Tefekkür Bilimden Önce Gelir

Bilimin hangi toplumsal şartlarda doğduğu ve hangi bireysel çabaların ürünü olduğu konusu eskiden beri incelenmiş, tartışılmıştır. Gerçekten bilimin filizlenmesi, gelişmesi belirli toplumsal, kültürel ve bireysel şartların, ön hazırlıkların varlığına bağlıdır. Bilim bu anlamda bir sosyal, düşünsel ve kültürel ortam meselesidir. Düşünce tarihi ve evrensel uygarlığın evrimi bize bunu göstermektedir. Çeşitli toplum ve kültürlerde bilim ve teknolojik ilerlemeler kendiliğinden doğmamıştır. İnsanoğlunun yoğun ve büyük bir hazırlık isteyen bu tür zihinsel eylemleri, üretimleri önemli bir birikimi, uzun bir zamana yayılan teorik çalışmaları gerekli kılmaktadır. Düşünsel bir hazırlık, süreklilik, kararlılık olmadan pratiğe dönük eylem ve işlemler yapılamaz. Hiçbir işte, çalışmada zihinsel bir tasarı yapılmadan uygulama aşamasına geçilmez. Bilimsel çalışmalarda da aynı kural işlemektedir.

Bu bakımdan Durkheim, çeşitli fenomenler kategorisinin bilimin objesi haline gelmeden çok önce, bu fenomenlerin insan zihninde kabaca şekillenmiş kavramlar halinde tasarlandığını belirterek, “Tefekkür (réflexion) bilimden önce gelir” demiştir. Durkheim’a göre burada bilimin yaptığı şey, sadece bu tefekkürden (derin düşünce) daha metotlu ve uygulamaya dönük bir biçimde yararlanmaktır (Durkheim, 1986: 51). Zaten, doğa ve insan bilimlerinin eskiden beri felsefenin açtığı teorik kulvar üzerinde ilerlediğine dikkat çekilmiştir (Weber, 1964: 2). Newton’a “Yer Çekimi Kanunu”nu nasıl buldunuz diye sormuşlar. O da, “Gece gündüz düşünerek” demiş. Dolayısıyla dünyadaki tüm önemli zihinsel ürünler, keşif ve buluşlar çok ciddi, yorucu ve derin düşüncenin sonucu olarak meydana gelmiştir. Düşüncenin çilesi çekilmeden bilimin meyveleri toplanamaz. Bilimin ilk aşaması da teorik bir çalışmayı gerektirir. Yani önce bazı ön bilgilerden, düşüncelerden hareketle birtakım kuramlar, hipotezler oluşturulur, sonra bunlar uygulamayla test edilir. Böyle bir zihinsel çaba, tasarı aşaması olmadan uygulamaya geçilebilir mi? Burada vurgulanmalı ki günlük pratiklerle ilgili basit düşünceleri tefekkürden ayırmak gerekir. Tefekkür, hedefsiz, boş boş düşünüş biçimi değildir; anlamlı, amaçlı, bilinçli bir düşünce eylemidir. Dolayısıyla bu tür düşünce bireyden yoğun bir çalışma, sebat, kararlılık ve enerji ister.

Ne yazık ki felsefeyi kültürümüzden yüzyıllar önce kovmuşuz. Ondan sonra da toplumumuz zihinsel ve bilimsel üretkenliğini kaybetmiştir. Tefekkür yani zihinsel yoğunlaşma, yaratıcılık olmadan güncel pratik eylemler, uygulamalar başarılı olabilir mi? Her türlü yaratıcılığın, buluşun temelinde düşünsel bir mayalanma, zihnin bir konu üzerinde odaklanması vardır. Böyle bir çaba harcamadan yeni şeyler üretmek mümkün değildir. Dünyayı düşünceler yönetir. Her şey zihinde başlar, zihinde biter. Ayrıca tefekkür, felsefe bilimin önünü açar, onun ilerlemesine engel olan taşları, önyargı ve tabuları temizler. Konunun niteliğine uygun usülün, yöntemin de oluşturulmasını sağlar. Örneğin Batı’da bu zorunlu aşamayı 17. yüzyılda Bacon ve Descartes gibi düşünürler, metot ustaları gerçekleştirmiştir. Arkasından 18. yüzyıldaki Aydınlanma felsefesi insan zihnini durulaştırmış, netleştirmiş dolayısıyla her türlü bilimsel ve teknolojik buluşlara kuramsal bir zemin hazırlamıştır. Sonuçta 18. ve 19. yüzyıllar Batı’da modern bilimler ve teknoloji açısından tam bir yenilenme, buluşlar ve keşifler çağına dönüşmüştür. Böylece insan doğa karşısında güçlenmiş, doğanın sırları bir bir çözülmeye başlanmıştır. İnsanların kullandığı ve sayısız faydalar sağlayan her pratik aracın, aygıtın, yöntemin, tekniğin, malzemenin gerisinde birçok insanın yoğun zihinsel emeği, çalışması vardır. Ancak sistemli, amaçlı ve yöntemli düşünüşün yani tefekkürün yaşandığı kültürler bilimde, sanatta ve her türlü toplumsal yaşam alanında yaratıcı olabilmektedirler. İnsan beyninde, kültürde kavram zenginliği olmadan, bu kavramlar zihinde yoğrulup olgunlaştırılmadan, işlenmeden yeni ve orijinal düşünceler oluşturulamamaktadır; bu durumda kültürde mekanik tekrarlar baş göstermekte ve toplum bir kısır döngü, sığ bir yaşam içinde debelenip durmaktadır.

Tefekkür zihni terbiye ve disipline eder, zihne bütünsel, tutarlılığı olan bir görüş, bir doğrultu kazandırır. Böyle bir düşünce tarzından mahrum olan ve bu tür bir zihin eğitiminden geçmeyen beyinler kısırdır. Zihnin tasarımları, kuramsal birikimleri olmadan yaratıcılığı da olamaz. Dolayısıyla ekonomide mal ve hizmet üretimi de önce zihinsel üretime dayanmaktadır. Ne yazık ki bizim kültürümüzde tefekkür, felsefe hep küçümsenmiş, yadırganmıştır. Ülkemizde inanç-din temelli tefekkür az çok vardır da, bilim temelli tefekkür yoktur. Tarihimizde de pek görülmez. Meriç’in ifadesi ile “ Bir elinde kılıç, bir elinde Kur’an tutan Osmanoğlu, düşüncenin kıpırdamasına izin vermez” (Meriç; 1993: 27). Ülkemizde düşünen insanlar hep dışlanmış hatta suçlanmıştır. Bu, düşünen adam heykelini bir akıl hastanesinin önüne koymamızdan da bellidir. Aslında bu heykel bir üniversitenin önüne yakışır. Hâlbuki insanın en önemli ve ayırıcı vasfı düşünme eylemidir. Düşünceden hep kaçmışızdır. Çünkü gene Meriç’in ifadesi ile söylersek, “Her düşünce bir kopuştur, bir bedduadır, rahatsız eder, yaralar” (Meriç,1993: 141). Bu bakımdan olsa gerek Henry Ford da “Düşünmek zor iştir, muhtemelen bu nedenle, çok az kişi düşünür” demiştir. Özetle tembel, uyuşuk, miskin olanlar ve merak duygusundan mahrum insanlar düşünmeden kaçarlar. Onlar sadece geleneklerle ve alışkanlıkları ile yaşarlar. Ayrıca insanların büyük çoğunluğu düşünmekten ziyade konuşmayı tercih ederler. Gerçekte değişmenin, gelişmenin temelinde de tefekkür vardır. Ne kadar düşünürsek o kadar yaratıcı olur ve değişiriz. Bu durum hem birey hem de toplumlar için geçerlidir.

 

Kaynaklar
Durkheim, Emile, Sosyolojik Metodun Kuralları, Çeviren, Enver Aytekin, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1986.
Meriç, Cemil, Sosyoloji Notları, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993.
Weber, Alfred, Felsefe Tarihi, Çeviren H. Vehbi Eralp, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1964.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile