Politika Nedir?

Türkiye’deki Durum

Türkiye’de her ortamda ve herkes tarafından en çok tartışılan kavram “politika” (siyaset) kavramıdır. Biz bu makalede etimolojik bilgi vermekten çok politikayı, bir sosyal eylem ve etkinlik olarak ele alıp irdelemek,  analiz etmek ve bazı özelliklerine dikkat çekmek istiyoruz. Çok tartışılan bir kavram ve etkinlik alanı olmasına karşılık politika kendi sınırları içinde ve kendi muhtevası çerçevesinde değil, başka sosyal kavram ve değerlerle,  kurumlarla,  hatta bireysel, sübjektif duygu ve düşüncelerle karıştırılarak konuşulup değerlendirilmekte, oldukça yüzeysel ve uluorta yargılarda bulunulmaktadır. Dolayısıyla bu kavram üzerinde sonsuz denecek kadar çok zihinsel kurgu yapılmakta, sürekli soyut bir spekülasyon ortamı yaratılmaktadır.

Konunun sınırları çizilmediği ve konuya nesnel, analitik bir şekilde yaklaşılmadığı için de sapla saman birbirine karışmakta kimin doğru kimin yanlış şeyler söylediği tespit edilememekte, sonuçta gerçek kaybolup gitmektedir. Siyasi tartışmalar bir münazara mantığı,  tekniği çerçevesinde ele alınmakta kişi ve kurumları bir yıpratma aracı olarak kullanılmakta,  toplum açısından umulan uzlaşmalar, sentezler ortaya çıkmamaktadır. Politikaya sürekli bir belirsizlik,  muğlâklık, verimsizlik,  sonuçsuz suçlama ve demagoji hâkim olmaktadır. Öncelikle ülke aydınlarının,  medyanın bu kavramın ve sosyal etkinliğin netleştirilmesinde birinci derecede görevli olduğunu vurgulamak gerekir. Bu düşünsel karmaşadan kurtulmak için politikanın zihinlerimizde mutlaka doğru tanımlanması,  sınırlarının çizilmesi ve netleştirilmesi gerekir. Çünkü ülke sorunlarının tartışılmasında,  çözümünde tek geçerli ve kaçınılmaz zemin gene de politik zemin ve ortamdır. Dolayısıyla politikanın kötü bir kavram ve etkinlik alanı olarak ele alınıp takdim edilmesi tehlikelidir, sağlıklı bir yaklaşım tarzı da değildir. Böyle bir düşünce tarzı ülke yönetiminde politika dışı ve gayri meşru olan yolların, mekanizmaların gündeme getirilmesine yol açar. 

 

Politikanın Amacı

Politika toplumun olmazsa olmazları olan ve temel sosyal kurumlar olarak tanımlanan (diğerleri ekonomi, aile, eğitim ve din) beş kurumdan biridir. Politikanın iki önemli ve somut amacı, işlevi vardır. Bunlardan birincisi yurttaşların temel biyolojik ihtiyaçlarını tatmin edecek gerekli mal ve hizmetlerin üretilmesini, bunların ülke düzeyine dağıtılmasını ve adaletli bir biçimde paylaşılmasını sağlamaktır. İkincisi de ülkede sosyal, siyasal dirlik ve düzenliliğin, yani iç ve dış güvenliğin gerçekleştirilmesi, halkın kendisini güven içinde hissetmesidir. En kısa ifadeyle politika halka hizmet ederek onun huzur ve mutluluğunu sağlamayı amaçlayan bir sosyal etkinlik alanıdır. Bu bakımdan politika kişisel tatmin için yapılmaz. Aslında politika, bu alanda çalışanı, politik eylemlere katılanı toplum nazarında yücelten, değerli kılan bir insan eylemidir. İnsanlara fayda sağlamaya dönük olduğu için takdir edilmesi gereken bir davranıştır. 

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi politikanın önceliği ekonomi yani üretim kaygılarıdır. Belirttiğimiz bu iki ana konunun dışındakiler halk için bir anlamda teferruattır, tali derecedeki ihtiyaçlardır. Gerçi kültür ve uygarlık, teknoloji ilerledikçe, geliştikçe ihtiyaçlar artmakta, çeşitlenmekte ve bunlar da temin edilecekler arasına katılmaktadır. Bu yeni ihtiyaçlar da giderek çok önem arz etmeye başlamıştır. Ancak öncelikli ihtiyaçlar sağlanmadıkça politikada başarılı olma şansı yoktur. Ayrıca politikacının belirlediği önceliklerle halkın ve ülkenin ihtiyaçlarının,  önceliklerinin çakışması gerekir.

Üretim ve paylaşım sorununu çözemeyen siyasal sistemler ve politikacılar yıkılıp gitmektedir. Bunun hem tarihte hem de günümüzde çok örneği vardır. Örneğin Rusya’da Sovyetler Birliği döneminde 1989’dan itibaren ülkedeki ekonomik ve siyasal sistem bu yüzden çökmüştür. Var olan yoğun düşünsel,  ideolojik öğeler,  projeler halkın karnını doyurmadığı için tüm siyasal ve sosyal hedefler içi boş malzemeler olarak çöpe atılmıştır. Sistem dış müdahalelerle değil kendi içinden çürüyüp dağılmıştır. Dünyanın siyasi ve ekonomik tarihi bize, her önemli politik gelişme ve değişmenin, gücün, iktidar savaşının arkasında mutlaka bir ekonomik gücün, gelişmenin ve sınıfsal desteğin olduğunu gösteriyor. Böyle bir ekonomik faktör yoksa bu kez de siyasal yenilgi, çöküş yaşanıyor. Bu gerçek çağımız demokrasilerinde daha da belirgin hâle gelmiştir.

 

Politikanın Teori ve Pratiği

Tabii politik eylemler toplumun, dolayısıyla devletin makro düzeydeki yönetimiyle ilgili düşünceleri, eylem ve uygulamaları kapsar. Bunun teorik,  düşünsel bir boyutu vardır. Politikacıların halkın önüne bir vizyon,  halkın huzur ve mutluluğu ile ilgili birtakım plan ve projeler koyması dolayısıyla sistematik, tutarlı bir düşünceye, ilkeler bütününe sahip olması ve bu konularla ilgili olarak da halkı inandırması,  ikna etmesi gerekir. Bu yönüyle politika kişilerden belli bir idealizm, fedakârlık,  ufuk ve toplumsal hedefler ortaya koymayı bekler. 

Ancak tüm bunlar gerekli olmakla birlikte politikanın ve politikacının esas başarısı aldığı somut sonuçlarla ilgilidir. Çünkü politika teorik düşünsel bir eylemden çok pratikle,  uygulama ve bu uygulamalardan beklenen sonuçları alma ile ilgilidir. Bilimler sınıflamasında “Siyaset Bilimi” uygulamalı bir sosyal bilim olarak tanımlanır. Nelerin, hangi bilimlerin uygulanması? Tarih, psikoloji, sosyoloji, sosyal psikoloji, ekonomi, hukuk gibi bilimlerin toplumun makro düzeyde yönetimi sırasında uygulanması ve devletin bu bilimlerin verilerinden yararlanılarak yönetilmesidir. Politikacı, bir ülke ve toplumla ilgili mevcut şartları, imkânları,  ihtiyaçları en iyi şekilde tespit eden değerlendiren ve bunları halkın refahı,  mutluluğu yönünde kullanma becerisini gösterebilen kişidir. Bu sonuç sağlanırsa uygulanan politika dolayısıyla politikacı başarılı olmuş sayılır. Bu yönleriyle politika soyut düşünceler,  teoriler üretmek,  felsefe yapmak değildir. Elbette işin bir felsefi boyutu vardır. Fakat devlet felsefesiyle,  politikanın düşünsel temelleriyle,  bilimsel boyutuyla siyaset filozofları ve siyaset sosyologları ilgilenir. Politikacı üretilen bu düşüncelerden,  bilgilerden yararlanır,  yararlanmak zorundadır. Ancak politikacı birtakım düşünce ve projeleri uygulayan,  icra eden bir kimsedir. 

Konu sadece bilgi meselesi de değildir. Ayrıca politikacılar ahlaki kategoriler bakımından iyi ve kötü biçiminde değil,  başarılı-başarısız biçiminde değerlendirilir. Politik ve kamusal amaçlarla,  kararlarla bireysel ahlaki tercihler yargılar birçok durumda farklı olabilir hatta bunlar çelişebilir. Bu yönüyle politika bireysel ahlakın dışındadır. Politikanın ahlakla ilişkileri üzerine siyaset tarihinde en keskin ve gerçekçi yargıları beş yüzyıl önce Machiavelli vermiştir.

Politikayı yönetim süreçleri açısından ele alırsak, politikacılar planlama,  örgütleme,  koordinasyon,  karar ve emir verme, denetleme gibi yönetim etkinliklerinde bulunurlar. Ancak onların odaklandığı ana eylem karar verme,  işi yürütme ve sonuca ulaştırmadır, yani icraattır. Politikacının başarısı tercih edilen ve eksiksiz uygulanan bu kararlarda kendini gösterir

 

Politika Halk İçin Yapılır

Burada belirleyici olan, yukarıda da değindiğimiz gibi, halkın beklentileri ve ihtiyaçlarıdır. Halk ise öncelikle somut düşünür, güncel olanı yaşar. Politikacıdan da yaşadığı zaman dilimiyle ilgili sorunların çözülmesini ister. Halk gördüğüne inanır, teorik kavramlar,  düşünceler,  tasarılar onu pek ilgilendirmez. Bu bakımdan halkın politikacıdan beklediği soyut düşüncelerin üretilmesi değil, öncelikle sofrasındaki ekmeğin büyütülmesi, dolayısıyla karnının tok sırtının pek olması ve sağlıklı bir barınağın ona sağlanmasıdır. Sosyal psikolojide kavramları, teorileri,  sosyal psikologlar,  sosyologlar üretirler, ama halkın psikolojisini en iyi anlayan,  analiz edebilen ve sosyal psikolojinin gereğini yapanlar yani uygulayanlar politikacılardır. Başarılı olmuş tüm politikacılar insan denilen varlığı en iyi tanıyan kimselerdir.

Bu çerçevede politikada en öncelikli iş halkı tanımaktır. Halkı tanımak demek,  halkın ihtiyaçlarının, sorunlarının belirlenmesi, halkın özelliklerinin yani kültürel ve sosyal niteliklerinin, istek ve kaygılarının,  özlemlerinin tespit edilmesi demektir. Bu ilk aşamada politikacının üzerinde birtakım işlemler yaptığı,  kararlar aldığı, etkilediği ve yönlendirdiği varlık alanı insanlardır, toplumdur. Politikacı bu varlık alanını tanımadan eyleme,  politik bir inşaya girişirse hem kendisi hem de toplum için varılan sonuç hüsran olur. Politikacının imkânlarını, tasarılarını, yapabileceklerini sınırlayan, belirleyen halkın imkânları ve talepleridir.  

Bu noktada gene bir Türkiye gerçeğine değinmek uygun olacaktır. Genel olarak Türk solunun (solda yer aldığını söyleyen siyasi partilerin) yıllardır halktan umulan düzeyde oy alamamaları ve iktidar olamamalarında yukarıda belirtmeye çalıştığımız yanlış ve eksik politik anlayış ve tanımın da önemli payı olduğunu düşünüyoruz. Bir siyasi eylem ve proje, amaçları ne kadar ideal ve yüce olursa olsun, halkı arkasına alamadığı ve toplumu ikna edemediği sürece siyasal başarı sağlayamamaktadır. Çünkü özellikle demokrasilerde politika halk için ve halkla beraber yapılır. Halksız, yani halkın katılımı olmada felsefe, bilim ve sanat yapılır da, politika yapılmaz, bu hem mümkün değildir hem de şart değildir. Politikada beyinsel enerjiyi temsil eden aydınlarla fiziksel-kas gücünü temsil eden halkın mutlaka işbirliği yapması zorunludur. Söz konusu olan işbirliğini de politikacılar sağlayacaktır. 

 

En Değişken Sosyal Kurum Politikadır

Sosyal kurumların içinde en dinamik kurum siyaset kurumudur. Bu alanda sürekli bir değişme, yeni tutumlar takınma, yeni vaziyet alışlar ve kararlar söz konusudur. İçerideki ve dışarıdaki politik şartlar, sorunlar, bunların önceliği, hele günümüzde, çok hızlı değişme göstermektedir. Onun için politikacı devamlılığı olan bazı ilkeleri, tasarıları hesaba katsa da her zaman pragmatik davranmak zorundadır. Politik kararlarda gelgitler çoğu zaman kaçınılmaz olabilir. Bu durum politikacıdan değil, politik ortamın ve şartların değişkenliğinden kaynaklanır. Yeni durumlara hızla uyabilen ve bu durumların gerektirdiği kararları zamanında alabilen politikacılar başarılı olabilmektedirler. 

Yukarıda politikanın teori üretmek olmadığını belirttik. Ancak örneğin Weber’e göre politika değer yargısı da içerir. Zaman, birey ve gruplar açısından değişkenliği, izafiliği biraz da buradan kaynaklanır. Ayrıca politikanın sınıfsal bir temele dayanır olduğu tezi de genelde kabul edilir. Özellikle Marksist analizler bu yöndedir. Sosyal sınıfların da belirli çıkarları, ideolojileri, dolayısıyla değer yargıları vardır. Zaten politik alan ekonomik ve siyasal iktidar sahibi olma ve güç elde etme kavramları açısından yoğun bir rekabet ve çatışma alanıdır. Tarihin her döneminde toplumlarda siyasal iktidarı ele geçirmek bakımından gruplar, sosyal sınıflar, cemaatler, siyasi partiler birbirleri ile kıyasıya yarışmışlar, çatışmışlardır. Tüm bu nedenlerden dolayı sosyal bilimler literatüründe politika hem sosyal bilim hem de bir  “sanat” olarak tanımlanmaktadır. Çünkü politikada başarı sağlamanın evrensel, kesin, standart bir reçetesi, kuralları yoktur ve bu insan eylemi bireyden, uygulayandan yaratıcılık, esneklik, geniş görüşlülük gibi özel beceriler istemektedir. Bunlara ek olarak politika bireylerle ve halkla çok iyi, yakın işletişim-etkileşim kurabilme becerisini gerektirir. Hele demokrasinin uygulandığı ülkelerde etkili ve düzgün konuşma, ikna etme, dinleme ve empati yapma gibi iletişim becerileri şarttır. Seçmenlerle duygusal düzeyde ortak noktalar yakalayamayan politikacıların başarılı olmaları, halktan oy alabilmeleri çok zor olmaktadır. 

Toplumsal ihtiyaçlar, sorunlar,  imkânlar her an değişmekte,  evrilmektedir. Toplumda diğer sosyal kurumlardaki yeni oluşumlar, farklılaşmalar da hemen politikaya yansır,  yansımak zorundadır. Bu yüzden politikacılar bir yandan sosyal ve siyasal düzeni,  normatif yapıyı korumaya çalışırken,  öte yandan yeni durumların,  olguların gerektirdiği tedbirleri de zaman kaybetmeden almak zorundadırlar. Halk sabırsızdır, hemen çözüm üretilmesini bekler. Bunlar sağlanmayınca politikacıyı acımasızca eleştirir. Dünyanın her yerinde halklar politikacılara karşı yoğun eleştirilerde bulunurlar ve onları hatalarından ötürü de affetmezler. Memnuniyetsizlik başlayınca halk yöneticilerden desteğini çekiverir.

 

Politik Pragmatizm

Bu çerçevede Aristoteles’ten Machiavelli’ye günümüzde de Duverger’e, Popper’e kadar olmak üzere siyaset kurumu ile ilgilenen önemli düşünürler politikanın bu pragmatik niteliğine, insan odaklı olmasına hep dikkat çekmişlerdir. Örneğin Aristoteles yönetim biçimlerini monarşi, aristokrasi ve demokrasi diye ayırır, ama yönetimdeki başarıyı sistemden çok yöneticilerin kişisel özelliklerine, yeteneklerine bağlar. Machiavelli ise bu noktada daha da ileri giden düşünce ve ifadelere yer vermiştir. Burada Duverger’in sözünü hatırlamak gerekir. “Devlet teorilerle yönetilmez.” Gene Popper’da politikadaki değişkenliğe, izafiyete değinerek “Siyaset rasyonel bir teorem değildir” demiştir. Uygulanan yönetim sisteminin,  düzenin insanların ve toplumların mutlu ve huzurlu olmalarında muhakkak belirli bir rolü vardır. Ancak politikada amaçların gerçekleştirilmesi ve başarı politik sistemden çok devlet adamlarının yönetim becerilerine,  iradelerine ve toplumsal şartlara,  ihtiyaçlara uygun düşen kararlarına bağlanmaktadır. En iyi anayasa ve yasaların bulunduğu bir ülkede beceriksiz,  hayalperest, ihtiraslı ve akılsız politikacılar çok büyük başarısızlıklara imza atabilirler. Tabii bunun tersi de söz konusudur. Politikada teorik ve yasal sistemlere olduğundan fazla önem yüklemek toplumlara çok ağır bedeller ödetir. Yakın ve uzak tarihte bunun çok tekrarlanan bir yığın örneği vardır. Her sistem ve kurumda olduğu gibi burada da her şeyden önce insan faktörü gelmektedir.

 

Toplum Mühendisliği Hiç Değil

Birçoklarının zannettiği gibi politika toplum mühendisliği yapmak değildir. Çünkü insanın ve toplumun yaşamı ontolojik özellikleri bakımından mühendisliğe elverişsizdir. Burada fiziksel ve matematiksel kurallar,  yasalar işlemez,  mühendislik mümkün olmaz. İnsan ve toplumun olduğu yerde izafiyet egemendir. Sosyal alanda belirli ölçüde sebep-sonuç ilişkileri vardır; ayrıca siyasetin belirli evrensel ilkeleri,  kabulleri de söz konusudur. Fakat bunlarda matematiksel kesinlik, genellik yoktur. Sosyal ve hele siyasal alanda sonucu tayin eden faktörler çok çeşitli olduğu gibi sonucun (politikacının amaçlarının) gerçekleşmesi aşamasında hiç hesaba katılmayan, tahmin edilmeyen bir yığın neden beliriverir. Bu bakımdan nedenlere bakılarak sonuçları kestirmek çoğu zaman mümkün olmaz.  Politikacıların en çok yanıldığı nokta burasıdır. Politikacının sebep-sonuç ilişkilerindeki bu esnekliği,  belirsizliği her zaman dikkate alması ve toplumsal zemini fiziksel determinizmle, şartlarla karıştırmaması gerekir. Bu durumun biraz istisnai sayılabilecek uygulaması vardır; karizmatik liderlerin ve Weber’in tanımlaması ile “karizmatik egemenliğin” hüküm sürdüğü dönemler. Örneğin Atatürk gibi oldukça karizmatik özellikler taşıyan ve çok sancılı toplumsal ortamlarda ortaya çıkan karizmatik liderler olağan ortamlara ve liderlere göre karizmatik özelliklerinden dolayı daha fazla inisiyatif alıp önemli sosyal dönüşümleri gerçekleştirebilir, toplumsal gidişi belirli ölçüler içinde yönlendirebilirler. Ancak onların karizmatik özelliklerinden biri de gerek halkın nitelik ve isteklerini, gerekse mevcut tarihsel, sosyal ve siyasal şartları en iyi şekilde değerlendirip, tarihsel akışın tersine bir iş yapmamalarıdır. Başarılarının bir nedeni de budur.

Türk siyasal tarihinde ne yazık ki, Atatürk sonrasında bazı siyasal liderler, darbeci generaller, Atatürk’ün bu karizmatik özeliklerini dikkate almadan kendilerinin de bireysel duygu ve düşünceleri doğrultusunda köklü reformlar yapabileceklerini zannetmişler ve bu yönde siyasal eylemlerde bulunmuşlardır. Fakat bu tür girişimler Türk siyasal hayatında büyük hayal kırıklıklarına, Türk demokrasisinin yeterince gelişememesine ve sosyopolitik yaşamımızda onulmaz acılara yol açmıştır. Ne yazık ki, Atatürk’ten sonra aydınlar arasında da bu “toplum mühendisliği” akımı âdeta bir moda akım halini almış, bu durum çoğu Türk aydınının en yaygın bir entelektüel özelliği hâline gelmiştir. Meriç’in vurguladığı gibi sosyal alanda atlamalar söz konusu olmamaktadır. Türk entelektüelleri bazı istisnai örneklere bakarak Batı’da yüzyıllar süren toplumsal süreçleri (sanayileşme, laikleşme, demokratikleşme gibi) zorlama ve tepeden inme yöntemlerle Türkiye’nin çok kısa sürede aşabileceğini düşünebilmektedirler. Bu çok yanlış ve tehlikeli bir toplumsal bakış açısıdır. İnsan biyolojisinin besinleri nasıl bir sindirme süresi varsa toplumların da iç ve dış kaynaklara bağlı olarak meydana gelen sosyal değişme olgularını belli bir sindirme zamanı vardır. Bu süre İletişim-Bilişim Devrimi’nin getirdiği imkânlar ve ürettiği araçlardan dolayı biraz kısaltılsa da tümüyle ortadan kaldırılamaz. 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile