Politika ve Sosyoloji

Devlet ve Politika Nedir?
Biz bu makalede politika ile sosyoloji arasındaki ilişkileri, diğer bir ifade ile “politik süreçler” ile “sosyolojik süreçler”in etkileşimlerini tartışmak istiyoruz. Çünkü toplumumuzda politik süreçlerle sosyolojik süreçlerin çoğu zaman örtüşmediği gözlenmekte ve bu durumun yarattığı çeşitli ve ciddi sosyal, politik sorunlar ortaya çıkmaktadır. Politik süreçlerden yasama, yürütme ve denetleme faaliyetlerini, politik kararları, düzenlemeleri, her türlü politik tedbirleri kastediyoruz. Sosyolojik süreçlere ise aşağıda değineceğiz. Politika ile sosyoloji arasında karşılıklı, çift yönlü bir ilişki yani bir etkileşim söz konusudur. Burada başlangıçta politik eylemlerin çerçevesinin de kısaca çizilmesi uygun olacaktır. Aristoteles’ten Weber’e, Duguit’e kadar devlet ve politikayla ilgilenen birçok filozof, sosyal bilimci toplumlarda yöneten-yönetilen ayrımının kaçınılmazlığını, doğallığını, evrenselliğini vurgulamışlardır (Aristoteles, 1975: 13, Vergin, 2007: 27).

Gene önce Aristoteles’in dikkat çektiği insanın sosyalliği-siyasallığı (Anthropos zoon politikon) ve diğer pratik nedenler yöneten-yönetilen ayrımı ile birlikte doğal olarak bir politik örgütlenme gereğini dolayısıyla “devlet” olgusunu da gündeme getirmiştir. Weber’in özellikle belirttiği gibi gerektiğinde vatandaşlarına karşı “zor”u, “şiddet”i meşru bir araç olarak kullanmayı kendi tekeline alan politik bir mekanizma, bir aygıt olarak devlet zaman içinde ekonomik, toplumsal, kültürel ve politik gelişmelere paralel bir biçimde oldukça karmaşıklaşmış, büyümüş ve “kurumların kurumu” haline dönüşmüştür (Dâver, 1969: 163). Günümüzde devletin işlevlerini çok genelleştirir ve özetlersek üç ana başlıkta toplayabiliriz: Genel sosyal düzeni, güvenliği sağlayıp, korumak; toplumda bireyler ve değişik gruplar, tabakalarla ilgili olarak oluşan çıkar çatışmalarını kabul edilebilir bir düzeyde, dengede tutmak; genel kamu çıkarlarını, yasalara uygun olarak korumaktır (Heper, 2007: 224). Bugünkü anlamda bürokratik yapısı ağır basan, oldukça örgütlenmiş, işlevleri artmış modern devlet biçimi (ulus devlet) esas olarak dünyada 17. yüzyılın sonlarından itibaren oluşmuştur. Bu anlamda modern devlet geçmişteki politik yapılara göre ileri düzeyde örgütlenmeyi, sosyal ve politik bilinçlenmeyi, bütünleşmeyi içermektedir. Aslında devlet kurmak sosyolojik açıdan oldukça zor olan, belirli bir toplumsal gelişmişliği, birikimi, tecrübeyi, politik merkezileşmeyi, gerektirir. Kurulan devleti devam ettirmek devlet kurmaktan daha zordur. Onun için tarih içinde görülen her kavim, topluluk devlet kuramamıştır veya kurulan devleti yaşatamamıştır. Bir devletin oluşabilmesi iç ve dış birçok şartlara, unsurlara ve toplumsal, politik beceriye bağlıdır.

Devlet, toprak, egemenlik gibi unsurlarla birlikte belli bir toplumun (halkın) varlığını zorunlu kılmaktadır. İşte bu toplum yukarıda belirttiğimiz nedenlere dayalı olarak politik örgütlenmeyi sağlar, yöneten–yönetilen dengesini belirli kurallara, ilkelere bağlar da bunları hukuki açıdan sistemleştirebilirse “devlet” meydana gelmiş olur. Modern devlet mekanizması işlev, kapsam, örgütlenme, bürokrasi ve benzeri bakımlardan eski devletlerle kıyaslanamayacak ölçüde bölümlenmiş, kapsadığı kurumlar açısından çeşitlenmiş bir yapı manzarası göstermektedir. Devlet bir kültür ve uygarlık ürünü olan kurumdur. Modern olsun olmasın bu devlet mekanizmasını meşruiyet çerçevesinde, toplum adına birilerinin çalıştırması, devlet otoritesini kullanması, birtakım kamu hizmetlerini yapması veya görevlendirilen kişilere yaptırması gerekmektedir. Bu tür sosyal ve siyasal ihtiyaçlar da “politika” (siyaset) denilen bir kamu etkinliğini, hizmetini zorunlu kılmıştır. Dolayısıyla politika sosyolojik açıdan temel bir sosyal kurum olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda bir sosyal olgu olarak politika bugün önemli bir sosyal bilim (siyaset bilimi) sayılmaktadır. Makro düzeyde bir yönetim bilimidir. Fakat politika temel bilim değil, uygulamalı bir bilimdir. Yani psikoloji, sosyoloji, sosyal psikoloji, ekonomi, diplomasi, tarih, hukuk gibi sosyal bilimlerin pratiği, bunların devlet yönetiminde uygulanmasıdır. Politikanın bir bilim olarak ifade edilmeye başlanması özellikle 18. yüzyıldaki gelişmelerden sonra (Aydınlanma hareketi, Sanayi Devrimi, modern bilimlerin doğması ve bunların toplum yaşamını etkilemesi) olmuştur. Örneğin Saint-Simon sanayi toplumunda yöneticilerin teknokratlardan meydana gelmesi ile daha bilimsel, rasyonel bir yönetimin gerçekleşebileceğini, böylece çağdaş toplumlarda refah ve mutluluğun büyük ölçüde buna bağlı olacağını ifade etmiştir (Meynaud, 1960: 53). Bu bilim yöneticilerden özel beceriler, öngörüler, yaratıcılık istemesi bakımından bazen bir “sanat” olarak da tanımlanmaktadır. Örneğin ünlü Alman devlet adamı-politikacı Bismarck politikanın bir sanat olduğunu vurgulamıştır. Gerçekten politika çok karmaşık, çok faktörlü, değişken, doğrudan insan ve toplumla ilgili olduğu için de izafiyet taşıyan bir sosyal olgudur. Yunanca bir sözcükten gelen “politika” Aristoteles’in tanımıyla “Site (devlet) yönetimine ait işler, etkinlikler” olarak tanımlanmaktadır (Aristoteles, 1975: 13). Türkçe’de kullanılan siyaset sözcüğü, Arapça’dan gelmekte ve başka anlamlarının yanında, “egemen olmak, bir işi idare etmek, düzene koymak, devlet işlerini düzenlemek, yürütmek” anlamlarını taşımaktadır (Ayverdi, 2010: 1116).

Politika Niçin Yapılır?
Toplumu yönetmenin, politikanın kendi başına bir amacı yoktur. Politika bir amaç değil, araçtır, amaç halkın huzur ve güvenliğinin, mutluluğunun sağlanmasıdır. Politika bu amaçları gerçekleştirmek için yapılan ve idealist bir tutumu içeren, toplum adına fedakârlık isteyen çalışmalardan oluşan bir kamu hizmetidir. Toplum düzeyinde adaleti, mutluluğu tesise yönelen, yüce ve onurlu bir etkinliktir. Çin uygarlığı dâhil tüm büyük uygarlıklarda, Konfüçyüs, Eflatun ve Aristoteles’ten bu yana konuyla ilgilenen bütün önemli düşünürlerde politikanın bu niteliği vurgulanmıştır. Bu bakımdan politika, söz konusu hizmete heveslenen kişilerden çok geniş bir bilgi, beceri, anlayış, tolerans, olgunluk, vizyon ve özveri ister. Çeşitli dönemlerde, toplumlarda yönetimin, yöneticilerin tutum ve davranışları, değişik nedenlere bağlı olarak bir zulüm mekanizmasına dönüşebilmiştir. Her toplumda zaman zaman tiranlar, diktatörler, kendi çıkarları için insanları, halkı harcayanlar görülmüştür. Bu tür politikacılardan, zalim krallardan toplumların kurtulması da hiçbir zaman kolay olmamıştır. Bunun için ağır bedeller de ödenmiştir.  Ama tüm bunlar politikanın gerçek amacını ortadan kaldırmamıştır. Her zaman halkların siyasetçilerden beklentisi güvenlik, huzur ve esenlik olmuştur. Görülmüştür ki politikanın ve politikacıların bu idealizmi kaybolduğu anda iş kişisel çıkarlara yönelmiş ve devlet işleri halka bir hizmet aracı olmaktan çıkarak belirli kişi ve grupların çıkarlarını gözeten işlemler hâline gelmiştir. Politik eylemlerin, karar ve önlemlerin odak noktasında hep günlük ve geleceğe dönük olmak üzere toplumun, halkın çıkarları, refahı olmak zorundadır. Bundan sapılması hâlinde ise rejim meşruiyetini kaybetmiş olur. Çünkü politika halkın egemenliğinin, devlet otoritesinin birileri tarafından gaspedilmesi değil, iktidar gücünün meşru ilke ve kurallara dayanarak kullanılması, ilgili kararların alınması ve bunların halk lehine uygulanması demektir.

Politika-Devlet-Toplum İlişkileri
İlk ve Orta Çağlardaki yönetim ve devlet örgütlenmelerini bir kenara koyarsak, yukarıda da belirttiğimiz gibi, çağdaş demokrasilerin ve modern devletlerin “insan” ve “toplum” odaklı yönetim şekilleri olduğunu görürüz. Artık politikanın da bireyin çıkarları,  duygu ve düşünceleri, onun hak ve özgürlükleri, mutluluğu esas alınarak yapılması benimsenmiştir. Toplumlar ve devletler bu aşamaya çok dolambaşlı yollardan geçerek büyük bir evrim geçirerek, olgunlaşarak ulaşmışlardır. Onun için politika bir sosyal eylem olarak öncelikle psikolojinin, sosyal psikolojinin ve sosyolojinin verilerine, bulgularına dayanmak zorundadır.  Devletin, politikanın varlık nedeni insan ve toplumdur, halktır. Sınıfsal faktörler bakımından da çağdaş devletin “sosyal devlet” olma niteliği öne çıkarılmıştır. Bu devlet sosyal sınıflar, tabakalar arasındaki dengeleri gözetmek ve toplumun tümünü kucaklamaya çalışan bir devlet olmak zorundadır. Kısacası günümüzde devlet, tüm bireylere eşit mesafede durmak ve cinsi, niteliği, mesleği, inanç ve düşünceleri, ekonomik düzeyi ne olursa olsun herkesi düşünmek ve tarafsız bir kamu hizmeti yürütmekle mükelleftir. Tüm bu ilke ve düşünceler, oluşturulan kurallar anayasalarla hukuki güvence altına alınmıştır. Bugün, devletle birey, toplum arasındaki ilişkileri, politikanın topluma etkisini, politik kurumları, bunların oluşturulmasını, işleyişlerini, işlevlerini, evrimlerini, politik kuramları, sistemleri, rejimleri toplumsal açıdan inceleyen, araştıran bir bilim dalı olarak “Siyaset Sosyolojisi” sosyolojinin en önemli dallarından biri hâline gelmiştir.

Devlet, âdeta bir elbise, bir kap gibidir, topluma bir şekil verir, bu elbiseyi giyecek olan da toplumdur. Dolayısıyla devlet toplumun boyutlarına göre örgütlenecek, oluşturulacak ve işletilecektir. Toplumun boyutlarını oluşturan unsurlar da o toplumun nüfusu, güvenliği, ekonomisi (ekonomik ihtiyaçları), kültürü, inançları, eğitimi gibi unsurlardır. Devlet toplumun sosyal yapısına göre şekillenmek zorundadır. Bu yapı evrimleştikçe, değiştikçe devletin yapısı, işleyişi de ona paralel olarak evrimleşecek, yenilenecektir Toplumun boyutlarında değişme olunca, elbise dar veya geniş gelmeye başlayınca devlet örgütlenmesi ve yönetim de doğal olarak değişmek zorundadır. Bu uyum, bozulunca sosyal ve siyasal krizler ortaya çıkar. İnsanın ve toplumun tabiatı statik değil, dinamiktir. Politikanın ve politikacıların bu gelişme ve değişmeleri zamanında fark edip tedbir almaları gerekir. Çünkü politika aynı zamanda öngörmek demektir. Burada bir noktanın daha altı çizilmelidir; toplumla devlet ayrı şeylerdir. Önce toplum gelir, devlet daha sonra belirli bir sosyal aşamada oluşur. Devletle toplumu eşitlemek yanlıştır, sakıncalıdır da. Ancak bazı toplumların politik geleneğinde, kültüründe devlet başka sosyal yapılara, toplumlara göre daha ağırlıklıdır, önemlidir. Bunlarda devletle birey arasındaki ilişkiler farklıdır. Bir sosyolojik zorunluluk olarak devlet ve politika siyasi kurumlaşmanın dışındaki kurumlaşmalara da izin ve imkân vermelidir. Eğitim, kültür, inanç, ekonomi gibi alanlarda zaten toplumda sürekli bir kurumlaşma toplumun ihtiyaçlarına bağlı olarak ve doğal bir biçimde gerçekleşmektedir. Devlet bu kurumlaşmalara ince ayrıntılarına kadar müdahale etmemeli, onların gelişimini öncelikle doğal seyrine bırakmalıdır. Devlet ancak hak ve özgürlüklerin zarara uğramaması açısından yasalarla genel çerçeveyi çizer, temel ilkeleri belirler. Aslında her kurum kendi işlevi ve mantığı içinde sürekli gelişir, evrimleşir. Bu açıdan kurumların birbirine müdahalesi de iyi sonuç vermez, bu durum kurumlar arasındaki dengeyi bozduğu gibi, kurumsal bir kaos da yaratır. Bu tür sivil kurumlaşmalar ne kadar güçlü ise sonuçta devlet de o kadar güçlü olur. Hele inanç alanı gibi yoğun bireysel, duygusal ve sübjektif unsurlar içeren sosyal konulara, kurumlara yapılan politik müdahaleler zamanla çok olumsuz tepkiler verir ve bu birikimler tarih içinde devletlerin başına büyük sosyal sorunlar açar. Çünkü o alanlar ve kurumlar da çareyi siyasallaşmakta bulur ve bu da devlet için daha tehlikeli bir durum yaratır. Devlet politik mekanizmalarla tüm sosyal süreç ve kurumları detaylarına kadar ve sürekli olarak düzenlemek, denetlemek isterse bireylerdeki ve toplumdaki yaratıcılığı, üretkenliği ortadan kaldırır, sonuçta pasif bir toplum meydana gelmiş olur. Örneğin ülkemizde çoğu zaman “Biz her şeyi devletten bekleriz” denir ve bu tutum eleştirilir. Çünkü her şeyi devlet yapıyor ve devlet her şeye karışıyor da ondan. Onun için devletler bireylerin özgürlük alanlarını genişletmekten korkmamalıdırlar. Bu hem toplumun hem de devletin hayrına olan bir durumdur.

Sosyolojik Süreçler-Politik Süreçler
Şimdi, ele aldığımız kavramlarla ilgili olarak bu genel açıklamalardan sonra devlet-politika ve toplum ilişkilerini daha da derinleştirip bunların uygulamaya nasıl yansıdığını (veya nasıl yansıması gerektiğini) analiz edip tartışabiliriz. Yukarıda toplumların statik değil dinamik olduklarına değinmiştik. Buradan hareketle diyebiliriz ki toplumlarda birçok iç dinamik ve dış dinamik etkileşerek toplumsal yapıyı şekillendirmektedir. İç dinamik deyince, toplumun nüfusu ve bunun nitelikleri, ekonomik etkinlikler, sermaye birikimi, teknolojik gelişmeler, eğitim ve kültür hayatındaki değişmeler, sosyal sınıflar ve tabakalar arasındaki ilişkiler, çelişkiler, çatışmalar, etnik, dinsel ve benzeri farklılıklar ve bunların yarattığı duygusal, düşünsel birikimler, çeşitli sosyal ihtiyaçlar, iç göçler anlaşılır. Toplumda bu iç dinamiklerin etkisiyle oluşan, yaşanan birçok da sosyolojik süreç vardır. Bunların başlıcaları da sosyal farklılaşma, tabakalaşma, sınıflaşma, yatay ve dikey olmak üzere cereyan eden sosyal hareketlilik, kitle eğitimi, demokratikleşme, uluslaşma, sanayileşme, laikleşme-sekülerleşme, kültürel yayılma, kültürleşme ve kültürlenme, bunların birçoğunu kapsayan sosyal değişme-modernleşme olarak sayılabilir. Bunlardan bazıları politikayla da doğrudan ilgilidir (uluslaşma, demokratikleşme gibi). Bu iç dinamikler ve sosyal süreçler toplumun evrimleşmesi ve değişmesinde birinci derecede etken olan unsurlardır. Burada önemli olan nokta politik eylemlerin, kararları ve sonuçta devlet yönetiminin bu sosyolojik süreçlere bağlı olarak yürütülmesidir. Belirttiğimiz bu iç dinamik ve süreçlere bağlı olmayan, onları dikkate almayan politik süreç başarısızlığa uğrar ve ciddi siyasal krizlere yol açar. Yasama, yürütme gibi politik süreçler sosyal süreçleri hesaba katmazsa devlet-halk ikiliği, kopukluğu ve çelişkisi ortaya çıkar ki, bu siyasal sistemle sosyal sistemin ayrı ayrı işlemesi, bir arabanın tekerleklerinin ayrı yönlere doğru dönmesi gibi bir durum yaratır; bunun sonucu olarak da devletin bunalıma girip siyasal kaosun meydana gelmesi ve devletin çözülmesi söz konusu olur. Politik eylemlerin temelinde öncelikle insanı ve toplumu anlama çabası olmalıdır. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi politik faaliyetlerin ham maddesi insan ve toplumdur. Saint-Simon ve Weber’in vurguladığı modern devlet yönetiminin rasyonelleşmesi ancak bu sayede mümkün olabilecektir.

Toplum, tanınması kavranılması ve analiz edilmesi oldukça güç olan bir gerçekliktir. Toplumlar (hele modern toplumlar) yukarıda da bir ölçüde değinildiği gibi heterojen, karmaşık, hareketli, çok boyutlu, değişken, sürekli farklılaşan varlıklardır. Sosyal farklılaşma, tabakalaşma, kültürleşme, kültürlenme ve sosyal hareketlilik gibi süreçler toplumu çok derinden etkileyen ve ama ölçüde de yavaş işleyen sosyal mekanizmalardır. Bunlar toplumlarda tarihsel süreçte doğal bir seyir hâlinde işlemezse, ciddi, kalıcı birikimler, tortular meydana gelir. Toplumda örneğin sınıfsal, dinsel ve etnik nedenlere, çelişkilere dayalı öfke birikimleri ve bunlara bağlı sosyal huzursuzluklar, isyan ve çatışmalar üç beş yılın ürünleri olamaz. Bu gelişmeler, eğer zamanında ilgili sorunları, gerilimleri yumuşatacak, çözecek tedbirler alınmazsa uzun dönem içinde büyük potansiyel sosyal enerji birikimlerine yol açar ve bu sosyal enerjilerin uygun zamanlarda boşalmaları gündeme gelir. Toplumlarda büyük iç karışıklıklar, isyanlar, çatışmalar bu şekilde oluşur. Bu sorunlar zaman içinde mutlaka uç vermişler, kendilerini belli etmişler, varlıklarını hissettirmişlerdir. Başarılı yöneticiler, devlet adamları bu süreçlerin varlığını bilen ve sorunlar kangrenleşmeden gerekli önlemleri alan, toplumdaki gerilimleri hafifleten politikacılardır. Yer altındaki gibi yerin üstünde, toplumda da bir yığın fay tabakaları, kırıkları (sosyal nitelikli) bulunmaktadır. Buralarda biriken enerji her zaman gürültülü bir biçimde ve kırıp dökerek boşalabilir. Yerin üstündeki fay hatları altındakilerden daha tehlikelidir, bunların toplumlarda yarattığı yıkım daha fazla olur. Ayrıca vurgulanmalı ki bu sosyal enerji birikimleri mutlaka bir gün açığa çıkar ve sosyal çözülmelere yol açar. Onun için söz konusu birikimleri görmezden gelme, çözümü erteleme, inkâr etme hiçbir zaman fayda vermez ve sorunlardan kurtuluş olamaz, zaman geçtikçe, gerilim arttıkça fatura kabarır sosyal bedel de o ölçüde ağır olur. Yukarıda bahsettiğimiz süreçlerdeki işleyişin yavaşlığı çoğu zaman politikacılar için bir tuzaktır, onların önlem almasını geciktirir. Bu tuzağa düşülmüşse, kanlı devrimler, halk ayaklanmaları, iç savaşlar kaçınılmaz hâle gelir. Dünyadaki bütün diktatörlüklerin genellikle kanlı bir biçimde devrilmeleri bu yüzdendir. Çünkü bu rejimlerde sosyal sıkıntıların, acıların ifadesine, eleştirisine izin verilmemiştir. Demokratik toplumlarda ise, sosyal yaşamda oluşan gerilimler, adaletsizlikler daha çabuk fark ve ifade edilir, istenirse çözüm de zamanında bulunabilir.

Ayrıca dış dinamikler de toplumu çok etkiler. Evrensel kültür ve uygarlıktaki gelişmeler her türden dış sosyal ilişkiler ve kültürel yayılma mekanizmaları sosyal yapıyı etkilemekte, dönüştürmektedir. Dolayısıyla politikacılar evrensel düzeyde “zamanın ruhu”nu, yaşanan çağın değerlerini izlemek onlara göre yeni politikalar üretmek zorundadırlar. Özellikle 20.yüzyılın ikinci yarısında yaşanan İletişim-Bilişim Devrimi ve buna bağlı olarak meydana gelen hızlı iletişim süreçleri, küreselleşme gibi olgular insanlarda, toplumlarda yüzyılların yapamadığı “zihniyet değişikliği”ni gerçekleştirmekte, bilgilenme ve bilinçlenme kolaylaşıp artmakta, tüm tabular yıkılmakta, bireyselleşme hızlanmakta, özgürlüklerin alanı çok genişlemektedir. Sonuçta bu teknolojik ve sosyolojik süreçler politik süreçleri de derinden etkilemekte, çoğu ülkede peş peşe siyasal devrimlere yol açmaktadır. Köhnemiş, zamanın dışına düşmüş politik rejimler art arda yıkılmaktadır. Yıkılmayanlara da sıranın gelmesi kaçınılmazdır. Politikanın kurumlaşması diğer sosyal kurumlara göre daha ağır olmaktadır. Genellikle görünen o ki sosyal hayattaki, süreçlerdeki değişimin hızına ne politik süreçler ne de politikacılar ayak uyduramamaktadırlar. İletişim Devrimi bu arayı daha da açmış durumdadır. Onun için politikanın ve politikacıların hızlı bir biçimde esnek hâle gelmeleri, yeni kavram, düşünce ve akımlara çabuk ayak uydurmaları gerekmektedir. Sosyal süreçlerin yönünü fark eden, onların gereğini yapan politikacıların politik ömürleri daha uzun olmaktadır. Diğerleri ise günümüzde kısa sürede elenip siyaset sahnesinden silinmektedirler. Bu çerçevede ve günümüzdeki politik uygulamalarda devlet-halk-birey (vatandaş) bütünleşmesi çok önemli bir unsur hâline gelmiştir. Politikacılar genellikle toplumu hep kendilerinin etkilemesi, yönlendirmesi gerektiğini düşünür ve geleceğe dönük olarak topluma kendileri maya çalmak isterler. Hâlbuki topluma maya çalmak isteyen, onu etkileyen ve bunu başaran o kadar düşünsel, ideolojik, dinsel, kültürel odak var ki… Bu bakımdan toplumda değişik niteliklerde ve yönlerde olmak üzere sürekli bir mayalanma söz konusudur.

Türkiye’deki Durum
Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında ülkemizdeki duruma bir bakalım. Yaşadığımız zaman diliminde Türkiye Cumhuriyeti seksen dokuz yıllık tarihi içinde bekli de en tehlikeli, can yakıcı olaylarla karşılaşmış durumdadır. Yanlış anlamaları önlemek ve objektifliği sağlamak bakımından belirtmeliyiz ki Türk Kurtuluş Savaşı, ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve bunları müteakip yapılan çeşitli reformlar, sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal yenilikler gerek Türk tarihi ve modernleşmesi bakımından gerekse dünya sosyal ve siyasal tarihi açısından çok önemli ve dikkate değer olgulardır. Bunları görmezden gelmek ve gereği gibi değerlendirmemek hem rasyonellik ve objektiflik hem de ahlaki açıdan çok yanlış olur. “Atatürk ve Cumhuriyet Devrimleri”  diye adlandırılabilecek olan bu gelişmeler genel Türk tarihi ve Türk ulusunun oluşması bakımından çok olumlu bir aşamayı ifade eder. Bu gerçeği teslim edip not etmeliyiz.

Şimdi bu seksen küsur senelik dönemi yukarıdaki sosyolojik açıklamaların, verilerin ışığında değerlendirir, ortaya çıkan eksiklik ve yanlışları gene sosyolojik açıdan gündeme getirirsek şunları söyleyebiliriz: Öncelikle belirtmek gerekir ki yeni devlet ortalama 600 yıllık bir imparatorluğun küçülmüş coğrafyası ve sosyal mirası üzerene inşa edilmiştir. Politik süreçler bakımından tam tersi bir yapılanmaya dayandırılmış ve imparatorluğun, padişahlığın politik reddi, inkârı üzerine kurulmuştur. Fakat toplumlarda politik ret mümkündür de, sosyal ve kültürel ret mümkün değildir. Bu toplumsal realiteye aykırıdır. Örneğin yeni Cumhuriyetin önemli sloganlarından biri “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” sloganıdır. Bu bir temenniden ibarettir. Bu slogan iki bakımdan sosyal gerçekle çelişmektedir. Birincisi, bu ifade “mutlak sosyal bütünleşme”yi anlatır ki bu sosyolojik açıdan mümkün değildir. Yani hiçbir toplumda mutlak ve ideal anlamda böyle bir sosyal bütünleşme hâline rastlanmaz. İnsanın, toplumun olduğu yerde farklılıklar, çelişki ve çatışmalar vardır, kaçınılmazdır; ancak bu çelişkiler, farklılaşmalar hemen bir dağılıp, çözülmeyi de gündeme getirmez. Farklılıklar, zıtlıklar içinde olunsa da gene sosyal birlik ve bütünlük sağlanabilir. Toplum aynı zamanda farklılıkların bir dengesini, çoklukta birliği ifade eder. Sosyal çeşitliliği, renkliliği yok saymak ve o yönde çaba göstermek hem doğaya hem de sosyal realiteye aykırıdır. İkinci olarak da halk arasındaki ifade ile söylersek neredeyse yetmiş iki milleti içeren bir imparatorluktan çok homojen bir ulus devlete bu kadar kısa süre içinde geçmek pratikte mümkün değildir; ayrıca bunun gerçekleşmesini sağlamaya dönük politikalar uygulamak da yanlıştır. Ne yazık ki yakın tarihimizde bu sosyolojik yanlışlık yapılmıştır. Özellikle 2. Meşrutiyet’ten sonra gelişen, hızlanan Türk milliyetçiliği o dönemin yerel ve evrensel şartları içinde kaçınılmazdı, normaldi. Ancak Cumhuriyetle birlikte bu milliyetçiliğin esnetilmesi,  zaman içinde tasfiyeci, inkârcı ve asimilasyoncu mecralara sokulmaması gerekiyordu. Örneğin etnik ve dinsel kimliklerle ilgili alanlarda devlet çok katı, “tekçi”, “tepeden inmeci” politik süreçler işletmiş, yüzyıllardan beri işleyen, içinde kültürel renkliliği, çeşitliliği barındıran soysal süreçleri doğal akışı hâlinde bırakmamış, bu sosyolojik oluşumlara politik müdahalelerde bulunmuştur. Bunlar ulus devleti yaratmak ve ulusal homojenliği sağlamak amacıyla yapılmıştır. Hâlbuki dünyadaki siyasal (demokratikleşme bağlamında), sosyal ve kültürel gelişmelere de paralel olarak toplumdaki normal evrim, akış kendi doğal yolunu, hedefini bulacaktı. Ulus devletin inşası için gerekli görülen katı, kucaklayıcı olmayan, tekçi Türk milliyetçiliği ve buna ilave olarak yukarıda belirttiğimiz etnik, sosyal oluşumlara, taleplere devletin kulak tıkaması, devreye hep politik mekanizmaların konulması, sonunda bir tepki olarak bugün teröre de bulaştırılmış, etnik temele dayandırılan, sert ve ayrımcı bir Kürt milliyetçiliğinin doğmasına sebep olmuştur. Bu konularla ilgili olarak uzun bir imparatorluk döneminin getirdiği birikim ve tecrübelerden hiç yararlanılmamıştır. Politikacılar 1950’lerden sonra dünyada yaşanan İletişim Devrimi’nin yol açtığı sosyal ve siyasal değişiklikleri içeriye yansıtmakta, oluşan “çokçu” anlayışları benimsemekte, bunların gereğini yapmada da çok geç kalmışlardır. Devlet tüm sosyal ve kültürel sorunları politik kararlarla, yasalarla, yasaklarla çözmek istemiştir. Sosyal ve kültürel sorunlar, duygu ve inançlarla ilgili konular öncelikle kendi kategorik yapıları, mantıkları içinde çözülebilir. Bunun tam tersi yapılmıştır. Hatta böyle yapılarak Cumhuriyetin sosyolojik evrimi âdeta sakatlanmış, engellenmiştir. Laiklik dâhil çoğu olumlu adımlardaki aksaklıklar, eksiklikler buradan kaynaklanır. Daha açık bir ifade ile söylersek Türkiye’de seksen küsur yıllık süreç içinde politik süreçlerle, olgularla sosyolojik süreçler örtüşmemiş, bu iki süreç arasındaki mesafe ne yazık ki açılmıştır. Bugün ortaya çıkan kimlik sorunlarının temelinde bu politik vizyonsuzluklar ve alınan yanlış politik kararlar vardır. Devlet tarihin biriktirdiği sosyal sorunlarla yüzleşmekte de gecikmiştir. Örneğin Osmanlılar’da 16. yüzyılda politik nedenlerle Aleviliğe karşı alınan baskıcı önlemler ancak beş yüz yıl sonra bir ölçüde gevşetilmeye başlanmıştır. La Palombara’nın da dikkat çektiği gibi ulusal bütünleşme ve demokrasinin gelişmesinde kitle partilerinin önemi, işlevi çok fazladır. Ancak Cumhuriyet tarihi içinde askeri darbeler ve diğer sebeplerle kitle partileri de sürekli kapatılarak, saf dışı edilerek toplumdaki doğal politik olgunlaşma, kurumlaşma da önlenmiştir. Tüm bunlar sosyal bütünleşmeyi geciktirici, yaralayıcı olaylardır. Ayrıca vurgulamak gerekir ki Türk aydınları, devlet bürokrasisi 20. yüzyılın ilk çeyreğinde art arda gelen savaşlar, büyük acılar, altüst oluşlar, göçler yüzünden yaşanan ve sonunda imparatorluğun yıkılmasına yol açan büyük travmanın etkisinden kurtulup bir türlü sağlıklı düşünüp sosyal gerçekleri olduğu gibi kabul eder hâle gelememişlerdir.

Ama sebepler ne olursa olsun sosyolojinin gereğini, sosyolojik süreçleri değil de her zaman politikanın gereğini ve politik süreçleri devreye soktuğumuz için bugün Türkiye Cumhuriyeti çok ağır bedeller ödemekle karşı karşıya bırakılmıştır. Tarihten dersler çıkarıp, kendi toplumsal yapımızı sosyolojinin verilerinden, bulgularından yararlanarak tanımaya çalışsaydık, ayrıca sosyal gerçeklerin acı ilacını zamanında içseydik, kendi tutum ve davranışlarımızı kritik etseydik, en azından eleştirenlere kulak verseydik bugünkü yakıcı sorunlarla karşılaşmazdık.


Kaynaklar
Aristoteles, Politika, Çeviren, Mete Tuncay, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1975.
Ayverdi, İlhan, Misalli Büyük Türkçe Sözlük-Kubbealtı Lugatı, Bilnet Matbaacılık, İstanbul, 2010.
Dâver, Bülent, Siyaset Bilimine Giriş, Doğan Yayınevi, Ankara, 1969.
Heper, Metin, Atatürk’te Devlet Düşüncesi, Türkiye’de Politik Değişim ve Modernleşme içinde, Alfa Akademi Yayınları, İstanbul, 2007.
Kalaycıoğlu, Ersin-Ali Yaşar Sarıbay, Türkiye’de Politik Değişim ve Modernleşme, Alfa Akademi Yayınları, İstanbul, 2007:
Meynaud, Jean, Technocracie et Politique, Etudes de Science Politique 2, Chez L’auteur, Lausanne,1960.
Vergin, Nur, Siyasetin Sosyolojisi, Bağlam Yayıncılık, 5. Basım, İstanbul, 2007.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile