Toplumsal-Tarihsel-Kültürel Gerçekliklerde “Model”lik Sorunu

“Her gemi bir başka gemi örnek alınarak yapılır” şeklinde bir söz vardır. Kişisel arşivimde bir yerde bu sözün altına Alain, diğer bir yerde de bunun bir Latin sözü olduğunu yazmışım. Hangisi doğru tam bilmiyorum. Ama konumuz bu ifadenin kaynağını tartışmak değil. Gerçekten fiziksel-teknik alanlarda bir iş, etkinlik yapılırken “örnekler”, “modeller” çok işimize yarar, onlar bizim işimizi kolaylaştırır, zaman ve enerji kaybımızı önler. Böylece Amerika’yı yeniden keşfetmeye kalkmayız. Acaba toplumsal alanda da fiziksel alanda olduğu gibi

ülkeler, daha doğrusu uluslar, toplumlar gelişme, kalkınma, modernleşme bakımlarından birbirlerini örnek alabilirler mi? Örneğin bir toplumda demokrasinin, parlamenter sistemin geliştirilmesi açısından daha önce bu süreçleri yaşamış ve az çok başarılı olmuş olan toplumlar “model” olarak ele alınabilir mi? Alain’in (onun olduğunu kabul edelim) sözünü hatırlayınca yukarıdaki sorular aklıma geldi ve bunun olup olamayacağını düşündüm.

Bu arada 2010 yılından itibaren Ortadoğu ülkelerinde esen ve adına “Arap Baharı” denilen demokratikleşme olayları ile ilgili olarak yurt içi ve yurt dışı basında bu yeni oluşumlarda Türkiye’nin “model” alınabileceği sık sık yazıp çizilmiştir. Üstelik Mısır’da, Tunus’ta ve Libya’da yeni yönetime aday olanlar da bu örnek alma konusunu dillendirip Türkiye’deki sistemi, uygulamaları incelediklerini ifade etmişlerdir. Birçok alanda toplumsal açıdan başka ülkeleri “model alma” veya “model olma” konusu çok kullanılan ifadelerdendir. Dolayısıyla bunları da hatırladım ve düşündüm. Sonra, sosyoloji ile ilgili arşivimi karıştırırken bu soruna ilişkin olarak daha önce kaydettiğim Weber’in yaptığı önemli değerlendirmeyi gördüm. Sorunu analiz etmeden önce Weber’in konuyla ilgili düşüncelerini buraya almak uygun olacaktır. Çünkü onlar bize yol gösterici olabilir.

“Toplumsal gerçeklik aynı zamanda tarihsel/kültürel gerçekliktir ve her tarihsel dönem ve her toplum, kendine özgü bir bireysel bütün, başka bir tarihsel dönem veya başka toplumlarla karıştırılmaması gereken bir teklik olarak ele alınmalıdır. Sosyoloji, tüm tarihsel/toplumsal/kültürel gerçeklik hakkında genel kurallılıklar, genel düzenlilikler (ve ancak bir anlamda; yasalar) bulma peşindedir. Ama sosyolojinin esas görevi, belirli bir toplumu, belirli bir tarihsel dönemi ve giderek belirli bir kültürü, kendi bir defalık bütünlüğü ve benzemezliği içinde, yalnızca o toplum, yalnızca o tarihsel dönem ve yalnızca o kültür için geliştirilmiş tarihsel ideal tip kavramları ile çalışan tarih bilimi ile bütünleşmektir. Bir toplumun kendine özgü tarihsel durumunu açıklamak için geliştirilmiş bazı kavram ve kuramları, “şema” ve “sistem”leri, bir başka toplum için aynen uygulamaya kalkışmak, “yanlış bir kavram realizmi”ne ve dolayısıyla yanlış bir sosyolojiye yol açar” (Özlem, 1990: 233).

Weber bir başka yerde de açıkladığı bu mantığa dayandırdığı ve buna uygun düşen bir ifadeye daha yer vermiştir (özetle): “Her toplumun sorunlarını ancak o toplumun sosyal bilimcileri çözebilir.” Çünkü o toplumun kendine has özelliklerine, temel sorunlarına başka sosyal bilimciler, ilgili toplumun sosyal ve kültürel ortamında yetişenler kadar nüfuz edemezler. Ayrıca her toplumun sorunları diğer toplumlarınkilerle hiçbir zaman tam örtüşemez. Bu izafiliğin, farklılığın mutlaka hesaba katılması gerekir. Bir toplumda sosyal yapıyı oluşturan tüm unsurları ve bunların birbirleri ile etkileşimlerini, tarihsel süreç içindeki gelişimlerini tek tek inceleyip analiz etmeden o toplum hakkında verilen her yargı eksik ve sakattır. Onun için toplumlar üzerine dışarıdan bakarak yüzeysel incelemelere dayalı olarak acele verilen yargılar çok sakıncalıdır.

Şimdi Weber’den alınan bu düşünceleri değerlendirelim ve sorunu analiz etmeye çalışalım. Bu arada Amerikalı bir antropologun şu sözü de bize ışık tutabilir: “Her insan bir bakıma diğer bütün insanlara benzer; her insan bir bakıma ancak bazı insanlara benzer; her insan bir bakıma da kendinden başka hiç kimseye benzemez.” Evet, insanlar bir canlı varlık olarak birçok bakımdan bütün insanlara benzemektedirler. Fakat bir adım sonra insanlar arasına cinsiyet, yaş, biçim, duygu, düşünüş, davranış ve benzeri farklılıklar girmekte ve insanlar ayrışmaktadırlar. Son tahlilde görülecektir ki her birey kendinden başka kimseye de benzememektedir. Aynen parmak izlerindeki farklılıklar gibi. Onun için olsa gerek varoluşçular insanın bu “biricik”liğine, “tek”liğine vurgu yapmışlardır. Toplumlar da bireylerde olduğu gibi, genel yapıları ve özellikleri açısından diğerlerine benzerler. Ancak Weber’in vurguladığı gibi her toplumun zaman (tarih-dönem), mekân, sosyal yapı ve kültür gibi temel değişkenler bakımından diğerlerinden ayrılan yönleri vardır. Toplumlar yüzeysel ve genel işleyişleri açısından, biçim ve yaşayış olarak başka toplumlar gibidirler. Fakat toplumların tarih içinde oluşturdukları öyle bir sosyal doku, öz vardır ki, işte bu doku diğerlerinden onu ayırmakta, o toplumu kendine özgü kılmaktadır. Sosyal yapıların farklılığı bu sosyal doku farklılığına dayanır. Gayet tabii toplumlar arasında, gene bireylerde olduğu gibi, çok yönlü, değişik amaçlarla yapılan sosyal ilişkiler, etkileşim söz konusudur. Her dönemde kültürel yayılma vardır, bu kaçınılmazdır ve gereklidir. Kültürler ve medeniyetler tarih içinde sürekli birbirlerini etkilemişler ve çağdaş uygarlık da bunların harmanlanmasıyla oluşmuştur. Hele günümüzde İletişim ve Bilişim Devrimi’nden sonra küreselleşme ve kültürleşme, kültürlenme gibi süreçlerle bu etkileşim çok daha artmış durumdadır. Toplumlar birbirlerinden çok şeyler almakta ve vermektedirler, birbirlerini etkilemektedirler. Özellikle bilimsel ve teknolojik bilgiler, yöntem ve teknikler, araçlar ortaklaşa değişime tabi olmakta, paylaşılmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi tüm bunların üstünde her toplumdaki sosyal yapı ve işleyişin kendine özgü bir niteliği, rengi, kimliği bulunmaktadır. Toplumlar arasındaki izafiyet buradan kaynaklanmaktadır. Ayrıca maddenin sürpriz yapma yani bizi yanıltma özelliği yoktur da, insanın ve toplumların vardır. Sosyal yapıyı oluşturan öğeler her toplumda aşağı yukarı aynıdır. Yani her sosyal yapıda aynı temel kurumlar, değerler, normlar, etkinlikler vardır. Ama bu sayılan değerlerin kompozisyonu, toplum denilen bütünselliğe katılan öğelerin dozu, oranı ve sonuçta ortaya çıkan sentez özgündür. Weber’in demek istediği budur. Örneğin, devlet, din, cinsellik, eğitim, gelenekler vb. kavramlarla ilgili alanlarda her toplumun algısı, bunlara atfedilen anlamlar farklıdır. Öte yandan bu kavramlar aynı toplumda zaman boyutunda da değişiklik göstermektedir. Sosyal yapı kavramı açısından bakarsak toplumu sayılamayacak kadar çok kenarı ve köşesi olan bir çokgene benzetebiliriz. Bu kenarların sayısı ve uzunlukları da her toplumda farklıdır. Ayrıca bunlar aynı toplumda dönemlere göre de değişmektedir. Kısaca bu kenar sayısı ve uzunluklarında toplumlarda hiçbir zaman belirli standartlar söz konusu değildir. Yani bu çokgen zaman içinde sürekli yeni şekiller de almaktadır. Bu değişkenlik içinde değişmez ilişki ve kuralları yakalayıp ifade etmek çok zor olmaktadır. Tekrarlanan ve belli bir formüle bağlanabilen sosyal ilişki tarzları olsa da bunların evrensel düzeyde formülasyonu kolay değildir. Zaten sosyolojideki güçlük de esas olarak buradan kaynaklanmaktadır. Şu hususu da belirtelim ki, Weber’in vurguladığı düşünce toplumların diğer toplumlarla ilişkilerini kesmelerini, bir toplumun tümüyle içe kapanmasını gündeme getirmemektedir. Bu ifade “egosantrik” veya “etnosantrik” bir bakışı değil, bir toplumsal gerçeğin altını çizmektedir.

Peki, bu sosyolojik ilkeden ve açıklamalardan ne gibi dersler çıkarabiliriz? Bizim yorumumuz ne olabilir? Gene Weber’den hareketle söylersek, her ülke kendi sosyal sorunlarını gene kendisi çözecektir. Toplumlarda sosyal yapı farklılığı, isim ve şekil bakımından bazen benzerlik veya aynılık olsa da içerik olarak sorun farklılığına yol açmaktadır. Gelişmeyi, kalkınmayı örneğin demokrasiyi de her ülke kendi potansiyelini kullanarak, düşe kalka kendi gerçekleştirecek, kendi göbeğini kendi kesecektir. Toplumlar kendi geleneklerini, değerlerini, yönetim sistemlerini kendileri yaratırlar. Toplum dışarıdan etkilenir, başkalarının düşünce ve uygulamalarından ilham alabilir; hele teknik bilgi ve beceriler, yöntem ve teknikler, araçlar dışarıdan alınabilir. Fakat herhangi bir ülkenin oluşturduğu sosyal, siyasal, kültürel sistem, model olduğu gibi başkalarından alınamaz, topyekûn uygulanamaz. Özellikle zihniyetin, sosyal değerlerin bir ülkeden diğerine transferi çok zordur ve bunların değişmeleri ayrı bir sosyolojik mekanizma içinde gerçekleşir. Hiçbir ülke başka bir ülkenin demokrasisini, geliştirilmiş, kurumlarını dışarıdan bir teknik aygıt alır gibi ithal edemez ve bunlar da ilgili ülkeler tarafından ihraç edilemez. Bu nedenlerle olsa gerek Duverger de “Sosyolojide ‘doğa’ yoktur kültürler vardır” demiştir (Duverger, 1975: 72). Bilindiği gibi doğa fiziksel ve tekrarlanabilen, ölçülebilen, nesnel bir varlık alanını,  kültürler ise tümüyle izafiyet taşıyan bir sosyal varlığı ifade eder. Eski Yunan şair ve oyun yazarlarından Aeschylus insanların acı çekerek öğrendiklerini söylemiştir. Zaten öğrenme özü itibariyle bireyseldir. Aynı öğrenme ilkesi toplumlar için de geçerlidir. Yani toplumlar da bireyler gibi her şeyi acı çekerek öğrenmek zorundadırlar. Bu bakımdan bütün toplumlarda ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmeler her zaman sancılı olagelmiştir. Bu sosyolojik süreçler ve orada rol oynayan aktörler, faktörler farklılık göstermiştir. Söz konusu sosyal süreçlerin bir toplumdan diğerine transferi mümkün değildir. Bunda yadırganacak bir şey de yoktur.

Öyle ise bu örnek veya model alma, o toplumun yolundan gitme ona benzeme düşüncesi, uygulaması nereden kaynaklanıyor olabilir? Bize göre bunun iki ana nedeni vardır: Birincisi o ülkedeki aydınların, filozofların, yöneticilerin tembellik yapmaları, yaratıcılıklarını harekete geçirip kendilerine özgü sistemler, kuramlar, yöntemler üretememeleri veya bu konuda sorumsuz davranmalarıdır. İkincisi de, tembelliğin yanında yukarıda özetle bahsettiğimiz sosyal ve kültürel izafiliklerin farkında olmamalarıdır. Yani bu faktör daha çok bilgi noksanlığına dayanmaktadır. Tabii bu iki neden birbirine sıkıca bağlıdır.

Sonuç olarak belirtmek gerekir ki ülkedeki beyin gücünü temsil eden aydınlar, yazarlar o ülkenin sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel tarihini iyi bilmek, tahlil etmek, olaylar arasındaki ilişkileri, bağlantıları ve ortaya çıkan sorunları tüm boyutları ile kavramak zorundadırlar. Weber’den hareketle söylersek, burada ilk dikkat edilecek husus toplumsal, tarihsel ve kültürel izafiliği göz önüne almak, hiçbir zaman kolaycılığa kaçmamaktır. Ne yazık ki Türkiye’de aydınlar, üniversiteler yukarıda belirttiğimiz nedenlere bağlı olarak Weber’in dikkat çektiği konuyu hep es geçmişler, sonuçta da Türk modernleşmesinin çok sancılı gerçekleşmesine ve sürecin çok ağır işlemesine, toplumun büyük bedeller ödemesine yol açmışlardır.


Kaynaklar
Doğan, Özlem, Max Weber’de Bilim ve Sosyoloji, Ara Yayıncılık, İstanbul, 1990.
Duverger, Maurice, Siyaset Sosyolojisi, Çeviren Şirin Tekeli, Varlık Yayınları, İstanbul, 1975.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile