Birey Odaklı Modernleşme İhtiyacı

Devlet Odaklı Modernleşme
Türkiye’nin modernleşme (çağdaşlaşma) macerası neredeyse üç yüz yıla dayanmıştır. Bu süreç çok inişli çıkışlı olmuş, düşe kalka ilerlemiş, bazen başarılar, bazen de başarısızlıklar dikkat çekmiştir. Modernleşme süreci hâlen devam ediyor, tamamlanmış değildir. Aslında her ülkenin modernleşmesi kendi tarihsel şartlarına ve sosyal yapısına göre belirli özellikler taşır. Türk modernleşmesinin ana karakterlerinden biri “devlet odaklı” bir modernleşme olmasıdır. Gerçi çoğu geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde bireyin ve toplumsal yapının yetersizliklerinden dolayı modernleşmede devletin mutlaka ağırlıklı bir rolü görülmüştür. Ancak bizim modernleşmemizin devlet odaklı olması çok baskın bir özelliktir. Şüphesiz bunun önemli tarihsel, sosyal ve kültürel nedenleri vardır.

Bizim geleneksel sosyal, kültürel ve siyasal anlayışımız, zihniyetimiz çerçevesinde “birey”den önce “devlet” gelir; âdeta devlet varsa birey vardır. Sosyal bir gelenek olarak da kamucu (cemaatçi) bir toplum yapısı söz konusudur. Bu sosyal ve siyasal zihniyet güçlü bir “ödev ahlakı”nın oluşmasına yol açmıştır. Onun için de çoğu zaman “Allah devlete millete zeval vermesin”, ayrıca yeni doğan bir çocuk için de “Ailesine, devlete, millete hayırlı evlat olsun” denilir. Gökalp bu anlayışlara bağlı olarak “Hak yok vazife vardır” şeklinde bir slogan üretmiştir. Hak bireyselliği, vazife ise toplumsallığı öne çıkarır. Bu geleneksel anlayış içinde “ben” bilinci değil,”biz” bilinci çok güçlüdür. Önce devlet-toplum güçlenecek, kalkınacak, zenginleşecek, sonra da bireyler kalkınıp refaha ulaşacaktır. Bu sosyal felsefeye göre toplumun mutluluğu bireyin mutluluğundan önce gelmekte, toplumun mutlu olması hâlinde bireylerin de mutlu olacakları düşünülmektedir. Bu sosyolojik realiteden dolayı devlet, Türkiye’de modernleşmenin tüm boyutlarında (ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal) en önemli yenileştirici, geliştirici, düzenleyici bir otorite ve unsur olarak karşımıza çıkar. Hem devlet böylesine bir rolü hem de bireyler bu tarz bir yönlendirilmeyi ve uyum biçimini benimsemişlerdir. Gerçekte evrensel anlamda ve Batı’daki modernleşme olgusunda devlete karşı bireyin ve toplumun öne çıkarılması söz konusu olmuştur. Modernleşmenin önemli bir boyutu olan demokratikleşme bireyleşmeyi zorunlu olarak içeriyordu. Zaten bireyleşme Batı uygarlığının en temel özelliklerinden biriydi. Türkiye’de devlet odaklı olan ve her şeyin devlet tarafından kotarılması biçimindeki siyasal anlayış Cumhuriyet devrinde de aynen sürdürülmüştür. Bu devlet anlayışı ve uygulaması oldukça otoriter, buyurgan, her şeyi kontrol eden, bireye şüphe ile yaklaşan, fazla yasakçı ve müdahalecidir. 1940’lı yıllarda Ankara valisi Tandoğan’ın gençlere hitaben, “Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz, size ne oluyor?” şeklindeki ifadesi bu anlayışı çok güzel formüle etmiştir.

Bizdeki bu devlet anlayışı ve geleneği bireylere fazla bir inisiyatif ve özgürlük alanı bırakmamıştır. Bu nedenle, niteliği ne olursa olsun, her sosyal hareket devlet düzeyinde bir yer edinme, ona dayanarak iş görme, ondan yararlanma ve hatta devleti ele geçirme çabasına dönüşmek zorunda kalmaktadır. Herkes devlet gücünü, imkânlarını kullanarak ancak bir güç elde edebilmektedir. Gene bu gelenekten dolayı Türkiye’de “sivil” alan çok güçsüzdür. Sivil toplum kuruluşları türünden örgütlenmeler, Batı ile kıyaslanırsa çok cılız kalmışlardır. Üstelik onlar da varlıklarını devlete yaslanarak sürdürebileceklerinin farkındadırlar. Hâlbuki özellikle bilim, sanat, felsefe gibi alanlar sivil örgütlenmelerin, özgürlüklerin bulunduğu ortamlarda gelişebilirler. Bizim ortalama son beş yüz yıllık dönem içinde bilim, sanat ve felsefe alanlarında ciddi bir varlık, ilerleme gösteremeyişimizin önemli nedenlerinden biri de budur. Böylesine bir devlet anlayışının yol açtığı siyasi yapı ve otorite, tümüyle bireysel merak, ilgi ve çabalara bağlı olan bilim, sanat ve felsefe faaliyetlerine pek de hoşgörü ile yaklaşmamaktadır. Çünkü bunlar siyasi otoritelerden izin alınarak veya devletin siparişine dayalı olarak gerçekleştirilen çabalar değillerdir. Bu tür çalışmalar bireyde başlar, bireyle biter. Bireyi güçlü, özgür ve otonom hâle getiremediğimiz sürece, bireysel yaratıcılık isteyen konularda umulan yenilikleri, gelişmeleri sağlayamayız. Tabii bu olmayınca da güçlü toplum ve devlet oluşamaz.

Ancak tarihten gelen tüm bu olumsuzluklara rağmen Türk demokrasisinin dolayısıyla çok partili parlamenter sistemin, zaman içinde gelişmesi olgunlaşması, ayrıca sanayileşme, kentleşme, eğitim gibi modernleşme dinamiklerinden dolayı bizde de eski toplumsal ve siyasal anlayışlar değişmeye başlamış ve bireyleşme de kendiliğinden artmış, hızlanmıştır. Dünyada on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşen Sanayi Devrimi hem toplum hem de birey düzeyinde sağladığı ekonomik gelişmeler ve bunlara bağlı olarak da meydana gelen demokratik, kültürel ve siyasal ilerlemeler bireysel hak ve özgürlükleri genişletmiş, bireyi devlet ve toplum karşısında oldukça güçlendirmiştir. Sanayi Devrimi demokrasi ile birlikte siyasal açıdan ulusal bütünleşmeleri beslemiş ve ulus devletleri (milli devletler) ortaya çıkarmıştır. Bu devrim yaklaşık iki yüz yıllık bir süre içinde toplumsal yapı ve işleyişleri belirleyen birinci faktör olmuştur.

Birey Odaklı Modernleşme
Dünyada 1950’lerde gerçekleşen İletişim-Bilişim Devrimi ise bireyleşmenin hem sınırlarını, kapsamını hem de niteliğini değiştirmiştir. Örneğin onu daha da yoğunlaştırmış, etkisini artırmış, bilgilenmeyi, bireysel ve toplumsal etkileşimi eskiye göre çok hızlandırmıştır. Evrensel düzeyde herkesle kolayca ve yoğun biçimde iletişim kuran, hızla bilgilenen ve bilinçlenen insanlar da daha özgür olmak istemektedirler. Dolayısıyla son elli yıllık dönem içinde insanları ve toplumları etkileyen, değiştiren en önemli faktör artık İletişim Bilişim Devrimi olmuştur. Türkiye de yavaş yavaş bu gelişmelerden nasibini almaya başlamıştır. Böylece bizim tarihimizde de ilk kez bireyin çok net biçimde öne çıkması bir sosyal gerçek olarak kendini göstermiştir. Bu birey, insanı çok sınırlayan, gözleyen devletin ve toplumun normatif düzenine karşı kendi inisiyatif, serbestlik ve özgürlük alanını titizlikle korumak istemekte, her konuda olmak üzere kamusal otoriteler tarafından kendisinin daha çok dikkate alınmasını ve sosyal, siyasal süreçlere katılmayı talep etmektedir. Bu durum demokrasimizin olgunlaşıp ilerlemesi ve bireyler tarafından içselleştirilmesi açılarından olumlu bir gelişme sayılmalıdır. Sanayi Devrimi nasıl yeni bir insan ve toplum yapısı üretmişse, İletişim Bilişim Devrimi de aynı şekilde yeni bir birey ve toplum (Bilgi Toplumu) yaratmaktadır. Bu yeni toplumun kuramsal temellerini de artık modernizmin felsefesi, ilkeleri değil, postmodernizmin geliştirdiği düşünsel kavramlar, görüşler oluşturmaktadır. İletişim Devrimi toplumların sınıfsal yapılarını da değiştirmiştir. Postmodernizm her konuda izafiyeti getirmiş ve daha özgür bir bireyi gündeme taşımıştır. Türkiye’deki günlük olayların, tepkilerin arkasındaki sosyolojik mekanizmaları, dinamikleri görüp kavrayamazsak güncel olanı doğru algılayıp yorumlayamayız. Bu nedenlerle artık Türkiye’de bu “devlet odaklı modernleşme” “birey odaklı modernleşme”ye dönüştürülmelidir. Unutulmamalı ki zaten devlet, din, demokrasi, modernleşme dâhil tüm sosyal sistem ve kurumların en son amacı insanın mutluluğunu sağlamaktır. Bu unsurların hepsi birer “araç” durumundadır. Yukarıda tanımlanan özgür ve otonom bireyi yaratabilirsek daha üretken, yaratıcı bireyleri ve toplumu oluşturabiliriz. Böylece felsefe, bilim ve sanat alanlarında dünya vitrinlerine yüzümüzü ağartan bilim insanlarını ve sanatçıları koyabiliriz.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile