Toplumlar Acı Çekerek Öğrenirler

Gerçek Öğrenme
Aeschylus’un öğrenme ile ilgili güzel ve doğru bir sözü var: “İnsanlar acı çekerek öğrenirler.” Sosyolojik gerçeklikten yani toplumsal olay ve olgulardan, bulgulardan, gözlem ve örneklerden hareket ederek söylersek bu ifadeye, “Toplumlar da acı çekerek öğrenirler” şeklinde benzer bir yargı ekleyebiliriz. Pedagoji tarihi bize uygulamaya dayanmayan, bedenin ve ruhun (duyguların) katılmadığı bir öğrenmenin kalıcı olmadığını göstermektedir. Örneğin Alman pedagog Herbart’a göre de etkili ve kalıcı bir öğrenme birey açısından oldukça disiplinli, düzenli, zahmetli bir zihinsel süreçtir. Eğitim ve öğretim bir deneme ve irade işidir (Kansu,1948: 225). Herhangi bir bilgi insanda ete kemiğe bürünmedikçe öğrenilmiş sayılmaz. Gerçek öğrenme biçimi budur. Dolayısıyla ister bireysel ister toplumsal olsun her öğrenmenin bir bedeli vardır. Biz buradaki öğrenme olayını toplumlarda özellikle demokrasi açısından ele alıp analiz etmek istiyoruz.

Devrimlerin Maliyeti Her Zaman Ağır Olmuştur
Arap Baharı sürecinde Mısır’daki son siyasal değişiklikler, askeri darbe ve darbeye karşı halkın tepkisi bağlamında (2013 Haziran ayı)  yeni yönetim ve demokrasiye geçiş süreci ile ilgili olarak demokratik sistem tartışmaları tekrar güncellik kazanmış durumda. Zaten son üç yıl içinde “Arap Baharı’nın tam bir kışa döndüğü”, “Arap toplumlarının demokrasiye geçemeyeceği”, “Onların demokrat olamayacağı” gibi tezler sıkça dillendiriliyor, tartışılıyordu. Öte yandan bazı Arap devletlerinde ve 25 Ocak 2011’de de Mısır’daki ayaklanmaya bağlı olarak Türkiye’de ve yurt dışındaki birçok çevre ve çoğu yazarlar da büyük bir ümitle çok iyimser yorumlar yapmışlardır. Bu sosyal hareketlerin bir “devrim” niteliğinde olduğunu belirtmişlerdir. Bu arada devrim kavramının iyice içinin boşaltıldığını, her iktidar değişikliğinin neredeyse devrim olarak adlandırıldığını görmekteyiz. Doğrusu bu kavrama da yazık ediyoruz. Özellikle Türkiye’de bazı çevreler darbelere de devrim demeye başlamışlardır. İş, ah keşke o kadar kolay olsaydı! Toplumlarda gerçek devrimler hiçbir zaman bir mevsime sığdırılamamıştır. Tüm devrimler baharla birlikte pek çok yaz ve kışı da içerir. Sosyal devrimler bahar mevsiminden daha çok zor geçen kış aylarını çağrıştırır. Zaten kış yaşanmadan da baharın gelmesi söz konusu değildir. Toplumlarda yaygın ve çeşitli kitle hareketleri, isyanlar ve ayaklanmalar başka, ihtilal ve devrimler başkadır. Bu tarz sosyal hareketlerin çok azı bir devrime dönüşür. İsyan ve ayaklanmaların belirli ve somut nedenleri vardır. Bunlar karşılanınca ortadan kalkarlar.  Devrimlerin ise sayılan bu nedenlerle birlikte, sosyal yapıdaki dengesizliklerden, çürümüşlüklerden kaynaklanan çok daha derin sebepleri bulunmaktadır.

Devrimler olduğu gibi ne ihraç ne de ithal edilir. Her toplumun geçekleştirdiği devrim de kendine özgü nitelikler taşır Bu nedenle hiçbir devrim kopya edilemez. Devrimler toplumlarda teknolojik, ekonomik ve sosyokültürel birikimlere, sorunlara, çatışmalara bağlı olarak oluşur. Siyasal mücadelelerin temelinde ekonomik, sosyal ve kültürel dinamikler, nedenler vardır. Tepede oturan veya oturanları oraya getiren ve orada tutan ekonomik, sosyal ve siyasal güçler bulunmaktadır. Onun için sosyolojik anlamda devrim koltukta oturanın değiştirilmesi değil, toplumdaki genel düzenden memnun olamayanlarla memnun olanların ve iktidara destek verenlerin hesaplaşmasıdır. Bu hesaplaşma olmadan sadece yöneticilerin değişmesi aldatıcı olur. Söz konusu ettiğimiz hesaplaşma da hiçbir zaman kolay ve acısız olmamıştır. Toplumlarda değişime direnen güçler, yapı ve kurumlar zannedildiğinden daha sağlam, köklü ve birbirleriyle de sıkı sıkıya bağlıdırlar, dayanışma içindedirler. Bu geleneksel hiyerarşik ve normatif sosyal yapıyı değiştirmek sanıldığı kadar kolay değildir. Dolayısıyla bütün toplumu kapsayan derinlikli ve köklü bir değişimi gerçekleştirmek kolayca ve kısa zamanda mümkün olmaz. Bu noktada devrim niteliğindeki değişimi gerçekleştirmek için, düzeni değiştirmek isteyenlerin gücünün düzeni savunanların gücünü çok aşması gerekir. Yerleşik sosyal düzenleri savunan sınıflar, tabakalar, örgüt ve kurumlar hiçbir zaman savaşmadan ve kolayca teslim olmazlar.  Devrim için belirtilen ve yukarıda sıralanan şartların, gelişmelerin var olması da yetmez. Bu somut toplumsal olayların bireylerin zihinlerinde bir davranışa, bilinçlenmeye, hatta duygusal yönden bir elektriklenmeye yol açması gerekir. Somut sosyal hareketlerin bireyleri eyleme geçirmesi için bunların insanların beyinlerine bir zihinsel, duygusal etki olarak yansıması gerekmektedir. Çünkü her insan eylemi beyinde başlar, beyinde biter. Üstelik toplumun değişmesi tek tek bireylerin değişmesinden daha zordur.

Demokrasi
Ayrıca bu noktada demokrasinin bir sosyal ve siyasal sistem olarak sosyolojik nitelikleri bakımından özetle belirlenmesi gerekmektedir. Evet, demokrasi basit ve yüzeysel bir idare şekli, sade ve kolay uygulanabilir bir yönetim mekanizması değildir. Demokrasi, siyasal bir yönetim biçimi olmaktan önce, bir kültür, hayat tarzı, bir zihniyet ve davranış sistemidir. Bireysel ve toplumsal bir olgunluğu, gelişmeyi, tutumu, bilinçlenmeyi ifade eder. Uygulanabilmesi tarihsel, bireysel, toplumsal ve kültürel nitelikli birtakım şartları zorunlu kılmaktadır. Hatta demokrasi toplumsal olmaktan önce bireyseldir; yani demokrasinin temelinde bireyleşme, bireysel gelişmişlik, bilinç, diyalog, uzlaşma, empati ve tolerans vardır. Söz konusu ettiğimiz toplumsal öğrenmeyi demokrasi bağlamında ele aldığımızda,  demokrasinin hiçbir toplumda kolayca yerleşmediğini, çok büyük sıkıntılar, krizler aşılarak ve bireysel olsun toplumsal olsun büyük bedeller ödenerek uzunca bir evrimden, gelişmeden sonra ancak uygulanabildiğini görüyoruz. Bu demokratikleşme süreci de zaman faktörü, nitelikleri ve gelişme aşamaları bakımından standart değildir. Yani söz konusu toplumun kendi şartlarına, ihtiyaç ve sorunlarına, sosyokültürel özelliklerine göre farklı bir sosyal ve siyasal çizgi izlenmektedir.

Sosyoloji ve sosyal psikoloji açısından ele aldığımızda gerçekte toplumda Gurvitch’in belirttiği gibi “Ben” ve  “Biz”in karşısında “Ötekiler” (Başkaları) bulunmaktadır (Gurvitch, 1960: 35). Tabii bu ötekiler farklı dinsel, mezhepsel, ideolojik, etnik, siyasal vb. özelliklere sahiptirler. Demokrasi bireyleşmeyi artırdığı için de “ben” ve “biz”lerle “ötekiler” arasındaki farklılık ve çelişkileri artırmaktadır. İşte demokrasi denilen şey, ben ve bizden farklı olan başkaları arasındaki düzeyli bir sosyal etkileşim ağının, karşılıklı güvene dayanan ilişkilerin kurulabilmesine bağlıdır. Toplumlarda sosyal yapının gereği olarak kaçınılmaz biçimde ötekiler hep olacaktır. Sorun ötekilerin varlığı değil, ben ve bizlerle ötekilerin kimsenin hakkı yenmeden, bir adalet ve denge içinde bir arada yaşama becerisini kazanabilmeleridir ki bu da hayli zor olmaktadır. Söz konusu becerinin öğrenilmesi ancak birtakım pratik ihtiyaç ve zorunluluklardan, çatışmalardan ve çekilen karşılıklı çilelerden sonra gerçekleşebilmektedir. Burada tüm mesele bu farklılıkların diğer kişi ve gruplarca kabul edilmesi, herkesin herkese tahammül etmesi ve saygı duymasıdır. Demokrasi kültürü ve demokratik olgunluk diyalog, müzakere, uzlaşma, tolerans ve empati yapma gibi sosyal becerilerin kazanılıp uygulanmasını gerektirir. Bireysel düzeyde demokrasinin teorik boyutunu (malûmat olarak) öğrenmek kolaydır. Demokrasinin toplumsal düzeyde işletilmesinde yukarıda belirttiğimiz sosyal becerilerin öğrenilmesi ve uygulanabilmesi çok uzun bir süreci gerektirmektedir. Demokrasinin zor olan yanı burasıdır. Bu durum bir olgunluk ve birikimi zorunlu kılmaktadır. Sosyal tarih söz konusu sürecin zannedildiğinden daha çatışmalı geçtiğini ve acılarla dolu sınama yanılma davranışlarını içerdiğini göstermektedir. Farklı insanların bir arada yaşamaları rasyonel-zihinsel bir konudur ve bir pragmatik olgunluğu gerektirir; ancak bireyler, gruplar arasındaki çıkar farklılıkları, duygusal yakınlık ve uzaklıklar (aynı etnik kökenden, din ve mezhepten olma vs.) gibi durumlar çeşitli çatışmalara yol açmaktadır. Burada vurgulamak gerekir ki gelişmekte olan ülkelerde demokratikleşmenin önündeki en büyük engel devleti ele geçiren, ondan beslenen ve onu yöneten oligarşik-bürokratik kadrolardır. Bu tür ülkelerde demokrasiyi isteyen ve onu ciddi olarak yaşatmak niyetinde olan bilinçli, güçlü sosyal sınıflar (burjuva veya emekçi sınıflar) olmadığı için genel olarak halkın gücü belirttiğimiz bu kadro ve grupları etkisiz hâle getirememektedir. Kamu kaynaklarından beslenen bu seçkinci, ayrıcalıklı kadrolar çok sığ ve şekli bir modernleşmeye, demokrasiye razı olmaktadırlar. Modernleşmenin ve demokrasinin derinleşmesini ve yaygınlaşmasını istememektedirler.

Her Toplum Kendi Gerçeğini Kendi Bulur
Bu noktada sosyolojik bir gerçek olarak vurgulanmalıdır ki, “Her toplum kendi gerçeğini kendi bulur.” Başka toplumların yaşadıkları öğrenme durumları, olaylar, deneme ve yanılmalar maddi bir şeyin transferi gibi diğer bir topluma uygulanmak üzere aktarılamaz. Bizim dışımızdaki toplumların deneylerinden, uygulamalarından, teorik ve pratik birikimlerinden ancak ilham alabiliriz, onlar bize genel bir fikir verebilir. Demokrasi türü sosyal ve siyasal sistemler ancak “yaparak yaşayarak” öğrenilebilir ve uygulanabilir. Bunlar teknik, mekanik bir aygıt değildir ki bir yerden bir yere, bir insandan diğerine aktarılabilsin. Onun için her toplum kendi demokrasisini kendisi üretmek zorundadır. Yani yüzme, denizde yüzen bir insanın hareketlerine bakılarak öğrenilmez. Yüzme bizzat suya girilerek ve yüzme çabası gösterilerek, belli sınama ve yanılma davranışlarının sonucunda öğrenilebilir.

Yukarıda belirtilen sosyolojik kurala bağlı olarak denilebilir ki bir toplum, devlet bir başka toplumu özgürleştiremez, ona demokrasiyi götüremez. Bu gelişmeleri her toplumun kendisi başarmak zorundadır. Son ve en yakın örnek olarak Amerika’nın Irak’ı işgal etmesi ve bunu “Irak’a demokrasi götürmek” sloganı ile gerçekleştirmesi gösterilebilir. Sonuçta bu olayın Irak’ta ve bölgede ne büyük acılara, bölünmelere yol açtığı da ortadadır.

Daha önceki bir makalemizde de vurguladığımız gibi bu “sistem aktarma” ve “modellik yapma” konusunda da Weber’in ortaya koyduğu çok net bir sosyolojik kural vardır. Weber’e göre, “Toplumsal gerçeklik aynı zamanda tarihsel ve kültürel gerçekliktir ve her tarihsel dönem ve her toplum, kendine özgü bir bireysel bütün, başka bir tarihsel dönem veya başka toplumlarla karıştırılmaması gereken bir teklik olarak ele alınmalıdır (…) Bir toplumun kendine özgü tarihsel durumunu açıklamak için geliştirilmiş bazı kavram ve kuramları “şema” ve “sistem”leri bir başka toplum için aynen uygulamaya kalkışmak “yanlış bir kavram realizmi”ne ve dolayısıyla yanlış bir sosyolojiye yol açar (Özlem,1990: 233).

Bu çerçevede dünyadaki siyasi doktrinlerin, kurumların, egemenliklerin nasıl oluştuğunu, değiştiğini, dolayısıyla zamanla evrimleşip dönüştüğünü çok iyi bilmek, incelemek ve analiz etmek gerekir. Siyasi kurum ve kuramların, eylemlerin siyaset dışı diğer sosyal kurumlarla, örgütlerle nasıl bir etkileşim içinde olduğu konusu hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır. Örneğin Mosca’nın “Siyasi Doktrinler Tarihi” adlı eseri bu konuda okunmaya ve incelemeye değer derli toplu bir kitaptır (Mosca, 1963).

Bu sebeplerle Arap toplumlarında demokrasinin gelişip yerleşmesi bakımından özlemlerimizi tarihsel ve sosyolojik gerçeklerin önüne geçirmemeliyiz. Dolayısıyla Tunus’ta, Libya’da ve Mısır’da demokrasinin sosyopolitik bir sistem olarak yeşerip gelişmesi, olgunlaşması ancak daha birçok bahar ve kış mevsimlerinin geçmesine ve ne yazık ki pek çok bunalımın, acıların yaşanması ile mümkün olabilecektir. Buralarda yönetimin başında olan birkaç kişinin bir darbe ile devrilmesi, bazı yüzeysel değişikliklerin yapılması sosyolojik anlamda bir devrim değildir. Bu tür ülkelerde demokratikleşme sürecinde bir yığın gelgitlerin yaşanması kaçınılmazdır. Gelişmekte olan ülkelerde özgürlük, eşitlik düşünceleri ve genel demokratikleşme süreçleri 20. yüzyılda yaşanan İletişim Bilişim Devrimi’nden dolayı eskiye oranla hızlanmış durumdadır. Çünkü bu devrim bireyler ve toplumlar arası iletişimi, her türlü etkileşimi, öğrenmeyi ve bilinçlenmeyi artırmıştır. Ancak bu olgular demokratikleşmenin çatışmasız ve sancısız bir biçimde kısa zamanda gerçekleşeceğini de göstermez. Demokratik sistemin bireyler ve toplumca özümlenmesi, sindirilmesi için belirli bir zamana ihtiyaç vardır.

İngiltere ve Fransa Örneği
Bugün artık sağlam demokrasi geleneklerine sahip olan iki önemli Batılı ülkeyi (demokrasinin geliştirilip uygulanması bakımından) örnek olarak ele alabiliriz. İngiltere demokrasinin beşiği ve en eski demokrasiye sahip bir ülke olarak kabul edilir. Ancak İngiltere’de demokrasinin bir toplumsal ve siyasal sistem olarak öğrenilmesi, yerleşmesi hiç de sancısız olmamıştır. Evet, İngilizler de birçok acılar çekmiş ve yüzyıllar süren bir gelişmenin sonunda bugünkü olgun demokrasiye ulaşabilmişlerdir. İngiltere’de 1215 tarihinde bir uzlaşmaya varılarak Kral John’un imzaladığı Magna Carta (Büyük Berat) İngiliz demokrasisi açısından sağlam bir sosyal, siyasal ve hukuki zemin ve başlangıç noktası teşkil etmiş, zamanla bu metin bir siyasal gelenek yaratmıştır. Bu, o günden itibaren demokratikleşme konusunda işlerin çok düzgün ve gürültüsüz patırtısız bir biçimde işlediği anlamına gelmez. Örneğin 17. yüzyılda iç savaşlar yaşanmış, parlamento yanlıları ile kralcılar arasında önemli çatışmalar (Büyük Ayaklanma) olmuştur.

Fransa’da ise demokratik sistemin kurulup işlemesi İngiltere ile kıyaslanamayacak ölçüde kanlı ve sancılı olmuştur. Siyasal sistemde demokratik dengelerin, kurumların istikrara kavuşması ve sistemin çalışması için neredeyse iki yüz yıla yakın bir zaman geçmiştir. Bir defa, 1789’la 1799 arasında on yıllık sürede çok kanlı, acılı, gelgitli bir dönem yaşanmıştır. İktidar sürekli el değiştirmiş, sürekli tasfiyeler olmuştur. Giyotini eline geçiren karşı tarafı temizlemiştir. Bir devrimin sosyal anatomisini anlamak bakımından Fransız Devrimi çok iyi bir örnek oluşturmaktadır. Bu konuda da örneğin Pierre Gaxotte’un “Fransız İhtilali Tarihi” adlı eseri önemli bir kaynak sayılır. Bu arada dikkat edilsin, 1792’de ilan edilen I. Cumhuriyetten sonra arada imparatorluklar ve hatta monarşi dönemleri yaşanmış yani kaç kez rejim değişmiş dolayısıyla bugünkü Fransa’daki cumhuriyet de (1958’den beri) V.Cumhuriyet olarak adlandırılmıştır. Fransa uzun süreli bir siyasi istikrarı ancak bu son dönemde yakalayabilmiştir.

 

Kaynaklar
Gaxotte, Pierre, Fransız İhtilâli Tarihi, Çeviren Samih Tiryakioğlu, Varlık Yayınları, İstanbul, 1962.
Gurvitch, Georges, Traité de Sociologie, PUF, Paris, 1960.   
Kansu, Nafi Atuf, Pedagoji Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1948.
Mosca, Gaetano, Siyasi Doktrinler Tarihi, Çeviren Samih Tiryakioğlu    ,Varlık Yayınları, İstanbul, 1963.
Özlem, Doğan, Max Weber’de Bilim ve Sosyoloji, Ara Yayıncılık, İstanbul, 1990.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile