Filozofların Aydınlatmadığı Toplumları Şarlatanlar Aldatır

“Müzik ruhun gıdasıdır” denir. Bu yargı doğrudur, ama eksiktir. Aslında insan ruhunun ( ruh kavramını genel ve geniş anlamda kullanırsak) bir duygusal, bir de zihinsel-rasyonel boyutu vardır. Duygusal boyutunu sanat (tüm güzel sanatlar) ve inançlar-din, zihinsel boyutunu da felsefe (düşünce) beslemektedir. Fakat felsefe gündelik, basit düşüncelerden farklıdır. Felsefe, derinliği olan ve sistemli, yöntemli, tutarlı, kapsamlı, teorik düşünceleri ifade eder. Biyolojik ve kimyasal elemanlardan oluşan bedenimiz hayvanlarla ortaktır. İnsanı yüceleştiren, hayvanlardan ayıran bu ruhsal niteliklerimizdir. Dolayısıyla en tipik insani özellikler, davranışlar ahlak ve inançlarla birlikte sanatsal ve düşünsel eylemlerimizdir. Kültür ve uygarlıkları da yaratan işte bu yeteneklerimizdir.

İnsanların çok büyük bir bölümü zamanlarını bedensel ve gündelik ihtiyaçlarının tatminine yönelik faaliyetlerle doldurmaktadırlar. Bu oldukça doğal ve normal bir durumdur. Fakat insanların ruhlarının da beslenmesi gerekmektedir. İşte toplumda, insan ruhunun bu ihtiyaçlarını doyuran sanatsal, düşünsel faaliyetlerde bulunan sayıca çok sınırlı bir grup vardır. Bunlar sanatçılar, filozoflar, bilim insanları ve çeşitli inançları temsil eden yaratıcı, üretici insanlardır. Felsefi düşüncenin insan ve toplumlar için gerekliliğine, önemine bir başka makalemizde de değinmiştik.

Başlıkta kullandığımız kısa ama çok anlamlı cümle 18. yüzyılda yaşamış olan Fransız filozofu Condorcet’ye aittir (Meriç, 1977: 44). Her insan felsefe yapmaz. Ama tüm insanlar tefekkür sahibi insanlardan yararlanır, onların açıklamaları ve düşünceleriyle ruhlarını besler, böylece bilgilenir, bilinçlenir ve yaşamlarını daha anlamlı hâle getirirler. Filozofların görüş ve düşünceleri insanlara ilham kaynağı olur; böylece insanlar günlük yaşayışları içinde bu düşüncelerin rehberliğinde hayatlarına yeni bir düzen verir ve renk katarlar. Felsefi düşünceler insanlara zihinsel açıdan geniş bir ufuk, esneklik ve tolerans kazandırır. Düşünürler sadece bireyleri değil, toplumları da etkiler ve onlara da bir yön verirler. Kapsamlı, sistemli ve yöntemli bir düşünce eğitiminden geçmeyen beyinler yaratıcı da olamazlar. Toplumları derinden etkilemiş ve toplumun tümünü kucaklayan düşünce ve inanç sistemlerinin gerisinde büyük filozoflar veya peygamberler vardır. Kalabalıklar her zaman bu tür büyük insanlara, kahramanlara, düşünce ve inanç odaklarına ihtiyaç duymuşlardır. Kitlelerin her zaman doğru kılavuzlara ihtiyacı vardır. Bir toplum ve kültür bu tür insanlar çıkaramamışsa, yetiştirememişse, sosyal bütünleşmesini sağlayamaz ve o takdirde ortalığı şarlatanlar, demagoglar, çıkarcı politikacılar kaplar ve toplum bunların arkasından sürüklenebilir; sonuçta da toplum için çok hazin sonuçlar meydana gelir. İşte Condorcet başlığa koyduğumuz sözü bu durum ve şartlar için ifade etmiştir. Özellikle bir siyasal sistem ve yaşam biçimi olarak demokrasinin benimsendiği toplumlarda halkı aydınlatan düşünürlerin, halk ve kanaat önderlerinin, sivil toplum liderlerinin kalabalıklara rehberlik yapmaları önemlidir. Halk “Kılavuzu karga olanın burnu pislikten kurtulmaz” diye boşuna söylememiştir. Özgürlüklerin, iletişim imkânlarının arttığı açık rejimlerde, toplumlarda şarlatanlara gün doğmaktadır. Demokrasi ne yazık ki halka dalkavukluk yapanlara, laf ebelerine, istismarcılara bu eylemlerini kolaylıkla icra edecekleri sosyal bir ortam da yaratmaktadır. Dolayısıyla Condorcet bu sözü 18. yüzyılın sonlarında Fransa’daki ihtilal ortamında, doğru-yanlış her türlü fikrin havada uçuştuğu, halka dalkavukluk yapanların, fikir istismarcılarının ortalıkta kol gezdiği bir zaman diliminde söylemiştir. Özellikle böyle ortamlarda sağduyunun, ortak aklın, bilimin sözcülüğünü yapan, duygusal tepkilerden, öfkelerden arınmış rasyonel, ciddi, soğukkanlı ve analitik açıklamalara büyük ihtiyaç vardır.

Siyasi partiler, seçimler ve parlamenter gelenekler açısından bakarsak demokrasiye geçişimizin yaklaşık yüz elli yıllık (en azından şeklen) bir tarihi var. Ancak konuyu her türlü insan hak ve özgürlükleri ve diğer demokratik kurumlar, ilkeler bakımından ele alırsak gerçek demokrasiye geçişimiz son altmış yıllık dönem içinde başlamıştır denilebilir. Bu açıdan filozoflara (mütefekkirlere) bizim her zamankinden daha çok bu dönemde ihtiyacımız vardır. Çünkü özgürlüklerin genişlemesiyle her çeşit düşünce, inanç ve görüş ortalığa saçılmakta, insanların daha önce ifade edemedikleri ve zihinlerinde biriken, tortulaşmış tüm düşünceler, öfkeler gün ışığına çıkmakta, acı gerçekler olanca çıplaklıklarıyla ifade edilmektedir. Demokrasi, ideoloji, siyasi parti, sosyal sınıf, burjuva, parlamento, laiklik, sekülerizm, liberalizm, kapitalizm, sosyalizm ve sosyal demokrasi gibi tartıştığımız kavramların tümü de bizim sosyal ve kültürel yapımızın ürünü değil, bunlar Batılı toplumların ürettiği kavramlardır. Bizim için belki de temel sorunlardan biri budur; yani bu ithal kavramların bizim tarihsel evrimimizle, sosyal ve kültürel yapımızla tam uyuşmamasından dolayı yaşanan zihinsel, duygusal çelişkilerimizdir.

Şimdi bu noktada filozofların işlevlerine tekrar dönelim ve meseleyi bizim açımızdan değerlendirmeye çalışalım. Düşüncenin elemanları kelimelerdir, kavramlardır. Beyin bunlarla iş görür. Felsefenin, tefekkürün en büyük işlevi bu kavramlara açıklık getirmesi, onları tanımlaması, işlemesi, anlaşılır kılması, dolayısıyla soyut olan bu kavramların günlük-pratik yaşamda yerli yerinde ve doğru bir biçimde kullanılabilir hâle getirilmesidir. Yerli olmayan, ithal edilmiş kavramların bize uyarlanması, yeni bir analize tabi tutulması ve yorumlanması gerekmektedir. Ahlaktan demokrasiye, halk egemenliğine, özgürlüğe kadar bu tür kavramların rasyonel ve nesnel gerçeklikler çerçevesinde analizlerini idareciler, bürokratlar, teknisyenlerden çok düşünürler, yazarlar yapar. Bu kavramların uygulanabilir ve toplumda yaşatılabilir hâle gelmesi için analizleri, yorumları şarttır. Bu yapılmadığı sürece bireylerin zihinlerinde çok büyük bir kavram kargaşası meydana gelir ve kimse kimseyi doğru dürüst anlayamaz. Bu durum, sosyal problemlerin çözümünde demokratik tartışmayı, diyalogu ve müzakereyi ortadan kaldırır, çatışmacı bir kültürel ortam yaratır. Sonuç olarak problemler çözülmez, kangrenleşir, herkes birbiri ile kavgalı hâle gelir.

Bizim bu kültürel ve düşünsel meselelerimizi artıran bir önemli faktör de geçiş ve yeniden kuruluş aşamasında bulunmamız ve aynı zamanda büyük bir dil sorunu da yaşamış olmamızdır. Bu dönemde, eski kelime ve kavramlarla yenilerinin bir arada bulunması ayrıca bunlara Batı kökenli kelimelerin eklenmesi büyük bir karışıklık yaratmış, bireyler ve kuşaklar arasında çok ciddi bir iletişim sorunu meydana gelmiştir. İnsanların birbirlerini anlayamaması ve kavram kargaşası tehlikeli bir sosyal ve kültürel zemin yaratır. Bu nedenle olsa gerek binlerce yıl önce Konfüçyüs dilin bozulmasıyla her şeyin bozulacağını vurgulamıştır. Ayrıca belirtmek gerekir ki Montaigne’nin dediği gibi “Doğru tartışmalar ancak doğru tanımlarla başlatılabilir.” İnsanlar ele aldıkları kavramların doğru tanımlarını bilmiyorlarsa, bu konuda zihinleri bulanıksa nasıl sentezlere varacaklar ve gerçekçi çözümler üretebileceklerdir? Onun için bugün Türkiye’de ne kimse kimseyi dinliyor, ne de kimse kimseyi anlıyor. Birbirimizle sürekli boğuşuyoruz, didişiyoruz, çatışıp kavga ediyoruz, ama bir türlü anlaşıp uzlaşamıyoruz. Bu politikada da sosyal ve ekonomik konularda da hep böyledir. Onun için neredeyse herkes birbiri ile mahkemelik durumdadır. İstatistikler bunu gösteriyor.

Biraz da olayın tarihsel boyutuna bakalım. Ne yazık ki felsefeyi, Batı’da modern felsefe ve bilimin hızla geliştiği bir dönemde, öğretim kurumlarından, onların eğitim programlarından (medreseler) yaklaşık beş yüz yıl önce çıkarmışız. Dolayısıyla 17. yüzyıldan sonra dinsel alan hariç olmak üzere, halkı Yeniçağ’ın değerleri açısından aydınlatan, bilinçlendiren düşünürler yetişmemiştir. Hâlbuki modern bilim ve teknolojiden önce modern felsefe doğmuştur. Özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda Batı’da doğa bilimlerindeki hızlı gelişmenin yolunu Descartes ve benzeri Yeniçağ’ın ünlü filozofları, metot ustaları açmışlardır. Durkheim onun için “Tefekkür bilimden önce gelir” demiştir ( Durkheim, 1986: 51). Bu yeni felsefenin doğrultusunda çağdaş Batı uygarlığı meydana gelmiştir. Felsefi düşünüş kültürden çıkarılınca da geriye çok sığ ve kısır bir düşünce dünyası ve yaşam biçimi kalmaktadır. Osmanlı, dini tefekkürün dışındaki düşüncelere pek itibar etmemiş, eylemi, yaşamayı tercih etmiştir.

Eski kuşaklar gibi bugünün yaşayan kuşakları da sağlam bir düşünce-felsefe eğitiminden geçmedikleri için, onların da zihinlerindeki kavramlar durulaşmamış, yerli yerine oturmamış, sınıflandırılmamış, bu kavramların tarihsel ve sosyokültürel kaynakları netleşmemiştir. Bunlar olmayınca sağlıklı tartışmalar, sentezler yapılamamakta, beklenen uzlaşmalara da ulaşılamamaktadır. Her sorun kronikleşmekte, düşünce ve sosyal hayatta mekanik tekrarlar (diyalektik bir düşünce, tartışma zemini yaratılamadığı için) sürüp gitmekte, herkesin yıprandığı bir kör dövüşü devam etmektedir. Bu verimsiz, gereksiz kavga ortamında doğrularla yanlışlar, sapla saman birbirine karışmakta bireylerin ve toplumun enerjisi boşa harcanmaktadır. Bu durumda toplumda hırsları akıllarından, boylarından büyük ne kadar çıkarcı, eyyamcı, şarlatanlar varsa (özellikle irfan yoksunu yarı aydınlar)  ortaya dökülmekte ve sonuçta demokrasi de onlara yaramaktadır. İnsanların zihinleri karışıksa, düşünceleri tutarsızlıklarla doluysa böyle insanlardan yaratıcı, verimli projeler bekleyemezsiniz. Yeni tasarımlarda bulunabilen insanlar, genişliğine ve derinliğine düşünme becerisini kazanmış ve düşüncelerini bir noktaya teksif edebilen insanlardır. Türkiye’de örneğin bilim alanında, eğitimde, politikada, kültürde ve diğer alanlarda yöneticilere, yeni yetişen gençlere yöntem ve teori düzeyinde rehberlik edecek, onların ufuklarını açacak, düşünce dünyalarını zenginleştirecek filozoflarımız yoktur. Ortalıkta bir sürü kendince ideolog (!) olan ve partizanca düşünen yazarlar, teorisyenler vardır. Bizim ideologlardan önce, bizi uyaran doğru, nesnel, önyargısız ve eleştirel düşünmeye yönelten, zihnimizdeki tortuların temizlenmesine yardım eden filozoflara ihtiyacımız vardır. Bir toplum felsefeyi küçümsediği ve belirtilen niteliklerde filozofları ve kendi sorunlarına vâkıf sosyal bilimcilerini yetiştiremediği sürece kendi sosyal, siyasal ve kültürel problemlerini çözemez. Dünyadaki her filozof kendi yetiştiği sosyal ve kültürel ortamdan beslenerek ve zamanla kendini geliştirerek evrensellik kazanır. Dolayısıyla filozoflardan önce onu yetiştiren kültürler, toplumlar yararlanırlar.

Felsefe kültüründen yoksun olan toplumların “açık toplum” hâline gelebilmesi ve demokrasiyi uygulayabilmesi oldukça zordur. Çünkü “ kapalı toplum” un “ açık toplum” a dönüşebilmesi için eleştiri ve tolerans kültürünün toplumda yaygınlaşması, kökleşmesi gerekir. Böyle bir kültür de felsefe kültürünü zorunlu kılar. Totaliter, otoriter ve kapalı toplumlarda demokrasi gerçekleştirilemez. Çağımızda açık toplumun oluşma şartlarını ve bu tarz bir toplum biçimini engelleyen unsurların neler olduğunu Popper, örneğin “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı eserinde çok detaylı olarak açıklamıştır ( Popper, 1989). Ayrıca bu kitaptaki görüşlerden hareketle söylersek, bizim burada söz konusu ettiğimiz düşünür tipleri ideologlardan ziyade gerçek anlamda filozoflardır. Kendisini ve düşüncelerini belirli bir ideoloji çerçevesinde ele alan, tanımlayan ve bu yönde tezler ileri süren düşünürler de olabilir. Fakat bunların düşünce ve açıklamaları toplumun tümünü aydınlatmaktan uzaktır da. Popper, ideologların dünya düşünce ve uygarlık tarihi içinde sebep oldukları zararlardan da uzun uzadıya bahsetmektedir.

Osmanlı’da medrese dolayısıyla ulema gerek yöneticileri gerekse halkı aydınlatma ve onlara rehberlik etme niteliğini, düzeyini kaybedince toplum çağın dışında kalmıştır. Batı’da Rönesans’tan, 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren oluşmaya başlayan modern felsefe ve bilim bizim ne düşünce dünyamıza ne de öğretim hayatımıza girmiştir. Dolayısıyla örneğin Descartes’ın Bacon’ın, Galileo’nun, Newton’ın yarattığı yeni düşüncelerden, yöntem ve bilim anlayışlarından bihaber olarak yaşamaya devam etmişizdir. Aslında bilim evrenseldir, dolayısıyla bilim insanları hangi ülkede ve çağda olurlarsa olsunlar onların bir kulakları dışarıda olması gerekir. Yani çağdaş bilimsel gelişmeleri izlemeyen içe kapanan bilim insanları bir süre sonra ister istemez geri kalırlar, kendilerini yenileyemezler. Sonuçta ülkemizde şu olmuştur: Örneğin 18. yüzyıla gelince görmüşüz ki önceleri küçümsediğimiz Hıristiyan dünyası her alanda bizi fersah fersah geçmiş ve dolayısıyla bilimde, teknolojide, ekonomide onların arkasından sürüklenir hâle gelmişiz. Bu nedenlerle bizdeki geri kalmanın en büyük günahı ulemanın dolayısıyla medresenindir. Yani bizim filozoflarımız (gerçi onların yetişeceği zemini yok etmişiz ya), bilim insanlarımız devleti ve toplumu aydınlatma görevlerini yerine getirmemişler veya getirememişlerdir. “Doğada boşluk yoktur” denir. Bu konuda da bir boşluk söz konusu olmamıştır. Oluşan bilgi, düşünce ve rehberlik boşluğunu yetersiz ve ehil olmayan insanlar, bilimin şarlatanlığını yapan bilgi tüccarları kaplamıştır. Sonuç olarak da yoğun bir cehalet topluma egemen olmuş ve her türlü yeniliğin önü tıkanmıştır. Bu tıkanmanın önü açılmadan çağdaş uygarlığın yaratıcı bir ortağı olamayız. Düşüncesi, bilgisi, becerisi elverişli olan her Türk aydını hem maddi hem de manevi alanda toplumu yaratıcı, üretici ve daha aydınlık bir aşamaya ulaştırabilmek için çaba harcamak zorundadır.



Kaynaklar   
Durkheim, Emile, Sosyolojik Metodun Kuralları, Çeviren Enver Aytekin, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1986.
Meriç, Cemil, Umrandan Uygarlığa, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1977.   
Popper, Karl, Açık Toplum ve Düşmanları Cilt I, Çeviren Mete Tuncay, Cilt II, Çeviren, Harun Rızatepe, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1989.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile