Muhafazakârlık

Muhafazakârlık Ne Demektir?
Muhafazakârlık kavramı Türkiye’de gene güncelleşti. Ülkemizde düşünsel alanda bir istikrar, tutarlılık, süreklilik olmadığı için birçok kavram, düşünce bir vesile ile gündeme gelir ve bir süre tartışılır, ardından unutulur, tekrar güncel hâle gelinceye kadar kaybolur gider. Bir kamuoyu araştırmasına bağlı olarak muhafazakârlıkta da böyle oldu;

bu kavram üzerinde doğru-yanlış, anlamlı-anlamsız birçok şey söylendi, bilenlerin ve bilmeyenlerin de katıldığı iddialı analizler ve yorumlar yapıldı. Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in “Değerler Araştırması” ve Prof. Dr. Hakan Yılmaz’ın “Türkiye’de Muhafazakârlık” araştırması hâlen (2012) Türk toplumunun dindar ve muhafazakâr bir toplum olduğunu, ancak dindarlıkla ilgili olarak bazı algıların zamanla değiştiğini ortaya koymuştur. Gene bu araştırmaya göre ülkenin 10 yıllık bir “muhafazakâr iktidar” tarafından yönetilmesine rağmen, önceki araştırmalarla kıyaslandığında, dindarlık bakımından kayda değer bir değişmenin olmadığı tespit edilmiştir. Hatta araştırmayı yapan Esmer, “Pek çok insan bana kızabilir, ama bulgularım böyle” demiştir (Esmer, 2012).

Yılmaz’ın son 6 yılı karşılaştıran ilgili araştırması da bu sonucu teyit etmektedir. Konuyu araştıranların sözlerine ve bulgulara rağmen bazı yazarlar, Türkiye’nin giderek muhafazakârlaştığını vurgulamaktadırlar. Herhalde bunlar böyle bir yargıya varırken bir faktör olarak sadece, Türkiye’nin 10 yıllık bir muhafazakâr iktidar tarafından yönetildiğini hesaba katmaktadırlar. Bu kimseleri, belirtilen faktörün dışındaki somut gelişmeler, bulgular ve olgular pek ilgilendirmemektedir. Bizim de İzmir-Urla’nın Barbaros Köyü’nde yaptığımız bir monografik çalışmada (ilk araştırma 1965’te yapılmış, aynı araştırma 2008’de tekrarlanmıştır) ve o bölgedeki benzer köylerde dindarlıkla ilgili olarak yaptığımız gözlem ve tespitlerimize göre bu anlamdaki muhafazakârlıkta bir değişme olmamıştır (Yaka, 2011).

Muhafazakârlık (conservatisme) sözlük anlamı bakımından, bir toplumun yarattığı değerlerin, oluşturduğu kurumların, normların, gelenek ve göreneklerin, dolayısıyla böylece meydana getirilen toplumsal düzenin, kültürün korunmasını, ifade eder. Burada denenmiş, uygulanmış yöntemler, tutum ve davranışlar esas alınmakta ve bunların sürekli olması istenmektedir. Böylece yerleşik düzen, sosyal yapı savunulmakta ve bu yapının hızlı bir biçimde, kapsamlı olarak değiştirilmesine karşı çıkılmaktadır. Bu kavram bir grubun, topluluğun çeşitli konulardaki eğilimlerini, tutumunu anlatmaktadır, yani bu bir tutumu, bir bakış açısını ifade etmektedir. Muhafazakârlar kurulu düzeni değiştirmeye, yenilemeye dönük olan her radikal değişikliğe kuşku ile bakar ve bu tür toplumsal eylemleri önlemeye çalışırlar. Muhafazakârların dayandığı temel sosyolojik gerekçe şudur: Toplum çok karmaşık bir yapıdır ve bu yapı çok uzun bir sosyal evrimin, gelişmenin ürünü olarak meydana gelmiştir. Toplumsal düzeni oluşturan sosyal normlar, değerler, gelenekler gene uzun dönem içinde sınama yanılmalarla, bin bir güçlükle biçimlendirilebilmiştir. Dolayısıyla onları bir çırpıda değiştirmek veya ortadan kaldırmak oldukça sakıncalıdır, tehlikelidir. Bu bakımdan söz konusu sosyal yapı titizlikle, hassasiyetle korunmalı, devam ettirilmelidir. Bu tutumda toplumun sayısız faydaları, çıkarları vardır. Muhafazakârların bu toplumsal kaygısını Shakespeare’in şu sözleri çok güzel ifade etmektedir: “Toplumdaki şu basamaklanmayı bir kaldırın, şu çalgının uyumunu bir bozun, görürsünüz o zaman kopacak gümbürtüyü…” (Ozankaya, 1977: 13). Toplum herhangi bir topluluktan farklıdır. Toplumda bireyler, gruplar arasında yoğun ve çok yönlü bir sosyal etkileşim gerçekleşmekte, bu etkileşim süreci ortak değerleri, normları, tutumları yaratmaktadır. Dolayısıyla toplumlarda sosyal bütünleşmeyi sağlayan ve bireyleri birbirine bağlayan bu psikososyal faktörlerdir. Bu durum bireylerin ihtiyaç duyduğu sosyal güven, korunma, aidiyet ve bağlılık duygularını hem yaratmakta hem de beslemektedir.

Gerçekte muhafazakârlık standart, zaman ve toplumlara, duruma göre değişmeyen bir kavram da değildir. Bu kavramla ilgili geniş bir izafiyet, değişkenlik söz konusudur. Örneğin din, dindarlık muhafazakârlığın önemli bir unsuru kabul edilir. Ancak örneğin Arabistan’da İslamiyet’in doğuşu bir anlamda tam radikal bir toplum projesidir. O dönemde eski düzeni savunanlar muhafazakârdırlar, yeni dine mensup dindarlar ise devrimci-radikaldirler. Dolayısıyla bir dönemin radikalleri başka bir dönemin muhafazakârları hatta gericileri olabilirler. Rusya’da sosyalist bir devrimi gerçekleştiren komünistler, 1989’da sistem kendiliğinden çökünce 1990 sonrasında yeni sosyoekonomik sistemin muhafazakârları hâline gelmişlerdir. Çünkü eski sistemi savunmaya başlamışlardır. Bu bakımdan zamanla bu nitelikler ve roller değişebilmektedir. Ayrıca kavram çok boyutludur; psikolojik, ahlaki, dinsel, siyasi, ekonomik, ideolojik, kültürel boyutları vardır. Bireyler yaşamları içinde gençlik ve yaşlılık dönemlerinde de bu kavram açısından yaşa bağlı olarak da genelde farklı tutum sergilemektedirler. Toplumda genelde genç insanların daha radikal ve değişmeden yana oldukları, yaşlıların ise onlara göre daha muhafazakâr oldukları varsayılır. İnsanların kendilerini “devrimci”, “muhafazakâr” olarak nitelendirmeleri önemli değildir. Önemli ve işlevsel olan durdukları yer ve sosyal düzen açısından oynadıkları rol önemlidir. Solda ve değişmeden yana görünen bir kişi, kişilik özellikleri ve aldığı eğitim bakımından totaliter, katı, tutucu ve hoşgörüsüz olabilir. Bu insan aslında muhafazakâr yapılı birisidir. Dolayısıyla muhafazakârlıkta esas olarak bireysel olan bu psikolojik boyut çok önemlidir.

Batı’da Muhafazakârlık
Kendi içinde mantıki bir tutarlılığı olan ve bir sosyal, düşünsel sistem olarak muhafazakârlık, Batı’da esas olarak 18. yüzyıldan itibaren ve özellikle de 19. yüzyılda ortaya çıkmış ve şekillenmiştir. 19. yüzyılda Batı’da birbirine paralel gelişen üç büyük düşünce akımı, ideoloji vardır. Bunlar radikalizm, liberalizm ve muhafazakârlıktır.  Dolayısıyla muhafazakârlık bir düşünce akımı olarak siyasal, ekonomik, dinsel ve ahlaki boyutlarıyla bu yüzyıl içinde gelişmiş ve düşünce tarihi içindeki yerini almıştır. Bir düşünce ve ona bağlı olarak somutlaşan bir pratik tavır, eylem olarak muhafazakârlık diyalektik bir süreç içinde Avrupa’da Aydınlanma hareketi, ayrıca 18. yüzyılda Batı’da gerçekleşen 1789 Fransız Devrimi ile Sanayi Devrimi’nin bir ürünü olarak meydana gelmiştir. Bahsettiğimiz bu sosyal, düşünsel, siyasal ve teknolojik-ekonomik süreçler Batı’da Ortaçağ boyunca, yaklaşık bin yıldır oluşmuş, yerleşmiş, kökleşmiş dolayısıyla statikleşmiş toplumsal yapıları, düzenleri (ancien régime) altüst etmiş, deyim yerindeyse toplumların tüm çivilerini yerinden oynatmış, geleneksel bütün değerleri, normları değiştirmiştir. Örneğin Batı’daki sosyal, siyasal yapının en önemli ayağı olan sınıfsal yapı çözülmüş, yeni bir sosyal, sınıfsal hiyerarşi oluşmuştur. Yaşanan yaygın anomi, sosyal hercümerç bireylerdeki sosyal güven duygusunun kaybolmasına yol açmış, geleceğe ilişkin kaygılar, şüpheler zihinlerde yoğunlaşmıştır. 19. yüzyılda Avrupa’da geçekleştirilen her türlü ve değişik nitelikli devrimci eylemler diyalektik olarak karşı tezleri de yaratmış, geliştirmiştir. Böylece Avrupa’da “muhafazakâr” düşünürler, akımlar, siyasi partiler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla muhafazakârlık Batı’da somut sosyolojik gelişmelerin ürünüdür ve maddi, ekonomik, sınıfsal, ideolojik, siyasal bir alt yapısı, zemini vardır. Yapay, köksüz, gerekçesiz bir düşünce hareketi değildir. Batı’da yukarıda bahsedilen radikal, kapsamlı sosyal hareketlerden, değişmelerden dolayı önce bu toplumlar, sonra tüm dünya yeni ve olumlu aşamalara ulaşabilmiş büyük çaplı kültür ve uygarlık değişmeleri yaşanmıştır. Ama o ölçüde de bu toplumlar ağır bedeller ödemişler, çok sancılı, acılı süreçlerden geçmişlerdir. Toplumlarda hızlı kentleşme, yeni sınıflaşmalar ve benzeri oluşumlar aynı zamanda yatay ve dikey yoğun bir sosyal hareketlilik, farklılaşma yaratmıştır. Hızlı ve radikal sosyal değişmeler genellikle bir kaosa sebep olmakta bir “anomi” hâli doğmaktadır. Muhafazakârlık işte bu değişmelere, dönüşümlere karşı bir tepki olarak doğmuştur.

Avrupa’da bu düşüncenin, akımın önemli temsilcileri olarak şu isimler sayılabilir: Edmund Burke (1729-1797), Joseph de Maistre (1754-1821), Louis de Bonald (1754-1840), Hugues Felicité de Lamennais (1782-1854), François Rene de Chaeaubriand (1768-1848), Adam Müller (1779-1829), Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831), Karl Ludwig von Haller (1768-1854). Bu düşünürlerin savunduğu muhafazakârlık belki biraz yumuşatılarak, liberal düşünce ve ilkelerle bağdaştırılarak Batı’da daha sonra da işlenmiş, siyasi, sosyal, kültürel bir tez olarak savunula gelmiştir. Örneğin 19. yüzyılda Fransa’da Roberty, Espinas, Le Play gibi sosyologlar aynı çizgiyi sürdürmüşlerdir. Muhafazakârlık 19. ve 20. yüzyıllardaki sosyoekonomik ve sosyopolitik değişmelerden etkilenmiş farklı şekiller almış, bu konuda yeni yorumlar, sentezler oluşturulmuştur.

20. yüzyılda muhafazakârlıkla ilgili düşünce ve tartışmaların sosyolojideki en önemli isimlerinden birisi hiç kuşkusuz Robert Nisbet’tir (1913-1996). Nisbet aynı zamanda 20. yüzyılda çok etkili olmuş bir siyaset sosyologudur. Özellikle Amerika’daki muhafazakârlığın en etkili temsilcilerinden birisidir. Nisbet muhafazakârlığın iki büyük devrimin istenmeyen ve belki de beklenmedik bir çocuğu olduğunu belirtmektedir. Bir sosyoloji klasiği olarak kabul edilen  “The Sociological Tradition” adlı eserinde bunu şöyle dile getirmiştir: “Modern muhafazakârlık en azından felsefi formunda Endüstri ve Fransız Devrimleri’nin çocuğudur; amaçlanmamış, istenmemiş, bütün liderler tarafından nefret edilen fakat yine de devrimlerin çocuğu. İki devrimin saldırdığı ne varsa Burke, Bonald, Haller ve Coleridge gibi muhafazakâr düşünürler tarafından savunuldu. Ve iki devrimin yol açtığı ne varsa (popüler demokrasi, teknoloji, sekülerizm vb.) muhafazakârlık hepsine birden saldırmıştır. Eğer liberalizmin merkezi ethosu bireysel özgürlükse, radikalizmin merkezi ethosu sosyal ve moral isteklerin hizmetine politik gücün verilmesiyse, muhafazakârlığın ethosu da gelenektir, esasen Ortaçağ geleneği” (Güngörmez, 2003: 151).

Bu açıklamalardan hareketle ve bahsettiğimiz muhafazakâr düşünürlerin görüşlerinden yola çıkarak bu ideolojinin temel öğelerini tespit edebiliriz. Muhafazakâr düşünürlerin aralarında ayrılıklar, ayrıca bu düşünce sisteminde yer alan öğelere bu düşünürlerin verdikleri önem ve öncelikler farklı olmakla birlikte muhafazakârlığın ayırıcı niteliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Geleneğe bağlılık. Gelenekler tecrübelere bağlı olarak oluşan sosyal alışkanlıklardır. Toplumlar gelenek ve görenekleriyle yaşarlar ve zamanın getirdiği güçlüklere, çözülme ve bozulmalara bu geleneklerle karşı koyabilirler. Bu teoriye göre toplumda var olan kurumlar, değerler bütün canlılıklarıyla yaşatılmalıdır. Dolayısıyla toplumların huzuru, düzeni, mutluluğu için yüzyılların ürünü olan gelenekler korunmalı ve sürdürülmelidir. Geleneklerin terk edilmesi, bozulması toplumu çürümeye, dağılmaya götürür. Toplumlar gelecekten değil geçmişten güç alarak yaşamlarını sürdürebilirler. Muhafazakârlar tarihsel olana, geçmişe büyük saygı duyarlar.

2. Muhafazakâr düşünce bireye değil, topluma öncelik verir. En tipik muhafazakâr düşünürlerden olan örneğin Bonald’ın çıkış noktası birey değil, toplumdur. Tanrı’nın yarattığı toplum bireyi amaçları doğrultusunda biçimlendirir, birey ise toplumu biçimlendiremez. Böylece Bonald toplumu Tanrı’ya bağlamaktadır. İnsan, ancak toplum içinde algılanan insan hâline gelir. Birey kendi başına çaresizdir, hiçbir şey yaratamaz. Toplum bireyi sosyalleştirerek oluşturmakta ona çeşitli yetenekler kazandırmaktadır. Toplumun yazarı Tanrı’dır, ama insanın yazarı da toplumdur. Burke’e göre de toplum Rousseau’nun bahsettiği gibi basit bir sözleşmeyle oluşmaz; sosyal kurumların tarihsel gelişiminden ayrılamaz olan ve bütün zamanlar için geçerli bir sözleşmedir bu. Toplum bir “ortaklık”tır, ama ölmüşlerin, yaşayanların ve daha doğmamışların bir ortaklığıdır. Bonald da sözleşme fikrine karşı çıkarak toplumun ebedi olduğunu, insanın var olduğu günden bu yana var olduğunu vurgulamaktadır. Lamennais ise bireyin bir düşlemden, bir düşün gölgesinden başka bir şey olmadığını ifade etmektedir (Nisbet, 1990: 105-113).

3. Muhafazakârlarda “otorite” kavramının da önceliği vardır. İnsan ve toplum için otorite çok önemli ve gereklidir. Çünkü toplumda çözülme gelenekleşmiş otoritelerin yıkılmasıyla başlar. Yukarıda bahsettiğimiz devrimler Avrupa toplumlarında çok derin ve çok boyutlu bir kriz yaratmıştır. Bu durum bir çeşit yabancılaşma ve kitlelerin toplumdan kopuşlarına da yol açmıştır. Söz konusu devrimlerle birlikte materyalist ve pozitivist akımlar örneğin Tanrı inancını, otoritesini büyük ölçüde sarsmıştır. Geleneksel siyasal otoriteler de eşitlik, özgürlük düşünceleriyle ve bireyci taleplerle, ilerleme, değişim istekleriyle yok olmuştur. Bu ortamda pozitivist olan Comte bile Avrupa’daki bu toplumsal tablodan çok ürkerek toplumda “düzen” ve “ilerleme” kavramlarını birlikte ele alarak durumu dengelemek istemiştir. Ayrıca Comte Batı’daki aşırı bireyciliği de tehlikeli bularak “Bireycilik Batı dünyasının illetidir” diyebilmiştir (Nisbet, 1990: 107). Toplumda otorite aile, devlet, eğitim, hükümet gibi kurumlar vasıtası ile somutlaşır ve gerçeklik kazanır. Örneğin Fransa’da Le Play belki de Bonald’dan etkilenerek otoriter bir aile modelini öngörmektedir. Bonald ve Le Play için insanları bu otoritelere ve düzene, hiyerarşik yapıya alıştıran ve onları bu yönde eğiten en önemli kurum ailedir. Bireyler bu sosyal otoritelerle önce ailede (baba otoritesi) tanışmış olacaklar.

4. Muhafazakâr ideolojinin otorite anlayışı siyasal bakımdan doğal olarak monarşiyi işaret etmektedir. Dolayısıyla muhafazakârların büyük kısmı toplumun bütünlüğü, güvenliği ve huzuru açısından monarşiyi öngörmüşlerdir. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu düşünürlerin birçoğu monarşiye yakın olan aristokrat çevrelerde yaşamış ve yetişmişlerdir.

5. Gene muhafazakâr düşüncenin önemli öğelerinden biri de Tanrı inancıdır, dindir. Aralarında görüş farkları olmakla birlikte genel anlamda tüm muhafazakâr düşünürler bu sistemin bütünlüğü açısından da dinin toplum için önemini, işlevini vurgulamışlardır. Bu hususta Nisbet, muhafazakârların hepsi ya bizzat Fransız Devrimi’nin 1791’den sonra bir darbeyle çökerttiği Katolik-monarşik-aristokratik bileşkenin parçasıydılar, ya da bu bileşkenin inançlı destekçileri olduklarını belirtmiştir (Nisbet, 1990: 103). Muhafazakârlar toplumdaki ekonomik (sınıfsal), sosyal ve kültürel faktörlerden kaynaklanan hiyerarşik yapıyı da savunmuşlardır. Onlar toplumda cemaat yapılanmaları da teşvik etmişlerdir.

6. Muhafazakârlar bireyciliğe karşı olmalarından ve toplumu öne çıkarmalarından dolayı da doğal olarak ekonomik liberalizme muhaliftirler. Onlara göre bu tarz bir liberalizm toplumdaki sosyal değerlerin zamanla aşınmasına yol açarak, toplumsallığı zayıflatarak ve diğer aşırı özgürlüklerle birlikte toplumda ahlaki çöküntüye, bozulmaya sebep olabilir. Ancak belirtmek gerekir ki 20. yüzyıldaki muhafazakârların büyük kısmı aynı zamanda ekonomik liberalizmi savunmuşlardır. Örneğin Tocqueville muhafazakâr kabul edilmekle birlikte tam bir liberaldir. Ayrıca Nisbet de ekonomik liberalizme karşı değildir.

7. Muhafazakâr düşünürlerde genel bir tavır olarak toplumsal evrime, değişmeye ilişkin “karamsar” bir görüşün egemen olduğu gözlenir. Onlarda bu görüşün oluşmasında belki de, 18. yüzyıldan bu yana özellikle Batı toplumlarında baş döndürücü bir değişmenin yaşanmış olması rol oynamaktadır. Bu süreçteki radikal değişikliklerin uygarlığın oluşturduğu birçok olumlu unsuru da heba ettiğini düşünmektedirler. Üst üste yaşanan devrimlerin Batı uygarlığının köklerini erozyona uğrattığını, gelecekte toplumların istikrara kavuşmalarının zor olacağını düşünerek gelecekten pek ümitli değillerdir. Yani onlara göre toplumdaki değerler, kurumlar ve normlar açısından kurunun yanında âdeta yaşlar da yanmıştır, yanmaktadır.

Bugün Avrupa’daki Muhafazakâr ve Hıristiyan Demokrat partiler belirttiğimiz bu tarihsel ve felsefi köklere dayanmaktadırlar. Bu açıklamalardan yola çıkarak muhafazakârların her türlü yeniliğe, insanların lehine olan her olumlu değişmeye karşı olduklarını söylemek doğru olmaz. Onlar, örneğin teknolojik yeniliklere, toplumda artan ihtiyaçlara, ortaya çıkan zorunluluklara bağlı olarak gerçekleştirilmek istenen değişikliklere karşı değillerdir. Ancak yeniliklerin bir baskı aracı olarak kullanılmasına, yenilikler adına geçmiş değerlerin ne varsa silinip süpürülmesine karşıdırlar.

Türkiye’de Muhafazakârlık
Öncelikle belirtmek gerekir ki her düşünceyi, ideolojiyi işleyen, onu yorumlayan, kitlelere ulaştıran o ülkedeki filozoflardır, yazarlardır. Filozofların yoğurup olgunlaştırmadığı, bir sistem hâline getirmediği düşünceler halk katında yaygınlaşıp kökleşemez. Bunlar dağınık, bölük pörçük fikirler hâlinde kalırlar. Ayrıca vurgulamak gerekir ki her düşüncenin, teorinin bir öncesi vardır. Herhangi bir düşünce, ideoloji bir başka düşüncenin antitezi olarak ortaya çıkar, önceki akımın eleştirisinden doğar. Bu bakımdan Türkiye Batı’da muhafazakârlığı yaratan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel süreçleri yaşamadığı için Batı tarzı bir muhafazakâr düşünce oluşumundan çok uzaktır. Dolayısıyla sosyolojik olarak Batı için tanımlanan, analizi yapılan bir muhafazakârlıktan bahsedemeyiz. Bizim sosyal ve kültürel tarihimizin yarattığı bize özgü bir muhafazakârlığın filozofları da olmamıştır. Yani böyle bir felsefi birikime, derinliğe dayalı bir düşünsel zemin, kaynak da zaten yoktur. Onun için sistematik, anlamlı, tutarlı, nitelikleri belirlenmiş bir muhafazakârlıktan da söz edemeyiz. Örneğin Türkiye’de muhafazakârlığı kuramlaştıran, bu ideolojiyi felsefi bir boyut içinde analiz eden kimdir, hangi filozof veya filozoflardır? Özetle söylemek gerekirse, ne böyle bir birikim olmuştur, ne de böyle bir düşünür vardır.

Bu nedenlerle bizdeki muhafazakârlık temelleri, nitelikleri, oluşumu ve boyutları açısından Batı’dakinden çok farklıdır. Kahraman’ın da belirttiği gibi, “Türkiye’deki muhafazakârlık bütünüyle kültüreldir, İslamidir veya Müslümanlık algısına dayanır dolayısıyla bu kompozisyonu muhafazakârlık diye adlandırmak ‘kısmen’ doğrudur. Türkiye Batılı anlamda bir muhafazakârlık anlayışına sahip değildir. Batı muhafazakârlığı modernleşmeyle birlikte ortaya çıkmıştır. Sınıfsaldır. Özü itibariyle aristokrasinin muhafazasını öngörür. Batı muhafazakârlığında yerleşik değerlerin korunması, hiyerarşilerin kabullenilmesi, kolektif kimlik belirleyicilerinin içselleştirilmesi gibi hususlar işin içindedir. Din bunlar arasında bir olgudur sadece (Kahraman, 2012: 11). Türkiye’de, Batı’da kilisenin desteklediği, onunla kol kola olan ve monarşiye göbek bağı ile bağlı bir aristokrat sınıf hiçbir dönemde olmamıştır. Fransız İhtilali’nden sonra oluşan mecliste devrim yanlıları ile monarşiden yana olanlar iki ayrı grup olarak yer alıyorlardı. Fransa’da bu kadar kanlı, radikal bir devrime rağmen monarşiden yana güçlü bir muhafazakâr kesim filozoflarıyla, politikacılarıyla ve kilise desteği ile dimdik ayakta idi. Batı’da kilise gayrimenkulleriyle, dallı budaklı çok köklü kurumsal yapısıyla muhafazakârlığın en önemli destekleyicisi, kalesi olmuştur. Bizde ise Cumhuriyet’e karşı yok denecek kadar cılız bir ses şeklinde muhalefet olmuştur. Halk, toplumun ekseriyeti Cumhuriyet’i çok çabuk benimseyip kabullenmiştir. Bu noktada ciddi siyasi bir muhafazakârlık görülmemiştir.

Bizim aydınlarımız toplum-devlet-din üçlüsünü hep Batı modeli çerçevesinde düşündükleri için bu üçlü arasındaki ilişkilerin bizdeki gerçeğini bir türlü yerli yerine oturtamamışlardır. Batı’da Papalığın, kilisenin toplum ve siyaset üzerindeki etkisi özellikle geçmişte örneğin sade bir Osmanlı yurttaşının düşünemeyeceği kadar fazladır. Türkiye’de ise din ve dini kurumlar devletin, siyasetin üzerine çıkmamış, çıkmasına da izin verilmemiştir. Daima devlet dinin üzerindedir, ondan önce gelir. Önemli olan devletin bekasıdır. Devletin bekası için kendi oğlunu, kardeşini öldürten bir siyasi zihniyet dini otoriteyi dinler mi? Bu otoritenin kendi üzerinde bir karar sahibi olmasına izin verir mi? Bu noktada vurgulanmalı ki Türkiye’deki yanlış irtica algısının temelinde aydınlarımızdaki bu Batı kaynaklı bilgisizlik ve ona dayalı muhakeme tarzı vardır. Entelektüellerimiz hep Batı’daki kilise-devlet çatışması ekseninde düşünmüşlerdir. Halk da böylesine bir rekabet durumunda her zaman devletin yanında yer almıştır. Türkiye’de halkın muhafazakârlığı ekonomik-sınıfsal ve siyasal nitelikler taşımadığı için oldukça pratiktir, bireysel ve sosyaldir. Sosyal boyutlarıyla birlikte günlük pratik yaşam ve davranışlarla ilgilidir. Gelenek ağırlıklıdır. Teorisi yapılmamıştır. Ekonomik ve derin bir siyasi boyutu yoktur.

Türkiye’deki muhafazakârlığın tarihsel arka planına bakarsak özetle şu analiz yapılabilir. Osmanlı’da 18. yüzyılda yenilik hareketleri başlayınca etki-tepki mekanizması ve diyalektik süreç gereği olarak birtakım karşı tepkiler de oluşmuştur. Çünkü niteliği, yoğunluğu ne olursa olsun her sosyal hareket karşıtını yaratır. Ekonomik ve felsefi bir temeli olmasa da “Batılılaşma” denilen sosyal, kültürel ve siyasal reformlar başlayınca toplumun bir kesiminde gelenekleri koruma güdüsü ile belirli tedirginlikler, tepkiler de meydana gelmiştir. Aslında bazı askeri teknik yenilikler hariç bu sosyal nitelikli reformlar bir taklit ve özenti düzeyini de pek aşmıyordu. Dolayısıyla belirli kesimler bunları yapay, gereksiz, işlevsiz düzenlemeler olarak görüyordu. Sonuç olarak Tanzimat dâhil olmak üzere Cumhuriyet’e kadar olan tüm reform çabalarına, sosyal ve yasal düzenlemelere karşı bir “muhalefet” doğal olarak kendini hissettirmiştir. Özü itibariyle bunları muhafazakâr tepkiler olarak nitelendirmek mümkündür. Şüphesiz en köklü, kapsamlı değişiklikler Cumhuriyet’le birlikte gerçekleştirilmiştir. “Atatürk Devrimleri” olarak adlandırılan bu inkılâplar Osmanlılar döneminde yapılanlardan daha radikal ve hızlı biçimde olmak üzere gerçekleştirilen ve geriye dönüş yollarını da kapatan sosyal, siyasal ve kültürel dönüşümlerdir. Bunlar, ekonomik niteliği çok zayıf da olsa basbayağı sosyal ve siyasal nitelikli devrimlerdir. Dolayısıyla tepkilerin ve onlara karşı muhalefetin olması doğaldır. Burada sosyal, hukuki ve kültürel nitelikli olanlara karşı çok güçlü ve sistematik olmasa da daha somut ve açık eleştiriler söz konusu olmuştur. Ancak siyasal reformlara yani padişahlıktan Cumhuriyet’e geçiş ciddi bir muhalefetle karşılaşmamıştır. Halk o günkü şartlar içinde Cumhuriyet yönetimine geçişi rasyonel ve kaçınılmaz bir gelişme olarak kabul etmiştir, Cumhuriyet’i benimsemiştir. Sonuçta Batı’daki gibi monarşi yanlısı güçlü bir akım ortaya çıkmamıştır. Fakat yukarıda da belirtildiği gibi sosyal, kültürel ve dinsel alanlarda, kurumlarda gerçekleştirilen radikal değişikliklere karşı belirli kesimlerde bir muhafazakâr tutumun oluştuğunu söylemek mümkündür. Halk özellikle çok partili hayata geçtikten sonra oylarıyla sessizce Cumhuriyet’i desteklemiş, ama geleneksel kültürel ve sosyal değerlerle daha barışık ve dinsel açıdan da halkın inançlarına daha saygılı davranan siyasi partilere oy vererek bu tavrını belli etmiştir. Yukarıda değinilen bu tür devrimlere karşı oluşan tepkilerin uzantıları günümüze kadar gelmiştir. Ancak gene daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bu muhalefetin sistemli ve kapsamlı olarak teorisi yapılmadığı, halk da devlete olan saygısından dolayı bunu önemli bir sorun hâline getirmediği için olsa gerek yeni rejimi tehlikeye sokacak güçlü bir siyasi muhafazakârlık hareketi doğmamıştır. Zaman içinde belirttiğimiz açılardan muhafazakâr sayılacak partilere verilen küçümsenemeyecek oy oranları (örneğin Erbakan’ın Milli Selamet ve Refah Partisi’ne verilen oylar) dinsel tercihlerden çok pragmatik düşünceler ve ekonomik gerekçeler, yaratılan umutlar dikkate alınarak verilmiştir. Kaldı ki 1980 sonrasında kendisini muhafazakâr olarak tanımlayan Turgut Özal’a verilen oylar da (bu oylar onu iktidar yapmıştır) ekonomik nedenlerden ve değişime, geleceğe dair çizilen olumlu tabloya duyulan güvenden dolayıdır. Aynı şekilde 2002 yılından itibaren Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne üst üste üç seçimde verilen oylarda da sadece dinsel, kültürel faktörler rol oynamamıştır. Bu düşüncenin en önemli kanıtı aynı halk 1970’li yıllarda solcu Ecevit liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi’ne de % 42’lik oyu dinsel nedenlerle değil, ekonomik nedenlerle (umutlarla) vermiştir. Bu noktada Türk halkı oldukça pragmatik ve rasyonel, işlevsel bir mantık yürütmektedir. Halk dinsel muhafazakârlığını da politikaya karıştırmamakta, dönüştürmemekte, ama inançlarına saygıyı istemekte, ancak bu noktada ekonomik ve siyasal ihtiyaçları, zorunlulukları da ihmal etmemekte, oy verirken bunları da hesaba katmaktadır. Ne yazık ki Türk entelektüellerinin büyük kısmı halkın bu hassasiyet ve tercihlerini bir türlü anlamamışlar ve değerlendirememişlerdir. Türkiye’de kendisini “ sol” olarak tanımlayan siyasi partilerin (veya öyle zanneden), adları ne olursa olsun, halktan bekledikleri oyları alamamaları bu nedenledir. Ayrıca belirtmek gerekir ki Türkiye’de kimin ve hangi partilerin değişimden yana ve devrimci, hangi kişi ve partilerin mevcut düzenden yana olduğu da çok tartışmalıdır. 1960’lı yıllarda çok tutarlı ve dürüst bir sosyalist aydın olan merhum İdris Küçükömer bu tartışmalı durumu şu sözlerle iyi özetlemiştir. “Türkiye’de sağ soldadır, sol da sağdadır.”

Ayrıca Türkiye’de geniş anlamda muhafazakârları oluşturan kesimlerin içinde bazı gruplar, yazarlar, politikacılar doludizgin giden bir kapitalizme, tüketim toplumuna karşıdırlar; ancak muhafazakâr olarak kabul edilen büyük kesim ve onların oylarıyla iktidara taşınan siyasi liderler kendilerini hem muhafazakâr, demokrat hem de liberal olarak tanımlamışlardır. Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan bu grup içindedirler. Aslında Batı’da da 19. ve 20. yüzyıllarda muhafazakâr olarak nitelendirilen birçok Avrupalı düşünür öncekilere göre bir değişim geçirerek, daha ılımlı olmuşlar ve liberalleşmişlerdir. Türkiye’de belirttiğimiz gibi, halk da genel olarak merkeze yakın veya merkezde olan sosyal-kültürel değerler açısından muhafazakâr-liberal siyasi partilere oy vermiştir. Türk halkı ekonomik ve siyasi konularda muhafazakârlık bağlamında bir bakıma hızlı olgunlaşmış, ideolojik ve marjinal düşüncelere, akımlara pek prim vermemiş evrensel, sosyal, siyasi ve ekonomik değişmelere aydınlardan daha çabuk uyum göstermiştir. Örneğin son 60 yılda her zaman insan hak ve özgürlüklerini genişletmeyi vadeden, dışa açılmayı gündeme getiren partileri desteklemiştir. Maalesef Türkiye’de okumuş ve devlet bürokrasisine dâhil olmuş aydınlar halktan daha muhafazakâr ve katıdırlar.

Peki, Türkiye’de düşünce ve teori düzeyinde özellikle Cumhuriyet döneminde muhafazakâr sayılabilen kimseler hiç yok mudur? Muhafazakârlığı sistemleştiren yazarlar-düşünürler varsa kimlerdir? Öncelikle belirtmek gerekir ki Batı’daki gibi bu tür düşünceleri, anlayışları felsefi boyutta sistematik hâle getiren, analiz eden, yorumlayan ve toplumda geniş bir etkinliği olan kimseler azdır. Osmanlılar döneminde ve 19. yüzyılda bu konuda etkin olmuş isimlere örnek olarak İsmail Hakkı İzmirli (1868-1946), Sait Halim Paşa (1861-1921), Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895) gösterilebilir. Son dönemde muhafazakâr tanımına uygun düşen ve muhafazakâr bir kültürün yaratılmasında belirli etkileri, katkıları olan yazar-şair-entelektüel olarak da örneğin Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936), Necip Fazıl Kısakürek (1904-1983), Nurettin Topçu (1909-1975), Prof. Dr. Sabahattin Zaim (1926-2008), Mehmet Şevki Eygi (1933…) gibi isimler sayılabilir. Özellikle günümüzde Mehmet Şevki Eygi düşünceleri ve yaşantısı ile tam ve tipik bir muhafazakâr Türk aydınıdır. Bunlar, çeşitli muhafazakârlık kriterleri açısından homojen bir grup oluşturmazlar. Aralarında önemli farklar da vardır. Biz burada örnek olarak bu yazarları zikrettik. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu yazarların birçoğu muhafazakâr-liberal çizgidedir. Bir fikir adamı ve öğretim üyesi olarak örneğin Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil de (1899-1967) bunlara dâhildir ve o kesim üzerinde etkili olmuştur. Söz konusu ettiğimiz yazarları ayrı ayrı ele almayacağız. Kamuoyunun da çok yakından tanıdığı, bildiği ve bizim edebiyatımızda olsun düşünce hayatımızda olsun etkileri hayli fazla olan sadece Mehmet Âkif’ten biraz bahsetmekle yetineceğiz. Cumhuriyet döneminde bunların içinde öğrenimi açısından da uygun olan, sosyal ve kültürel yönden muhafazakâr bir kültür, düşünce sistemi yaratmak bakımından bir düşünür ve sosyolog olarak Nurettin Topçu’nun da önemli katkıları olmuştur.

Mehmet Âkif, dinsel ve kültürel geleneklere bağlılık çerçevesinde ele alınırsa muhafazakârdır. Ama örneğin Marksistlerin sloganlaştırdığı “Emek en yüce değerdir” ifadesi bağlamında düşünülürse Türkiye’de kullanılan bir kavramla ilericidir. Safahat’taki birçok manzumede, çalışmanın, emeğin (sa’y), üretimin bireysel ve toplumsal yaşam için ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Âkif toplumsal, ekonomik kaygıları, hedefleri açısından çok ileridedir, değişimden yanadır yani muhafazakâr değildir. Onda muhafazakârlardaki karamsarlık da yoktur. Yaşadığı dönemdeki krizlerin acısını duymaktadır, ancak geleceğe dönük olarak ümitli, azimli ve iyimserdir. Gene Âkif hurafelere, yanlış düşüncelere, yorumlara bulanmış bir Müslümanlık anlayışından sıyrılarak ve Kuran’a dayalı bir Müslümanlığı savunarak Türk toplumunda gerçek bir “zihniyet İnkılâbı”nın yapılmasını önermesi bakımından da değişimden, sosyal evrimden yana bir tavır almıştır. Dolayısıyla yaşadığı dönemdeki sosyoekonomik rejimi savunmamaktadır. Bilakis bu noktada radikal sayılacak bir değişimden yana görünmektedir. Âkif dindar olması, din temelli bir ahlak anlayışını benimsemesi ve bireyciliğe karşı toplumcu olması nedeniyle muhafazakâr kabul edilir; ancak faydalı ve fonksiyonel olan her yeniliğe de açık olması, en önemlisi de yaşanan zamana, çağa ayak uydurmanın kaçınılmazlığını, gerekliliğini savunması bakımından yenilikçi ve gerçekçidir. Kendi ifadesi ile “Asrın idrakine sahip olmak gerekir.” Ona göre “Eski, eski olduğu için atılmaz, fena olursa atılır, yeni de yeni olduğu için alınmaz, iyi olursa alınır.” Âkif zihniyet olarak dogmatik, teslimiyetçi, mütevekkil ve önyargılı değildir, hatta çoğu olay karşısında isyankâr bir tavır takınmaktadır. Gerilik ve atalete yol açan miskinliği kıyasıya eleştirmiştir. Bu çerçevede, İslam ülkelerindeki yanlış ifade edilen, yorumlanan kader anlayışını da çok net biçimde eleştirmiş ve bunu şöyle ifade etmiştir: “Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru: Belânı istedin, Allah verdi… Doğrusu bu” (Âkif, 1987: 267). Âkif taklide, özentiye dayanmayan, pratik fayda sağlayan, anlamlı olan her türlü toplumsal değişmeden yanadır.

Türkiye’deki muhafazakârlık konusunda son olarak şu noktayı da belirtmek gerekmektedir. Çok ilginçtir, Türkiye’de bir dönem, tüm sosyal olayları tekçi (monist) bir görüşle ekonomik ve sınıfsal faktörlerle açıklayanlar son dönemde gelişen sosyal ve siyasal olayları her nedense sadece dinsel ve kültürel nedenlerle açıklamakta, ekonomiyi, sosyal sınıf kavramlarını unutmuş görünmektedirler. Onlara göre herhalde ekonomik analizlerin modası geçti! Hâlbuki toplumda ekonomik ve sınıfsal analizlerin önemi hiç ortadan kalkar mı? Bu kesim son on yıllık dönemde ortaya çıkan “Ak Parti olgusu”nu açıklarken sadece dinsel ve kültürel unsurları dikkate almakta, buna göre değerlendirmelerde bulunmaktadırlar. Bu konuda dinsel ve kültürel faktörlerin de etkisi olmakla birlikte ekonomik unsurları da hesaba katmak gerekir. Böylesine bir değerlendirme tümden sosyolojik gerçeklere aykırıdır ve çok sığ, yetersiz bir analiz olur. Bu kimseler toplumda sınıfsal hareketliliğin ve ekonomik, sosyal gelişmelere bağlı olarak yeni sınıfsal oluşumların yani bazı sınıfların yer değiştirdiğini, yükselen yeni sınıfların olabileceğini, bu gelişmelerin de kültürü, siyaseti etkileyeceğini hiç düşünmemektedirler. Onun için de bu kesimin muhafazakârlık yorumları havada kalmaktadır.


Kaynaklar
Ersoy, Mehmet Âkif, Safahat, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1987.
Esmer, Yılmaz, Türkiye Değerler Atlası, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2012.
Güngörmez, Bengül, “Muhafazakârlığın Sosyolog Havarisi: Robert Nisbet”, Doğu Batı Dergisi İçinde, Sayı: 25, Ankara, 2003.
Kahraman, Hasan Bülent, “Muhafazakârlık artmıyor ama…”, Sabah Gazetesi, 9.10.2012, İstanbul.
Nisbet, Robert, “Muhafazakârlık, Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi” İçinde, Çeviren, Erol Mutlu, Verso Yayıncılık, Ankara, 1990.
Ozankaya, Özer, Toplumbilime Giriş, Ankara Üniv., SBF Yayınları, Ankara, 1977.
Yaka, Aydın, Sosyal Değişme, Gündoğan Yayınları, İstanbul, 2011.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile