Cumhuriyet Kendi Değerlerini Yaratamadı

Bir insan kalabalığının “toplum” hâline gelebilmesi için onu oluşturan bireylerin aralarında birçok psikososyal, kültürel etkileşim unsurlarının bulunması gerekir. Başka bir ifade ile bireyleri bir arada tutan, onları birbirlerine yaklaştıran ortak maddi ve manevi değerler, duygusal bağlar yaratılmalıdır. Bu bakımdan Durkheim, bir toplumun söz konusu ideal değerleri oluşturmadan gerçek anlamda kendi varlığını oluşturamayacağını vurgulamıştır. Sosyal değerler toplumun ulaşmak istediği, onları gerçekleştirmek için zorlu bir mücadeleyi göze aldığı idealler, yüceleştirilen inanç ve düşüncelerdir. Bunlar bireylerin düşünce ve eylemleriyle ilgili ölçütler getirir, toplumsal yaşamda bireylere rehberlik yaparlar. Durkheim’a göre toplum sürekli kutsallar yaratmakta ve kutsal olanla kutsal olmayan alanı birbirinden ayırmaktadır (Durkheim, 1960, 1974). Değerler ahlak, din, gelenek ve göreneklerle, siyasal ve ulusal alanlarla ilgili olabilirler. Sosyal bütünleşmede ve toplumun sürekliliğinde bunlar hayati önemi haizdirler. Sosyal değerler çok uzun bir zaman diliminde meydana getirilen, kökleri toplumun inanç ve düşünce dünyasında bulunan ve çoğunluğun benimsediği, ciddiye aldığı, üzerinde hassasiyet gösterdiği kolektif duyuş, düşünüş ve davranış biçimleridir.

Ancak sosyal değerler de ihtiyaç ve şartların değişmesi ile birlikte gelişip değişebilir. Zamanla bunlara yeni değerler eklenebilir, bazı değerler yerlerini başkalarına bırakabilir. Dolayısıyla toplumda çağa göre yükselen değerler olabildiği gibi, önemini kaybeden ve hatta tümden terk edilen değerler de vardır. Her çağın öne çıkan, yükselen değerleri söz konusudur. Toplumda çoğunluğun benimsediği genel değerlerin yanında çeşitli inanç gruplarının, sosyal sınıfların da kendilerine özgü değerleri olabilir. Ayrıca toplumların örneğin yeni bir inanç sistemini kabul etmeleri durumunda, büyük teknolojik, ekonomik, siyasal devrim aşamalarında, sosyal ve kültürel reformlar yaşadıkları dönemlerde önemli değer değişmeleri gözlenir. Bu hızlı dönüşüm aşamalarında sosyal değerlerde bir çelişki ve çatışmalar da yaşanabilir.

Şimdi değerlere ilişkin bu genel sosyolojik açıklamaların ışığında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve gelişme sürecinde sosyal değerlerle ilgili nasıl bir gelişme yaşandığına bakalım. Öncelikle vurgulanması gereken nokta, tüm kurumlarıyla birlikte Türkiye’de cumhuriyet yönetiminin kurulması ve ardından “Atatürk Devrimleri” diye tanımlanan bir dizi reformun, sosyal değişme olgusunun gerçekleştirilmesidir. Gerçekten toplum kendisini, bu kısa süre içinde zorunlu ve tepeden inme biçiminde de olsa çok yönlü ve hızlı bir dönüşüm ortamında bulmuştur. Dolayısıyla bu durum Türk tarihi açısından çok önemli bir aşamayı ve dönemeci ifade eder. Bu nedenlerle de bir takım eski değerlerin yerine yeni değerlerin yaratılmasını, oluşturulmasını kaçınılmaz kılar. Cumhuriyet yeni bir toplum, ulus- devlet inşası gibi çok iddialı bir toplumsal proje gündeme getirmiştir. Bu bakımdan yeni bir toplum inşa etmek yeni değerlerin ve bunlara uygun kurumların, normların da üretilmesi demektir. Açıklamaya çalıştığımız bu değerler alanı sosyolojik açıdan tümüyle sosyal ve kültürel bir alandır. Sosyal örgütlenmelerin zorunlu olarak ekonomik ve kültürel bir tabanının, dayanaklarının olması da gerekir.

Cumhuriyet gerçekten Türk toplumunu yenileştirmiş, geliştirmiştir. Bugün itibariyle değerlendirirsek örneğin teknolojik, ekonomik konularda ciddi başarıları vardır. Daha özele, detaya inersek gene örneğin ulaştırma, iletişim, eğitim, sağlık, savunma gibi alanlarda küçümsenemeyecek ilerlemeler, başarılar ortaya konmuştur. Hâlen bazı önemli sorunların varlığına rağmen siyasal ve ekonomik örgütlenmelerde ciddi kurumlaşmalar da sağlanmıştır. Kısacası Cumhuriyet fiziksel büyümeler ve sayısal veriler bakımımdan bir yeniliği, gelişme ve kalkınmayı ifade etmektedir. Bu yönleriyle Türkiye Cumhuriyeti birçok gelişmekte olan ülkeye de “model ülke” olarak gösterilmektedir. Bu durum gerçeğe aykırı da değildir. Duygusal ve toptancı yargılar bilimsel ve gerçekçi olamaz. Cumhuriyet’in bu olumlu yönünü de görmek ve yaklaşık yüz yıllık süreci nesnel biçimde değerlendirmek gerekir. Söz konusu süreç dünyada çok kapsamlı ve nitelikleri bakımından pek örneği olmayan bir modernleşme örneğidir ki sosyolojik bir laboratuvarı andırmaktadır.

Cumhuriyet’in en büyük eksikliği bu ortak değerler dolayısıyla kültürel alandadır. Türk toplumunun daha Orta Asya’dan günümüze kadar devam eden tarihsel süreç içinde oluşturduğu geleneksel, ahlaki ve kültürel, siyasi değerleri vardır. Bunlar zaman içinde bazı anlayış, görüş ve uygulama değişikliklerine uğrasa, değişse de öz olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Ancak yukarıda belirtildiği gibi yeni kurumlarıyla Cumhuriyet farklı bir aşamayı, kurumlaşmaları, sosyal, ekonomik, kültürel örgütlenmeleri gündeme getirmiştir. Artık Osmanlı dönemindeki, monarşik yapının, imparatorluk anlayışı ve uygulamalarının ister istemez dönemi kapanmıştır. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında genel anlamda gayet tabii bir bağlantı, süreklilik, birçok kültürel ve siyasal kurumlarda etkileşim ve bu tür mirası devam ettirme söz konusudur. Fakat sosyolojik bakımdan imparatorluğun dayandığı değerlerle, siyasal ideallerle, ulus-devletin değerleri arasında çok büyük farklılıklar vardır. Kaldı ki Cumhuriyet’i kuran kadrolar bilinçli bir biçimde yeni bir devlet-toplum ve hatta Batı’yı örnek alan yeni bir kültür ve uygarlık vurgusu yapmışlardır. Bu bakımlardan Cumhuriyet artık yeni değerler oluşturmak ve toplumu bu değerlere göre yönlendirmek, sosyal ve siyasal örgütlenmeleri, kurumlaşmaları bu ilkelere, dünya görüşüne göre düzenlemek durumundaydı. İşte Cumhuriyet bu sosyokültürel alanda istenilen başarıyı gösterememiş ve kendi değerlerini yaratamamıştır. Bugün yaşanan sosyal, kültürel ve siyasal kaosun, kimlik sorunlarının ana nedenlerinden birisi budur. Her yeni  “sosyal düzen” de kendi değerlerini oluşturmadan ayakta kalamaz. Başta vurguladığımız gibi tanımlanmak istenen ve çerçevesi çizilen yeni sosyal aşama kendi değerlerini meydana getirmek zorundadır.

Siyaset sosyolojisi açısından ele aldığımızda, dünyada yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal devrimlerle birlikte ilgili toplumlarda yeni sosyal değerler, ilkeler ve ülkülerin oluşturulduğunu, yeni sosyal sistemin de bu doğrultuda işlediğini görürüz. Bu unsurlar ortak tasavvurlardır ki yeni yapı içinde bireyleri birbirlerine yaklaştırır ve onların yeni rejimi benimsemelerini, savunmalarını sağlar. Örneğin Fransız İhtilali yeni hedeflenen sosyal değerler olarak “özgürlük, halk egemenliği, adalet, eşitlik ve kardeşlik” değerleri üzerine oturtulmuş ve bu değerlere dayalı olarak gelişmesini sürdürmüş, bu idealler yeni toplumsal aşamada tüm Fransızların ortak paydası olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlığı ile birlikte bu yeni bütünleşen toplumun (Amerikan ulusu), devletin de temel harcına konulan belirli sosyal, siyasal ve kültürel idealler vardır. Bunlar çok yönlü liberal ve demokratik bir sistem oluşturan temel insan hak ve özgürlükleriyle birlikte hoşgörü gibi çağdaş değerlerdir. Bu nedenle Kennedy 1960’lı yıllarda “Amerikan birliğinin temelinde farklılıklara duyduğumuz hoşgörü vardır” demiştir. Dünyanın dört bir yanından gelen ve çok farklı kültürel özellikler taşıdığı için yamalı bohçaya benzeyen Amerikan halkını birleştiren asgari müşterekler olmasaydı zaten böyle bir toplum oluşamazdı. 1917’de Rusya’da geçekleşen sosyalist devrim de eski değerler sistemine göre yepyeni değerler getirmişti. Ama seksen yıllık uygulama birçok teorik ve pratik nedenlerle kendini devam ettirecek ve ne pahasına olursa olsun sistemi savunacak kuşaklar yetiştiremedi, daha doğrusu oluşturulan, önerilen yeni değerler gerçekçi olmadığı ve toplumca tam olarak benimsenmediği için sistem kendiliğinden çöktü. Bu örneklerden anlaşılıyor ki her yeni sistemin yaşabilmesi için toplumca onaylanan ve tüm toplumu kucaklayan aynı zamanda halkı maddi ve manevi açılardan tatmin eden gerçekçi, sağlıklı bir değer sisteminin meydana getirilmesi gerekmektedir.

Ne yazık ki Cumhuriyetimiz yukarıda bahsettiğimiz başarılarının yanında gerek kuruluş aşamasında, gerekse sonraki dönemlerde bu konularda önemli yanlışlıkları, eksiklikleri de beraberinde getirmiş ve sürdürmüştür. İlk büyük yanlışlık şurada yapılmıştır: Toplumlarda ekonomik ve siyasal sistemler öncekilerin tam karşıtı olabilir. Yani bir devrimle monarşiden cumhuriyete geçilebilir. Ancak bu siyasal ve ekonomik yapının içini dolduran sosyal ve kültürel değerler alanında aynı sert dönüşümler, devrimler aynı süre içinde yapılamaz. Bunlar topyekûn bir zihniyet değişikliğini zorunlu kılar ki toplumlarda en zor ve en uzun süreli bir değişiklik de bu tür değişmelerdir. Fransızlar çok kanlı bir ihtilalle monarşiyi yıkmışlardır; ama yukarıda sıraladığımız değerleri ve kurumlarıyla yeni sistemi ancak yaklaşık iki yüz yılda istikrara kavuşturup oturtabilmişlerdir. Amerika’da da Kennedy’nin bahsettiği hoşgörüyü beyazlar zencilere gene ancak iki yüz yılda hazmederek gösterebilmişlerdir. Örneğin Amerika’da tüm eşitlik, özgürlük söylemlerine rağmen kölelik ancak 1860’larda kaldırılmış ve Amerikan üniversitelerine bir zenci öğrenci 1960’lı yıllarda kaydını yaptırabilmiştir. Bu tür yeni ideal değerlerin eski değerlerin yerini alması ve toplumda bireyler tarafından sindirilmesi sanıldığından çok daha zordur. Türkiye’de Cumhuriyet’i kuran kadroların monarşiye, padişahlığa karşı bir tavır alması gayet normaldir, kaçınılmazdır. Fakat sosyal ve kültürel açılardan, tarihsel bilinç ve kültürel devamlılık bakımlarından eski değerlerle tüm bağların koparılması, örneğin Osmanlı’nın tüm kültürel, sanatsal birikimlerinin görmezden gelinmesi sosyolojik realitelere, kurallara aykırıdır. Çünkü tarihte ve toplumlarda boşluk söz konusu olamaz. Osmanlı’nın birikimlerinden, toplumda yarattığı olumlu sosyal bütünleşme unsurlarından, yüzyılların oluşturduğu sosyokültürel tecrübelerden hiç yararlanılmamıştır. Hâlbuki “eski” ile “yeni” arasında diyalektik bir zincir vardır. Her “yeni” “eski”ye dayalı olarak oluşturulur, o yok sayılarak değil. Halkın mantığı, sağduyusu bunu şöyle ifade etmiştir: “Eskisi olmayanın yenisi de olmaz.” Çok uzun sürmüş, çok kültürlü ve “emperyal” bir zihniyet içinde yetişmiş bireyleri içeren bir imparatorluktan, üstelik büyük travmalarla, acılarla, çöküşlerle, göçlerle ulus-devlete geçen bir toplumda değerlerle ilgili olarak bütün eski referansların reddedilmesi çok riskli bir sosyal olaydır. Osmanlı teokratik bir yönetim tarzı getirmemişti, ama dini temel referans olarak kullanıyordu. Bu sosyal kurumla ilgili olarak Cumhuriyet’in takındığı sert tavır (cumhuriyetin ve demokrasinin özüne, ideallerine aykırı olmasına rağmen) halk-devlet ayrışmasına yol açmıştır. Modernleşmenin önemli bir unsuru kabul edilen laiklik prensibi çok katı, pozitivist ve zorlayıcı bir mantıkla uygulanmak istenmiştir.

Özellikle II. Meşrutiyet döneminden itibaren “ulus-devlet kurma” prensibi çok dar bir açı çizilerek ele alınmış, oldukça homojen bir ulus yaratılmak istenmiştir. Bu hem yüzyılların yarattığı imparatorluk ve yeni devlet için bir avantaj sayılan “sosyal dayanışma” gerçeğine hem de genel sosyolojik realitelere aykırıydı. Osmanlı’nın etnik ve dinsel farklılıklara karşı gösterdiği (ki bununla çoğu defa övünürüz) toleransı yeni devlet göstermemiştir. Yeni sosyal ve siyasal sistemde bir sosyal farklılık ve hareketlilikle birlikte toplumda dinamizm ve zenginlik yaratabilecek unsurların varlığı yok sayılarak ütopik sloganlar üretilmiş ve bunların gerçek olduğu varsayılmıştır. Örneğin Cumhuriyet’in ilk yıllarında söylenen “İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” ifadesinin hiç gerçeği yoktu ve olamazdı da. Bu noktada Erdal İnönü’nün ifadesi ile “özlemlerle gözlemleri” birbirine karıştırmışızdır. Cumhuriyet’in eksiklikleri, zaafları, bugün özgürlükler biraz genişletilince dillendirilmeye ve ortaya çıkmaya başlamıştır. İlginçtir, Osmanlı tarihine ilgi de bu sürece paralel olarak artmıştır. Bu bakımlardan Ortaylı da Cumhuriyet’in yaptığı doğru reformlara rağmen zayıf bir entelijansiya yetiştirdiğini söyleyerek, bu Türk entelijansiyasının uygun bir kültürel ortam yaratamadığını belirtmektedir (Ortaylı, 2012: 307. Dolayısıyla Cumhuriyet’in kendi değerlerini yaratması ile ilgili olarak gene Ortaylı şu tespitleri yapmaktadır. “Maalesef Cumhuriyet tipi yaratamadık. Kendisine “Cumhuriyetçiyim” diyen belli bir görüşü veya sloganları savunun bir grup var ama bunun cumhuriyet tipiyle ne kadar uyuştuğu çok su götürür. Cumhuriyet kendi tipini etraflıca tarif etmiş mi? Hayır. Kendi adamını yetiştirmiş mi yeterince? Hayır.” (Ortaylı, 2012: 318).  İşte Ortaylı’nın belirttiği “Cumhuriyet tipi”ni Cumhuriyet’in değerleri yaratacaktı. Ama bu olmamıştır. Söz konusu eksiklik bugün bizi çok çetin bir sosyal bütünleşme sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır. Günümüz Türk toplumunu oluşturan tüm etnik ve dinsel kesimleri, farklılıkları “Cumhuriyet Değerleri”nde, bir ortak paydada, ortak tasavvurda birleştirmenin gerekliliğini görmeyen kimse yoktur. Hanioğlu’na göre de bir ortak tasavvur üretilmediği takdirde Türkiye’nin en büyük sorununun (etnik ve din temelli çatışmalar) çözülemeyeceği ve yaşadığı çatışmanın daha vahim aşamalara evrileceği âşikârdır (Hanioğlu, 2012).

Cumhuriyet’in dayanması gereken değerler ve kuramsal temellerle ilgili olarak burada şu hususu da belirtmek istiyoruz. Dünyada derinliği olan her büyük ve kapsamlı sosyal hareketin, devrimin öncesinde ve sonrasında yetişmiş, halkı aydınlatan yönlendiren, bu yeni devrimin felsefesini işleyen, açıklayan, kitleleri ikna edip etkileyen düşünürler vardır. Türk Devrimi’nin düşünürleri kimlerdir?  Her devrimin düşünürleri vardır ve olmalıdır. Bir devrim kendi düşünürlerini yetiştirmeden de kalıcı olamamaktadır (Yaka, 2011: 395). “Atatürkçülük” diye tanımlanan ilkeler bahsettiğimiz türden değerleri, kuramsal temelleri karşılamaz. Bunlar uygulamaya dönük olmak üzere oluşturulmuş, politik ve ideolojik unsurlar içeren bir projeyi, programı ifade etmektedir. Atatürk dâhil Cumhuriyet’i kuran kadrolar en çok 19. yüzyıldaki “pozitivizm”den etkilenmişlerdir. Fakat bir felsefi akım olarak pozitivizm de, halk için oldukça kuru olan ve duygusal özellikler içermediği için sosyal bir değer niteliği taşımayan, halkı tümüyle kucaklamayan ithal edilmiş bir düşünce sistemidir. Ayrıca oluşturulması gereken değerlerin, halkın Cumhuriyet’e sahip çıkmasını sağlayan bir coşkusal ve düşünsel özellikler taşımasının yanında, bireylerin somut günlük yaşantılarını olumlu yönde etkileyen, bir vizyon getiren, öncelikle ekonomik, idari, hukuki açılardan net faydalar sağlayabilmesi gerekiyordu. Tüm bu olumlu gelişmeleri gören ve yaşayan ideolojik, etnik ve dinsel açılardan farklı yer ve pozisyonda olan yurttaşlar Cumhuriyet'i bir zorlama olmadan benimseyip savunacaklardı. Ne yazık ki Cumhuriyet zamanla daha kucaklayıcı, toleranslı olacağına, farklı kesimler ve gruplarla ilgili olarak empati yapacağına etnik bölünme ve irtica gerekçeleriyle daha da sertleşmiştir. Cumhuriyet söz konusu bu toleransı, empatiyi, esneklik ve acı olaylarla yüzleşmeyi son yıllarda gündeme getirmiş, insan hak ve özgürlükleri bağlamında belirli adımlar atmaya başlamıştır. Ama Cumhuriyet uzun süre bu konularda Osmanlı mirasından gereği gibi yararlanmamış ve çok hoyrat davranmıştır. Cumhuriyet’in dayandığı değerleri ve kendini net olarak tanımlayamaması bugün kimlik problemlerini daha da derinleştirmiştir.

Bu süreç içinde gerek askeri darbeler, gerekse birtakım karanlık iç odaklar değişik tarihlerde etnik, dinsel ve siyasi renkler taşıyan katliamlar yaparak sosyal farklılıkları derinleştirip önemli sosyal kırılmalar, travmalar meydana getirerek ortak değerlerin oluşmasını ve sosyal bütünleşmeyi engellemişlerdir. Burada birçok hukuki ve idari hataların, zafiyetlerin olduğunu da kabul etmek gerekir. Aslında biyolojik varlıklarda örneğin insan vücudunda bulunan “organizmayı koruma sistemi” toplumlarda da bulunur. Bu sistem organizmayı ve toplumu iç ve dış tehlikelere, hastalıklara karşı korur. Fakat belirtilen dönem içinde gerçekleştirilen söz konusu yasa dışı karanlık eylemler, faili meçhul cinayet ve katliamlar (Dersim olayları, 1 Mayıs Taksim katliamı, Kahraman Maraş olayları, Madımak Oteli yangını-katliamı gibi) hangi amaç için yapılmış olurlarsa olsunlar toplumda ayrışma yaratmış, bireylerin belli sosyal değerler, ortak hedefler etrafında toplanmalarını önlemiştir. Sosyolojik olarak çoğu toplum tarih içinde bu etnik, dinsel, sınıfsal ayrışmaları (savaş, ihtilal gibi istisnai durumlar hariç) birtakım sosyal araçlarla önler, tamir eder. Bu araç ve yöntemlerin başında evlenmeler gelir. Sosyal ayrışmayı önleyen, bütünleşmeyi sağlayan en önemli araç evlenme kurumudur. Bu gönüllülük esasına göre kendiliğinden olur. Toplum, normal-doğal sosyal akış ve evrim içinde bunu sağlamaktadır. Ancak içeriden veya dışarıdan gelen kasıtlı ve kural dışı müdahaleler, zorlamalar toplumun kendi kendini tamir etmesini, yaraların zamanla sarılmasını, kabuk bağlamasını önlemiş olmaktadır. Toplumda farklı etnik, dinsel ve kültürel gruplar, tabakalar normal hâlde ve durup dururken birbirlerine yabancılaşmaz, birbirlerini ötekileştirmezler. Halklar arasında yabancılaşmayı, ötekileşmeyi birtakım ayırıcı, dogmatik, fanatik ve totaliter tutumlar sergileyen, bölücü bir ideolojik, politik davranış içinde olan ve siyasi, idari gücü pozisyonu da buna elverişli bulunan gruplar, kesimler, kadrolar gerçekleştirir. Bu tür tehlikeli sosyal, siyasal operasyonları bizzat devlet (günümüzdeki ifadesi ile derin devlet)  yaptığı gibi, devlet illegal örgütlerin eylemlerini görmezden gelerek de aynı sonucu yaratabilir.

Türkiye’de Cumhuriyet’in ve demokratik sistemin korunması ile ilgili olarak çok yanlış bir yargı da eskiden beri dillendirilip durmuştur. Bu, asker tarafından “Cumhuriyet’in korunması ve kollanması” konusudur. Hâlbuki asker devleti korur; siyasal rejimi, cumhuriyeti, hele demokrasiyi ise yurttaşlar ve yurttaşlardaki siyasal bilinç korur ve yaşatır. Bireylerde bu bilinç ve cumhuriyeti, demokrasiyi sahiplenme, ne pahasına olursa olsun koruma düşüncesi yoksa zaten o sistem kalıcı olamaz. İlk sarsıntıda yıkılır gider. Cumhuriyet Atatürk’ün de ifadesi ile “Demokrasi temelleri üzerinde yükselecekti.” Vatandaşlara somut demokratik hak ve özgürlükler, ekonomik çıkarlar, huzur ve mutluluk sağlamayan, soyut bir cumhuriyeti de kimse gereği gibi savunmaz. Cumhuriyet ve demokrasinin bekçisi yurttaşların yanında cumhuriyetin anayasası ve diğer kanunlardır.  Onun için bu yeni dönemde savcılara “Cumhuriyet Savcısı” denmiştir. Fakat yaklaşık doksan yıllık Cumhuriyet doğru dürüst bir sivil anayasa bile yapamamış, çağa uygun bir hukuk sistemini bir türlü oluşturamamıştır. Evrensel uygarlık değerlerini hazmetmiş, geniş ufku ve kültürü olan hukukçularımızın sayısı çok azdır. Onun için olsa gerek Cumhuriyet tarihimiz büyük ve acılı hukuk skandalları ve hatta cinayetleri ile doludur. Örneğin Fransa’da Dreyfus olayı dolayısıyla Zola’nın dediği gibi “Cumhuriyet’in şerefi onun adaleti” olmalıydı. Montesquieu cumhuriyet rejimini (dolayısıyla demokrasiyi) erdeme dayandırır. Bize göre en büyük erdem de adalettir.

Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti, evrensel sosyal, kültürel ve siyasal değişmeleri de dikkate alarak, Türkiye’nin sosyal coğrafyasını, onun kültürel dokusunu, tarihini, sosyolojinin, psikolojinin verilerinden, bulgularından yararlanarak daha gerçekçi bir kuramsal temele dayandırmak ve tüm kesimlerin benimseyeceği kucaklayıcı değerler sistemini formüle etmek zorundadır. Benimsemek, onaylamak hem duygusal hem de rasyonel bir tepkiyi, davranışı ifade eder. Bu topraklarda yüzlerce yıldır birlikte yaşayan ve birlikte yaşamanın yöntemini kendi sezgi ve sağduyusu ile bulmuş olan Anadolu insanlarında geleceğe dönük bir sosyal bütünleşmenin tüm sosyolojik ve potansiyel unsurları fazlasıyla bulunmaktadır. Yeter ki karanlık güçler buna gölge etmesinler.


Kaynaklar
Durkheim, Emile, Les Formes Elémentaires de la Vie Religieuse, PUF, Paris,1960.
Durkheim, Emile, De la Division du Travail Social, PUF, Paris, 1973.
Hanioğlu, M. Şükrü, Türkçülük ve Kürtçülükle olmuyor; İslamcılık olur mu? Sabah Gazetesi, İstanbul, 30.12. 2012.
Ortaylı, İlber-İsmail Küçükkaya, 1923-2023 Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2012.
Yaka, Aydın, Sosyal Değişme, Gündoğan Yayınları, İstanbul, 2011.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile