımı öne çıkardınız mı herkesin az çok söyleyeceği bir şey bulunur. Fakat bu durum aynı zamanda uzmanlıkla ilgili ve teknik niteliği olan konuların bu özelliklerinin üzerini örter ve sorunlar kendi mecralarından çıkarılmış olur. Hâlbuki konu teknik ve uzmanlık boyutları çerçevesinde tutulmuş olsa kimse lüzumsuz, konuşmalara giremeyecektir, demagoji yapamayacaktır ve bir süre sonra aklın, doğrunun yolu bulunacak tartışmadan olumlu bir sonuç elde edilecektir.

"Çağdaşlık Ne Demektir?" adlı makalede belirttiğimiz gibi “uzmanlaşma”, “uzmanlık” “organik iş bölümü” ile “teknik iş bölümü” çağdaşlığın önde gelen niteliklerindendir. Modern toplumlarda ileri düzeyde bir uzmanlaşma ve iş bölümü içinde yer alan kişiler artık her şeyi bilemeyecek ve her konuya da burnunu sokmayacaktır. Çünkü uzmanlaşmanın saygı gördüğü bir ortamda kendi mesleki, düşünsel sınırlılıklarını bilen insanlar başkalarının uzmanlık alanlarında ahkâm kesmeye yönelmeyeceklerdir. Ukalalık, haddini bilmezlik, her şeye karışma gibi görgüsüzlükler de ortadan kalkacaktır. Organik, işlevsel bir iş bölümünün egemen olması durumunda ve belirli bir işte, meslekte ustalaşan insanların kendilerine güvenleri artacak, dolayısıyla bu kişiler yaldızlı, abartılı ideolojik ve siyasal araçlar, kavramlar kullanmayacaklardır. Eğitimle, mesleki ve kültürel süreç içinde sağlanan bu sosyal düzey söz konusu toplumlarda belirli bir düşünsel, sosyal ve ekonomik gelişmenin ürünü olarak kendiliğinden meydana gelmektedir. Bu, zihinsel bir gelişmişlik, olgunluk düzeyini anlatır ve böylece toplum sorunlarını diyalektik bir tartışma içinde çözerek ilerlemesini sürdürür. Biz böyle bir zihinsel ve duygusal olgunluktan henüz oldukça uzağız. Bu bakımdan büyük bir kavram kargaşası yaşanmakta, hele sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik alanlarda büyük bir kargaşa sürüp gitmektedir.

Türkiye’deki Uygulamalar
Şimdi bu açıklamaların ışığında Türkiye’deki uygulamalara bir bakalım. Başka bir makalemizde de bahsettiğimiz gibi eğitim sistemi içinde her birimiz analitik düşünme becerisi kazanmadığımız için, ayrıca zihinlerimiz ön yargılarla da yüklü olduğundan olguları ideolojilerden arındırarak, rasyonel olarak, bir eşya gibi ele alma alışkanlığı edinemediğimizden dolayı ne yazık ki bizlerde objektif bir bakış açısı gelişememiştir. Bu yüzden bilir bilmez, anlar anlamaz, ilgili ilgisiz herkes her konuda ileri geri konuşur, bilgi sahibi olmadan düşünce beyan eder, uzun boylu yorumlar yapar ve herkese öğütler verir, keskin yargılarda bulunur. Bu konuda herkes rahattır, konuşmak ve yorum yapmaktan hiçbir rahatsızlık duyulmaz. Böyle olunca doğru ile yanlış, amaçla araç, birbirine karışır, gerçek, bu karışıklık ve gürültü patırtı içinde kaybolur gider. Özellikle sosyal bilimlerle ilgili alanlarda bu tür müdahaleler, ideolojik yaklaşımlar sıkça görülür. Fiziksel ve çok teknik alanlardaki uzmanlaşma az çok kabul edilmektedir de, sosyal bilimlerle ilgili konularda bu uzmanlık unutulmakta, bu konuların teknik özelliklerini kimse dikkate almamaktadır. Örneğin Türkiye’de eğitim konularında en son konuşanlar, fikir beyan edenler mesleki ve teknik anlamda eğitimciler, pedagoglardır. Bu ülkede eğitimin de artık teknik boyutları olan bir alan olduğu, pedagoji (eğitim bilimi) diye bir sosyal bilimin bulunduğu, bu konularda bilgi sahibi olmak ve kesin yargılarda bulunabilmek için en azından belirli düzeyde pedagoji bilgisini edinmiş olmak gerektiğini çok az kişi kabul etmekte ve düşünmektedir. Gerçi toplumda herkes eğitimle bir bakıma ilgilidir; ya velidir, ana babadır, ya öğrencidir, öğretmendir, ya da eğitim kurumlarında çalışmaktadır vs. Dolayısıyla eğitim konusunda herkesin söyleyeceği bir şeyler vardır. Ancak olay teknik ve bilimsel boyutlarıyla ele alındığı zaman, başka konularda olduğu gibi eğitim de kişiden yeterlilik ister. Ne yazık ki buna bakan, bunu arayan yoktur. Çoğu eğitim sorununun çıkmaza girmesinde bu tutumun önemli rolü olsa gerek. Birçok hukuki, ekonomik konularda da aynı tavırlar sergilenmektedir. Olaylar mikro, yerel ve teknik düzeyde, kendi boyutları içinde ele alınmadan hemen sistem tartışmalarına gidilir veya olay siyasilere, politik kurumlara yüklenir, ideolojik bir yaklaşım içinde değerlendirilir. Böyle yapılarak bireyler kişisel sorumluluktan da kurtulur, kendini temize çıkarır, eksiklik, kusur çok soyut bir kavram olan “düzen”e, “sistem”e bağlanır gider. Bu durumlarda cevap hazırdır: “Sistem, düzen bozuktur”, “Düzen değişmeden bu sorsunlar çözülmez, bu yanlışlıklar düzelmez, sistem değişmelidir.” Bu tarz açıklamalar kişilere indirgenerek de yapılır. Örneğin geçmişe dönük olarak söylersek, “Demirel, Ecevit veya Özal gitmedikten sonra bu işler düzelmez” denirdi. Bugün de aynı şey Erdoğan için söyleniyor. Gene yakın dönemde “Milliyetçi Türkiye” veya “Sosyalist Türkiye” kurulunca tüm sıkıntıların giderileceğini söyleyenler vardı. Bunların sayısı da az değildi. Demirel de, Ecevit de, Özal da gitti ama sorunlar bitmedi belki de arttı. Bugüne dönersek herhalde bir süre sonra Erdoğan da gider, fakat sorunlar devam eder. Bu tavrı sergileyenler kendilerini rahatlatıyorlar, sorunlarla ilgili olarak ayrıntılı, derinliğine ve kapsamlı düşünmüyorlar, sorunu çok sadeleştirerek, basite indirgeyerek, tembellik yaparak, ideolojik, politik ve soyut bir genelleme ile toptancı bir yargıyla ifade ederek, işin içinden sıyrılıp çıkıyorlar. Bu tip düşünme ve yargıda bulunma geleneği eski feodal ve monarşik dönemlerden kalma modası geçmiş, hele demokratik ve çağdaş toplumlarda hiçbir gerçekliği kalmamış olan bir düşünme şeklidir. Artık bilgiye, belgeye dayalı, karalamayan ama eleştiren, sorgulayan, sübjektif değil, objektif, rasyonel, analitik yöntemi kullanan zihinsel duruşlara, bakış açılarına ihtiyacımız vardır.

Bu sakat yöntem Türkiye’de askeri darbeleri üreten önemli faktörlerden biridir. Asker de bu geleneğe uyarak ve sorunların karmaşıklığını, liyakat gerektirdiğini hesaba katmayarak, meseleleri çok sadeleştirerek, sığ, düz ve otoriter bir askeri mantıkla ele alarak, kesin emirlerle kısa sürede çözüvereceğini düşünmüştür. Bu yanlış ve eksik mantık az gelişmiş ülkelerin çoğunda siyasi yapıya müdahale ve askeri darbe yapma göreneğini oluşturmaktadır. Ne yazık ki toplumsal sorunlar ideolojik ve askeri kestirimlerle, formüllerle çözülememektedir. Devlet pratik ve somut işlevleri olan sosyal, siyasal bir aygıttır. Bu nedenlerle Duverger “Devlet teorilerle yönetilemez” demiştir (Duverger,1975: 56). Toplumdaki bütün teknik konular, işler bir siyasi ve ideolojik kaba boca edilince, teori düzeyinde ele alınınca rasyonellik, işlevsellik kaybolur, âdeta bir din tartışması gibi inanç temelli hükümler değişmez gerçeklermiş gibi takdim edilerek savunulur; sonuçta da gayet tabii bu tür söz düellolarından yararlı, hayırlı bir netice değil, kavga, şiddet ortaya çıkar. Toplumların modernleşme süreci içinde genel devlet yönetiminde yani bürokraside, ekonomide gerekli ve kaçınılmaz olan rasyonelleşme, pragmatik ve işlevsel bir tutumun yerleşmesi Durkheim’ın ifadesiyle “olguların bir eşya gibi” ele alınmasıyla mümkündür. Gene Rousseau’dan hareketle söylersek, insanlar olaylar, varlık ve nesnelerle ilgili yargılarda bulunurlarken duygusal davranabilirler, yalan söyleyebilirler, durumu abartabilirler, ama “Eşyalar ise yalan söylemez.” Gerçeklikten sapmamak, akla ve bilime uygun davranmak için dikkate alınması gereken işte bu “eşyalar”, varlık ve nesnelerdir. Bu tür ideolojik yargılar doğadan, olayların, nesnelerin kendi gerçekliğinden hareket etmediği için soyuttur, eksiktir, mübalağalıdır. Bu noktada Sait Halim Paşa’nın sözü ne kadar da yerine oturuyor: “Bizim dimağımız henüz eşyadan fikirlere intikal edemiyor, fikirlerden eşyaya geçmeyi tercih ediyoruz. Bu sayede düşüncelerimiz sonsuz hayaller içinde, her şeyi kendi emellerine göre düzenleyebileceği hayalî bir çevre bulabiliyor.” Dolayısıyla her olay kendi boyutlarında, somut bir nesnellik içinde ele alınmadıkça, böyle bir objektiflik sağlanmadıkça sağlıklı analizler, değerlendirmeler de yapılamaz. Onun için Duverger 19. ve 20. yüzyıllarda âdeta bir din gibi algılanan teorilerin, partizan tutumların demokrasi için ne büyük tehlikeler taşıdığını, insanların özgürlüğünü, toplumların gelişmesini nasıl engellediğini “Siyasi Partiler” adlı kapsamlı eserinde çok detaylı ve anlaşılır biçimde olmak üzere bol örnekler de vererek açıklamıştır (Duverger, 1970).

Her sorun kendi kurumsal yapısı, işlevi çerçevesinde, somut ve teknik özellikleri ile ele alınmalı, ideolojik ve politik kolaycılığa sapılmamalıdır. Politik bir konu kendi kurumsal mecrasında, hukuki, ekonomik bir sorun da kendi sınırları içinde ve ilgili alanın kavramları, ilkeleri, kuralları gereğince değerlendirilmelidir. Daha açık bir ifadeyle söylersek, hukuki konular bir hukukçu gözüyle ve hukuk kuralları çerçevesinde, ekonomik konular bir iktisatçı, eğitim konuları da bir pedagog gözüyle ele alınmalı ve değerlendirilmelidir. Sorun çözme ilke ve yöntemi olarak bu bizi başarıya götürür. Yoksa her sorunu bu somut teknik düzeyin dışına taşıyarak ideolojik ve politik bir bakışla birleştirerek takdim etmek, açıklamak demagojik tartışmalara yol açar, somut hiçbir ilerleme sağlamaz. Her olay ve sorunla ilgili olarak son tahlilde ideolojik ve siyasal bir yan bulunabilir, her sorunun politik bir uzantısı olabilir. Ancak buradan işe başlayarak, tümdengelim yoluyla günümüzde çok karmaşıklaşan ve kurumsal, mesleki, teknik özellikleri öne çıkan sorunları politik ve ideolojik genellemeler yaparak çözemeyiz. Bu aynı zamanda bir düşünce tembelliği, kısırlığı da yaratmakta, empati yapmayı, toleransı, diyalogu, demokratik tartışmaları ve uzlaşmayı ortadan kaldırmaktadır. Bu ortamda sonuçsuz bir söz düellosu yapılmakta, sürekli bağcı dövülmektedir ama bir türlü üzüm yenmemektedir. Çünkü yaratılan ideolojik körlük bireylerin sağlıklı muhakeme yapma, çözümleme yeteneklerini ortadan kaldırmaktadır. Böylece herkes bir öfke seline kapılarak havanda su dövmektedir. Çağımızın zorlu sorunları bu köhnemiş eski zaman yöntemi ile çözülemez. Artık yetişkinlerde pek umut yok da, bari gençlerimizi bu kötü gelenekten kurtarabilsek…


Kaynaklar
Akyol, Taha, Bilim ve Yanılgı, Doğan Yayıncılık, İstanbul, 2010.
Aron, Raymond,  Demokrasi ve Totalitarizm, Çev. Vahdi Hatay, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1976.
Duverger, Maurice, Siyaset Sosyolojisi, Çeviren Şirin Tekeli, Varlık Yayınları, İstanbul,1975.
Duverger, Maurice, Siyasi Partiler, Çeviren Ergun Özbudun, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1974.
Kösemihal, N. Şazi, Durkheim Sosyolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1971.
Meriç, Cemil, Sosyoloji Notları, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993.
Meriç, Cemil, Umrandan Uygarlığa, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1977.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile