Türkiye Değerler Karmaşası Yaşıyor

Sosyal Değer Nedir ve Nasıl Oluşur?
Toplumdaki sosyal kurumlara, normlara dolayısıyla bireylerin davranışlarına yön veren sosyal değerler toplumda belirli faktörlere bağlı olarak bir sosyolojik süreç içinde oluşurlar. Sosyal değerler toplumları ayakta tutan, bütünleştiren en önemli psikososyal ve kültürel faktörlerdendir. Toplumsal bütünlüğü, ahengi bu duygusal ve zihinsel unsurlar sağlamaktadır. Bunlar bir binadaki tuğlaları veya taşları birbirine bağlayan harca benzerler. Bu harç olmazsa nasıl tuğla ve taşlar binayı meydana getiremezse, değerler olmayınca da toplumun bütünlüğü oluşturulamaz. Onun için başta Durkheim olmak üzere birçok sosyolog toplumun idealleştirilmiş duygu ve düşünceler yani değerler yaratmak zorunda olduğunu vurgulamışlardır. Aslında bireyler de kendilerince çok önemsenen ve kendi davranışlarında bir kriter olarak kabul ettikleri belirli yaşam ilkeleri, felsefeleri olduğunu genellikle söylerler ve bunlara uymak istediklerini belirtirler. Dolayısıyla hem insan hem de toplum için “değer yaratan bir varlık” ifadesini kullanmak doğru olur. Biz burada bireylerin değil, toplumun ürettiği değerler üzerinde durmak istiyoruz.

İnsanlar, toplumlar kendi düşünce ve duyguları, davranışları başta olmak üzere çevrelerindeki tüm nesneleri, olayları ikili bir form içinde ele alarak onlara belirli nitelikler eklerler. İnsanoğlunun nesnel gerçeklik içinde bulunan her olaya, varlık ve nesneye, bazen kendi duygu ve düşüncelerine bazen çıkarlarına bağlı olarak, ilgili unsurun kendinde olmayan yeni nitelikler eklemek gibi bir özelliği vardır.  Böylece iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, kutsal olan-olmayan, uğurlu-uğursuz, faydalı-faydasız (zararlı) gibi kategorik ayrımlar ortaya çıkar ve böylece de bu nitelemelere dayalı normlar oluşur. Bu bakımdan değerler her çeşit karar ve eylemlerimizde, tüm sosyal ilişkilerimizde bize rehberlik eder, yol gösterirler. Bu sayede topluma ters düşmeden sosyal ilişkilerimiz sorunsuz devam eder. Onun için değerlere uygun davranmak sosyalleşmenin önemli şartlarından sayılır. Toplumda tüm sosyal ilişkiler,  normlar ve kurumlar bu değerlere göre düzenlenmekte ve yürütülmektedir. Onun için her toplum sürekli değer üretmek zorundadır. Tüm sosyal kurallar sosyal değerlerin üzerine oturtulur. Toplumdaki sosyal mücadeleler de bu değerler referans alınarak gerçekleştirilir; örneğin adalet, eşitlik, özgürlük değerleri için insanlık tarihindeki mücadeleler gibi. Kültür ve uygarlıklar kendilerini en açık biçimde değer farklılıklarında gösterirler. Her uygarlığın, çağın da kendine özgü olan ve öne çıkarılan ideal değerleri vardır. O kadar ki toplumlar kendi varlıklarını, köklerini ve geçmişlerini tarihsel, kültürel değerlere bağlamak, dayandırmak gereği duymuşlardır. Bu ihtiyaç bir ortak değer olarak “doğuş”, “kuruluş” destanlarının meydana getirilmesine yol açmış ve birçok toplum bu tür destanlar üretmiştir. Bu destanlar da ilgili toplum bakımından önemli birer tarihsel ve kültürel değer olarak kabul edilir.

Değer özü itibariyle varlık ve olaylara, nesnelere, insan davranışlarına yönelik bir atıfta bulunmayı, bir nitelik yüklemeyi ifade eder. Böylece toplumda ideal düzeyde olmak üzere model olarak kabul edilen, toplumca benimsenip savunulan inançlar, duygular, davranış biçimleri ve düşünceler formüle edilmiş olur. Bu bakımdan değerler toplumsal bilincin en üst düzeydeki soyut, kolektif ifadesidirler. Bunlar genellikle “değer yargıları” biçiminde anılan ve toplumca çok ciddiye alınan, alkışlanan, paylaşılan, hassasiyet gösterilen sosyal tutumlar olarak şekillenirler.  Değerlerde coşku, duygu ve inanç temelli unsurlar rasyonel unsurlara göre daha ağır basmaktadır. Dolayısıyla değerler sosyal yapının en soyut ve sübjektif yanını oluşturur. Bunlar toplumun önüne ideal inanç ve düşünceleri koymaları bakımından bireylerin davranışlarına standartlar getirir, sosyal ilişkilerde hazır reçeteler sunarlar. Değerler sosyal kontrolün, bütünleşmenin ve istikrarın sağlanmasında önemli işleve sahiptirler.

Sosyal değerler toplumsal hayatın hemen hemen her boyutu ile ilgili olabilirler. Yani ekonomik, ahlaki, dinsel, siyasal, sanatsal vb. alanlarla ilgili değerlerden bahsedebiliriz. Ahlakla ilgili olarak iyi-kötü, sanatla ilgili güzel-çirkin, dinde ise sevap-günah biçiminde değerlendirmeler yapılır. Örneğin özü sözü bir olma, tutarlılık, yardımseverlik, cömertlik, doğruluk, dürüstlük, iyilikseverlik gibi olumlu davranışlar kategorik olarak ahlakla ilgili değerlerdir. Sosyal değerler kalıcılık ve süreklilik anlamında mutlak değil, zamana, mekâna, toplumlara, kültür ve uygarlıklara göre değişebilirler yani izafidirler. Bir toplumda farklı sosyal sınıfların, grupların, alt kültürlerin, bölgelerin ayrı değerleri olabilir. Bu bakımdan toplumlarda her zaman çok homojen olan bir kültürel yapıdan bahsedemeyiz. Ancak bu farklı değerlere sahip alt kültürler genel bir toplumsal ahenk hâlinde varlıklarını sürdürürler. Bu normal bir sosyolojik durumdur.

Özellikle modern çoğulcu toplumlarda değerlere ilişkin yargılarda büyük bir karmaşıklık da mevcuttur. Onun için bu değerler arasında birçok uyuşmazlıklar da söz konusudur (Thomson-Hickey, aktaran, Bozkurt; 1999: 93). Çünkü günümüz toplumlarında ve evrensel düzeyde ekonomik, sosyal, siyasal nedenlere bağlı olarak yaşanan iç ve dış göçler, sosyal hareketlilik sebebiyle birçok toplumda yeni alt kültürler meydana gelmiş ve çok kültürlü yapılar oluşmuş durumdadır. Ayrıca ulusal değerlerin yanında artık evrensel değerlerden de bahsedebiliriz. İletişim Devrimi’nden bu yana evrensel-küresel değerlerde nicelik bakımından hızlı bir artış, nitelik açısından da önemli bir değişiklik gözlenmiştir.

Türkiye’deki Sosyal Yapı
Sosyal değerlerle ilgili olarak yapılan bu genel açıklamalardan sonra Türkiye’deki sosyal yapıyı ana hatları ile kısaca ele almak uygun olacaktır. Toplumlar kendi geçmişleriyle ve diğer toplumlarla kıyaslanırken kullandığımız en önemli kıstas sosyal yapı kavramıdır. En anlamlı toplum sınıflamaları bu kıstasa göre yapılanlardır. Sosyal yapı, tüm insan ilişkilerinin, rol ve statülerin, toplumun şekillenmesinde, yapılanmasında rol oynayan tüm coğrafi, teknolojik, ekonomik, kültürel ve soysal unsurları içerir, onların bir sentezidir. Bu unsurların içinde de toplumun teknolojik ve ekonomik düzeyi, imkânları en başta gelir. Amerika’nın ve çağımızın önemli sosyal bilimcilerinden olan Toffler yukarıda belirttiğimiz sosyolojik mantık gereği toplumların üç büyük devrim yaşadıklarını ve bu süreç çerçevesinde evrimleştiklerini belirtmiştir. Bu devrimler yaklaşık on bin yıl önce gerçekleşen “Tarım Devrimi”, 18. yüzyılda gerçekleşen “Sanayi Devrimi” ve 1950’lerden sonra yaşanan “İletişim Devrimi”dir. Bu üç devrim üç de toplum tipi meydana getirmiştir: Tarım toplumu, sanayi toplumu ve bilgi toplumu (Toffler, 1985). Toffler’ın bu üçlü devrim ve toplum tipolojisinden hareket ederek Türkiye’nin durumunu yani sosyal yapısını analiz etmek ve sosyal değerler açısından yorumlamak istiyoruz.

Ana hatlarıyla söyleyecek olursak, her toplumsal ve kültürel yapıya tekabül eden bir değerler sistemi vardır ( Bostancı, 2002: 135). Dolayısıyla yukarıda bahsettiğimiz üç önemli toplum tipinin birbirinden farklı üç ayrı da değerler sisteminin olduğunu söylemek gerekir. Toplumlar evrimleştikçe, geliştikçe ulaştıkları her aşamada eski yapıya ilişkin değerlerin çoğu tasfiye olur, bunlara yeni yapının, insan ilişkilerinin oluşturduğu yeni değerler eklenir. Ancak eski değerlerle yeni değerlerin bir süre birlikte bulundu gözlense de eski yapıya ilişkin değerlerin büyük kısmı zamanla mutlaka ortadan kalkar, kalkması gerekir. Bu sosyolojik evrim gerçekleşmezse toplumda bir değer karmaşası ve çatışması yaşanabilir. Bundan da sosyal ve kültürel bütünleşme zarar görür. Değerlerin hukuk yoluyla yasal düzenlemelerle değiştirilmesi, ortadan kaldırılması mümkün değildir. Onların evrimi ve değişmesi doğal bir sosyolojik süreç içinde gerçekleşir ve bu süreç de uzunca bir zamanı gerektirir.

Bu noktada Türkiye’yi gündeme getirdiğimiz takdirde, var olan sosyal gerçek şudur: Türkiye genel görünüşü ve makro düzeydeki genel istatistik verilere göre gelişmekte olan ve geri kalmışlıktan sıyrılarak “gelişmiş-sanayileşmiş” ülke konumuna hızla yönelen bir ülke durumundadır. Ancak “geçiş aşaması” nda bulunan bir ülke olarak da çok karmaşık ve iç içe geçmiş bir “sosyal yapılar” manzarası göstermektedir. Yani Türkiye’nin bazı bölgelerinde tarım toplumunun, bazı bölgelerinde ise sanayi toplumunun, kentleşmenin, sanayileşmenin çok yoğun olduğu yörelerde de bilgi toplumunun ilk özellikleri dikkati çekmektedir. Sosyoekonomik ve kültürel yapı dolayısıyla sosyal değerler bakımından bu üç toplum tipinin nitelikleri bir arada ve iç içe bulunmaktadır. Aslında bu üç toplum tipinin-aşamasının arasında teknolojik, ekonomik (üretim araçları, yöntemleri, ilişkileri vd.) düzey, sosyokültürel yapılar bakımından önemli farklılıklar vardır. Dolayısıyla değişik zamanlarda oluşan bu üç toplum aşamasının değerleri arasında da birbiri ile çelişen dikkat çeken farklılıklar söz konusudur. Gerçekte her toplumun kendine özgü sosyal yapısı bulunmaktadır. Hangi aşamada bulursa bulunsun her toplum kendine ait özelliklere, renklere, sahiptir. Ancak kabaca bir genelleme yapılırsa bazı ortak özelliklerin tespiti de mümkün olmaktadır. Örneğin Türkiye’nin durumu da dikkate alınarak geleneksel tarım toplumunun başlıca değerleri olarak şunlar sıralanabilir:
    1. Kan bağına, hısımlığa dayalı dayanışma ve gruplaşmalar
    2. Büyük aile ve çok çocuk sahibi olma düşüncesi
    3. Her türlü otoritelere saygı duymak ve bağlılık
    4. Doğal-coğrafi şartlara pasif uyum ve kadercilik
    5. Siyasi alanda monarşik eğilimler ve gelenekler
    6. Dindarlık yani dini değerlerde yoğunluk
    7. Muhafazakârlık, yoğun bir gelenekçilik
    8. Komşuluk ve hemşerilik duygularının çok önemsenmesi
    9. Toprak sahibi olmanın ve tarımsal üretimin itibar sağlaması
    10. “Biz” bilincine, komünoter düşüncelere, değerlere önem verme
Yukarıda belirtildiği üzere bu değerler o toplumsal aşamanın dayandığı teknolojik ve ekonomik araçlara, ilişkilere, kurumlaşmalara bağlı olarak oluşmuşlardır. Dolayısıyla tarım toplumunun sosyal yapısıyla kültürel yapısı arasında büyük bir sosyolojik ahenk söz konusudur.

18. yüzyıldan itibaren öncelikle Batı’da devreye giren Sanayi Devrimi ve onun ürettiği sanayi toplumu ile birlikte ise yeni sosyal ve kültürel değerler meydana gelmiştir. Bunların her ülkede ortak olan özelliklerin önemlileri de şöyle sıralanabilir:
    1. Bireyleşme ve bunun türevi olan değerler
    2.Yaşama, inanma, düşünme, eğitim görme, girişimde bulunma gibi insan hak ve özgürlüklerinin temel değerler olarak kabul edilmesi
    3. Eşitlik ve halk egemenliği gibi demokratik ideallerin, değerlerin benimsenmesi
    4. Aynı zamanda sosyal adalet ilkesini gerçekleştirme düşüncesi
    5. Laiklik veya sekülerizm ilkeleri
    6. Milliyetçilik ve ulusal devlet örgütlenmesi
    7. Çekirdek aile tipinin geçerliliği
    8. Bilimsel değerlerin ve rasyonelliğin öne çıkması, benimsenmesi
    9. Doğaya karşı aktif uyum yapan insan modelinin kabul görmesi
    10. Her alanda değişmenin, ilerlemenin ve evrimci düşüncelerin onaylanması
    11. Gelenek ve göreneklere göre oluşan normatif düzen yerine toplum hayatında hukuka dayalı bir yapının geçerli olması
    12. Uzmanlaşmanın, organik iş bölümünün ve endüstriyel ilişkilerin yarattığı değerler

Şimdi de1950’lerden sonra, önce gelişmiş ülkelerde oluşmaya başlayan bilgi toplumunun sosyal değerler bazında dikkat çeken ve önem arz eden niteliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:
    1.    Bireyleşmenin daha da derinleşmesi, yoğunlaşması
    2.    Birey ve hizmet odaklı devlet anlayışı
    3.    Katılımcı, şeffaf yönetim biçimi
    4.    Feminist akımların ve değerlerin çok önem kazanması
    5.    Her türlü özgürlük sınırlarının çok genişlemesi
    6.    Hukuk devleti ve “hukukun üstünlüğü” ilkesinin önemli bir değer olarak kabul edilmesi
    7.    Yeni bir değer alanı olarak ekolojik değerlerin öne çıkması
    8.    Postmodern düşüncelerle birlikte değerlerde kesinliklerin değil izafiyetin önem kazanması (değer rölativizmi)
    9.    Her türlü düşünce ve değerlerde çok renklilik, çeşitlilik ve çok kültürlülüğün benimsenmesi
    10.    Bireysel ve toplumsal alanlarda diyalog, tolerans, empati yapma ve uzlaşma türü tutumların yeni değerler olarak kabul görmesi (uzlaşma kültürü)
    11.    Klasik sınıfsal yapılanmaların, kavram ve değerlerin değişmesi
    12.    Siyasal nitelikli ulusal bütünleşmeden çok, sivil ve grupsal etkileşimlerin bütünleşmelerin önem kazanması
    13.    Dini değerlerde de bireyleşmenin artması
    14.    Medya yolu ile yeni değerlerin oluşması ve bazı değerlerin konum değiştirmesi

Değerlerdeki Karmaşa
Yukarıda üç toplum tipi ile ilgili sosyal değerlerin neler olduğunu ana başlıklar hâlinde özetledik. Şimdi tekrar Türkiye’deki duruma dönerek, belirtilen üç toplumsal aşamayı aynı zaman diliminde yaşayan bir ülke olarak Türkiye’de birçok noktada çelişen bu değerlerin nasıl bir toplumsal manzara gösterdiğine bakmak istiyoruz. Belirtilen üç toplum tipinde üretilen değerlerden çoğunun birbiri ile çelişmesi ve bu değerleri aynı şekilde yaşayan toplum kesimlerinin aynı zaman diliminde bir arada bulunuyor olması sosyolojik açıdan ne anlama gelir ve ne gibi sosyolojik sonuçlar, sorunlar yaratır? Böyle bir durumun varlığı, çeşitli toplum kesimlerinin bireysel ve toplumsal davranışlarında, eylemlerinde bağlı oldukları değerlere dayalı olarak farklı referanslar kullanmalarına yol açar. Bu değer karmaşası, sonuçta davranış karmaşasına sebep olur. Bu durum, bireyler arasında olumlu sonuçlar yaratan, yeni sentezler oluşturan diyalektik bir çelişki ve çatışmanın varlığını değil, bir anominin, kargaşanın dolayısıyla bir sosyal çözülmenin varlığını gösteren bir durumdur ve oldukça tehlikelidir. Çünkü toplumda diyalektik nitelikli çelişki ve çatışmalar doğal süreç içinde yeni sentezler üretir. Diyalektik olmayan paralel çatışmalar ise kısır döngü ve olumlu bir sonuç, uzlaşma üretmeyen kargaşa ortamı yaratır. Türkiye’de yaşanan budur.

Böylesine bir değer farklılığı, toplumda birbirine kapalı sosyal kompartımanların veya içe dönük sosyal kesimlerin oluşması demektir. Bu kesimler arasında normal ve sağlıklı bir diyalog, iletişim-etkileşim de yoktur. Söz konusu kapalı gruplar birbirlerine güven de duymazlar. İnsan ilişkilerinde güven değil, şüphe esas olur. Bunlar birbirleriyle etkileşime, gerektiğinde müzakere ve uzlaşmaya girmedikleri için de sürekli birbirlerini yok etmeye, tasfiyeye çalışırlar. Topluma yaygın ve tehlikeli bir çatışma kültürü egemen olur. Uzlaşma kültürü yok olunca herkes birbiri ile kavgalı hâle gelir ve birçok sorun sürekli gündemde kalır, böylece meydana gelen kısır döngü devam eder gider. Farklı sosyal yapılardan kaynaklanan değer farklılıkları ve çelişkileri aynı zamanda bir zihniyet farklılığı ve kavram kargaşası demektir. İnsanların zihinleri karışık ise doğru kavram tanımlamaları da yapılamaz. Montaigne’den hareketle söylersek, doğru ve herkesin birleştiği ortak tanımlar yapılmadan anlamlı, verimli tartışmalar yapmak da mümkün değildir. Bu nedenlerle çağımızda bir ülke toplumun tümünü kucaklayan ekonomik ve sosyal modernleşmeyi sağlamadan kültürel modernleşmeyi yani bir zihniyet değişikliğini gerçekleştiremez. Türkiye’de herkesin her zaman söylediği ve umduğu  “zihniyet değişikliği”nin bir türlü gerçekleştirilememesi bu yüzdendir.

Sosyoloji ve sosyal psikoloji açısından tüm sosyal sorunların çözümünde şu beş temel davranış ve kavram en başta gelir: İletişim-etkileşim, diyalog, tolerans, müzakere ve empati. Toplumda bunlar yoksa uzlaşma kültürü yok olmuştur, derin ve yaygın bir çatışma kültürü hâkim hâle gelmiş demektir. Türkiye’de her grup karşısındaki ile bir müzakereye, iletişime girip sonunda bir sentez, uzlaşma sağlayacağına, karşıtlarını yok etmeye yönelmektedir. Türkiye’de sorunların çözümüne en başta bu hastalıklı ve çağ dışı tutum engel olmaktadır. Bu durumda insanlar “ya ben, ya o”, ya hep ya hiç”, “ya var, ya yok” mantığı içinde çatışıp durmakta ve gereksiz yere enerjilerini tüketmektedirler. Geniş anlamda toplumsal barış ve toplumsal bütünleşme için belirttiğimiz değer karmaşasının asgariye inmesi ve çeşitli araç ve mekanizmalarla uzlaşma kültürünün desteklenmesi, geliştirilmesi gerekmektedir. Ancak bunun gerçekleşmesi için de zamana ihtiyaç vardır. Ayrıca toplumun hızla teknolojik, ekonomik ve kültürel düzeyinin yükselmesi, sanayileşmesi, bölgeler arası sosyoekonomik ve kültürel farklılıkların (eğitim gibi) giderilmesi gerekir. Teknolojik ve ekonomik yapı değişmesinin sonucu olarak organik bir iş bölümü ve dayanışma doğacaktır.  Böylece yeni bir sosyal bütünleşme biçimi gerçekleşecektir. Çünkü farklı değerleri yaratan ve besleyen, başta da belirttiğimiz gibi toplumun teknolojik ve sosyoekonomik yapısıdır. Bu yapı değişmeden değerlerin durup dururken değişmesi söz konusu olamaz.

 

Kaynaklar
Bostancı, Naci, Toplum ve Kültür, Sosyolojiye Giriş İçinde, Editör İhsan Sezal, Martı Yayınları, Ankara, 2002.
Bozkurt, Veysel, Değişen Dünyada Sosyoloji, Alfa Yayınları, 2004, Bursa.
Toffler, Alvin, Üçüncü Dalga, Çeviren Ali Seden, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul,1985.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile