Kültürel Boşluk

Öncelikle "kültürel boşluk"tan (cultural lag) ne anlaşıldığını özetle belirtelim. “Toplumda maddi kültür öğeleri manevi kültür öğelerine göre daha kolay ve hızlı değişir; başka bir ifade ile manevi kültür öğeleri maddi kültür öğelerine göre daha zor ve ağır değişir. Böylece iki kültür arasında bir fark oluşur ve kültürdeki bütünlük bozulur. İki kültür arasında oluşan bu farka 'kültürel boşluk (kültürel gecikme)' denir. Sonuçta kültürel boşluk da birçok sosyal ve kültürel sorunun doğmasına yol açar. Sosyal ilişkilerde dolayısıyla sosyal yapıda dengesizlikler, gerginlik ve çelişkiler meydana gelir” (Oskay, 1993: 36).

Kültürel boşluk kavramını Amerikalı sosyolog Ogburn, 1922 yılında yazdığı bir eserde (Social Change) kullanmıştır (Oskay, 1993: 36). Ona göre sosyal değişme sürecinde kültür boşluğu kavramı önemli ve anahtar kavramlardan biridir. Tabii Ogburn bu kavramı Amerikan toplum ile ilgili gözlemlerinden hareketle oluşturmuştur. Söz konusu olan kavram hızlı bir teknolojik gelişmenin, sanayileşmenin ürünü olarak ortaya çıkmakta ve toplumdaki birçok sosyolojik olumsuzluğu, kültürel sorunları açıklamaya yardımcı olmaktadır. Dolayısıyla bu kavram o tarihten sonra sosyoloji literatüründe çok benimsenmiş birçok sosyal sorunun analizinde kullanılmıştır.

Kültürel antropoloji ve sosyolojide kültür, kendini oluşturan değerlerin bir sentezi olarak kabul edilir. Kültür antropolojik açıdan ve geniş anlamda ele alındığında hem maddi (tümüyle teknoloji ve üretim araçları, etkinlikleri) hem de maddi olmayan kültürün (sosyal kurumlar, değerler, normlar, sosyal alışkanlıklar, bilgi ve düşünceler) meydana getirdiği bir organik bütünlük olarak tanımlanır ve açıklanır. Söz konusu öğeler arasındaki uyumu ifade eder. Kültür bu açıdan iğreti, çeşitli öğelerin bir karışımı değil, bunların yeni bir oluşuma katılmasını, sentetik bir yapılanmayı anlatır. Her toplumsal ve kültürel sisteme, aşamaya tekabül eden bir değerler sistemi vardır. Örneğin tarım toplumu ile sanayi toplumundaki değerler sistemi birbirinden farklıdır (Bostancı, 2002: 135). Ogburn’e göre sosyal değişme sürecinde öncelikle teknolojik alandaki değişmeler dikkat çeker; sonra bunlar ekonomiye, üretime yansır, daha sonra da sosyal değer ve normlarda, kurumlarda, inanış ve görüşlerde bir farklılaşma gözlenir. Dolayısıyla her maddi kültür kendine göre (kendine uygun) bir manevi kültür oluşturmaktadır. Ayrıca bu düşünceyi tersten de ifade edebiliriz; her manevi kültüre uygun bir maddi kültür de meydana gelmektedir. Çünkü bu iki kültür birbirini etkilemekte ve bütünlemektedir. Normal hâlde bu süreç belirtildiği biçimde işlemektedir. Fakat bu kültür öğelerindeki değişmeler aynı anda olmamakta ve maddi değerlerdeki (teknoloji) değişme maddi olmayan değerlerdeki değişmeden daha hızlı olmaktadır. İşte bu durumda iki kültür arasında bir uyumsuzluk, farklılık oluşmaktadır. Kültürel boşluğun meydana gelmesi bu şekilde olmaktadır. Böylece toplumdaki kültürel denge, bütünlük hâli de bozulmaktadır. Sonuçta toplumda çelişkili düşünce ve davranışlar, tutarsızlıklar görülmekte; bu durum verimsiz çatışmaları, kısır döngüleri yaratmakta ve hatta sosyal değerlerde, kurumlarda bir çözülmeye yol açabilmektedir.  Toplumda beklenen, arzu edilen her iki kültürün senkronize yani aynı zaman diliminde birbirine paralel bir değişme göstermesidir. Bunların aralarındaki mesafe açılırsa sosyal yapı ve kültürel bütünlük bozulacağı için dengesiz, problemli bir sosyal tablo ortaya çıkmış olur. Örneğin ileri bir teknolojinin bulunduğu bir kültür ortamında ondan bağımsız, ayrı nitelikte bir sosyal değerler bütünü varlığını sürdürüyorsa, bu da toplumsal ilişki ve eylemlerde, kurumlarda tutarsızlıkların ve bunların yarattığı dengesizliklerin, çatışmaların ortaya çıkması demektir.

Kültürel gecikme kavramını gelişmekte olan ülkeler açısından değerlendirdiğimiz zaman daha karışık ve sorunlu bir durum ortaya çıkmaktadır. 20. yüzyılda yaşanan İletişim Devrimi ve arkasından küreselleşme olgusu özellikle teknolojik birikimlerin, araçların çok hızlı bir biçimde geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelere yayılmasını, transferini sağlamıştır. Ancak bu ülkelerin manevi kültürel değerleri çok farklı bir nitelik ve düzeyde bulunduğu için söz konusu ülkelerde çok önemli sosyal ve kültürel dengesizlikler, çelişkiler, çatışmalar meydana gelmekte, bu ülkelerin toplumsal yapılarında kaotik bir durum gözlenmektedir. Yani bu ülkelerde Batı’dan transfer edilen örneğin 20. yüzyılın teknolojisinin yanında çağlar öncesinin değer yargıları, normları ve kurumları varlığını sürdürmektedir. Halk bir yönü ile 20 yüzyılı, ileri teknolojiyi dolu dolu yaşamakta, bir yönü ile de Ortaçağ’ın değerleri ile düşüp kalkmaktadır. Dolayısıyla bu tür toplumlardaki “kültürel boşluk” çok daha belirgin ve tehlikeli hâlde demektir. Örneğin Türkiye’nin bazı bölgelerinde insanlar en gelişmiş cep telefonunu, otomobili kullanmakta, öte yandan hâlen kan davalarını sürdürmekte, töre cinayetlerini onaylamaktadırlar. İşte bu durumlarda belirtilen bu kültürel çelişkileri açıklamakta Ogburn’un “kültürel boşluk” kavramını kullanabiliriz. Dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerde “kültürel boşluk” gelişmiş ülkelerdekine göre nicelik bakımından daha fazladır ve daha büyük sorunlar yaratmaktadır. Bu çelişik durum ve dengesizlik gerek bireysel davranışlarda, gerekse bireylerin kişilik yapılarında oldukça tirajikomik görüntülere yol açmaktadır.

Çünkü bir toplumdan başka bir topluma teknoloji transferi her zaman mümkündür ve bir teknik değerin dışarıdan alınması sosyolojik açıdan bir sorun oluşturmamaktadır. Teknik araçlar rasyonel, nesnel, pratik, günlük fayda sağlayan özellikler taşır. Onun için de bir toplumdan diğerine aktarılması kolaydır, bir sorun yaratmaz. Ancak kültürün manevi tarafını oluşturan din, ahlak, gelenek ve görenekler, diğer sosyal alışkanlıklar duygusal, niteliklere sahiptir, bunlar bütün hâlinde bir zihniyeti yansıtır. Dolayısıyla toplumlarda en zor değişen şey de zihniyettir. Doğal olarak toplumda teknolojik ve ona bağlı olarak oluşan ekonomik unsurlar, ilişkiler yeni düşünce ve kavramların, normların, örgütlenmelerin, kurumlaşmaların doğmasına yol açar. Geri kalmış bir ülke teknoloji ile beraber, o toplumun teknolojisine uygun olarak oluşan sosyal değerleri de yani manevi kültürü de almak zorunda kalmaktadır. Ayrıca maddi kültür değerleri ile manevi kültür değerlerini birbirinden ayırmak son derece güçtür. Örneğin maddi-ekonomik sistemde oluşan değişiklikler o toplumun sınıfsal, siyasal ve diğer üst yapı kurumlarını da değiştirmektedir; bu maddi kültürle uyumlu yeni kelimeler, kavramlar, düşünceler, kurumlar, sosyal ilişki ve alışkanlıklar meydana gelmektedir. Dolayısıyla bu üst yapı unsurlarının tümüyle başka bir topluma aktarılması sosyolojik olarak zaten mümkün değildir. Sonuçta manevi kültür değerlerinin zorlama ile dışarıdan alınması sosyal yapı ile kültürel yapı arasında çok uyumsuz ve çelişkili bir durumun oluşmasına yol açmakta, ilgili toplumun kültüründe birbiri ile uyuşmayan, çatışan “ikili yapılar” oluşmaktadır. Geri kalmış toplumun bireylerinde gelişmiş toplumun kültürüne karşı bir özenti, taklitçilik ve çeşitli kompleksler, züppece, samimiyetsiz davranışlar meydana gelmektedir. Bu dengesiz davranışlar dilde, giyim kuşamda, beslenmede, eğlenmede çok açık olarak gözlenmektedir. Sindirilmemiş, bir gösteriş merakından kaynaklanan söz konusu tavırlar insan ilişkilerindeki tutarlılığı, gerçekçiliği, içtenliği ve bu arada geleneksel değerlerin pozitif olanlarını da hepten ortadan kaldırmaktadır.

Bu nedenlerle kültürel boşluk olgusu geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde sanayileşmiş, gelişmiş ülkelere göre çok daha derinden hissedilmektedir. Bu toplumlarda kültürel bütünlüğün bozulması başta siyaset olmak üzere tüm kurumlarda, düşüncede, iletişimde önemli sıkıntılar yaratmakta, toplumsal sorunların çözümünde tartışma, diyalog, uzlaşma zemini ortadan kalkmaktadır. Toplum kendi yaratıcılığını kullanamamakta, kendine güvenini kaybetmekte, hazırcılığa alışmakta ve ithal değerlerin, düşüncelerin arkasından sürüklenip gitmektedir. Tüm bu gelişmeler kaotik bir durum yaratmakta ve sosyal bütünleşmeyi sağlamak güçleşmektedir. Geri kalmış veya az gelişmiş ülkeler bir an önce kalkınabilmek için modern teknolojiyi almak istemekte, yüzyılların kemikleşmiş geleneksel alışkanlıkları, zihniyetleri onların değişip dönüşümlerini önlemektedir. Özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda dünyada yaşanan kültür emperyalizmi denilen evrensel süreç içinde yukarıda belirttiğimiz kültürel boşluk olgusu önemli bir rol oynamış, gelişmiş ülke kültürlerinin diğer ülkelerde egemen duruma gelmesini kolaylaştırmıştır. Dolayısıyla bu sosyolojik olgu, belirtilen nedenlerle güçlülerin, sömürmek isteyenlerin işine de yaramakta, onları hem siyaseten hem de kültürel yönden tümüyle daha egemen hâle getirmektedir.

 

Kaynaklar
Bostancı, Naci, Toplum ve Kültür, Sosyolojiye Giriş İçinde, Editör, İhsan Sezal, Martı Yayınevi, Ankara, 2002.
Oskay, Feryal, Kültürel ve Toplumsal Değişme Konusunda W. F. Ogburn’un Görüşleri Üzerine Bir Deneme, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Seminer Dergisi İçinde, İzmir, 1992.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile