Her Toplum-Sosyal Sistem Nevi Şahsına Münhasırdır

Bilimlerde Genelleme ve Sınıflandırma

Varlık ve olaylarla ilgili olmak üzere, onların özelliklerini dikkate alarak genelleme, sınıflama yapmak insan zihninin çok önemli bir niteliğidir, becerisidir. Bilimsel çalışmaların da yapılan tanımlardan sonra ikinci aşaması ele alınan varlıkları, nesneleri  ve olayları sınıflandırmaktır. Bu işlem bize, yapılan araştırma ve incelemelerde kolaylık ve her bakımdan tasarruf sağlar. Öncelikle zaman bakımından kazancımız büyük olur. Ancak, varlık ve olayların kendi gerçeklikleri, nitelikleri titiz bir şekilde araştırılmadan kolaycılığa kaçarak acele genellemeler yapmak faydadan çok zarar da getirir.

Mesela bir insanın sınırlı bir zaman dilimindeki belirli bir davranışına bakılarak hemen genelleme yolu ile bir hüküm vermek tehlikeli ve yanlıştır. Böylesine bir hüküm verebilmek için çok sayıda örnek davranışın gözlenmiş olması gerekir. Giddens da toplum bilimlerinde, tümel yasaların olmadığından hareketle, genellemeler yapmanın güçlüğüne vurgu yapmaktadır (Giddens, 1999: 427).

Sosyal olay ve olguların araştırılmasında, toplumların incelenmesinde, özelliklerinin tespitinde de ”sınıflandırma “  önemli bir bilimsel aşama olarak uygulanır. Tüm bilimlerde sınıflandırma çok yaygın olarak kullanılır. Bu bakımdan sosyal araştırmalarda ilk planda yapılan işlemlerden biri toplumların sınıflandırılmasıdır. Benzer özellikler taşıyan toplumlar hemen bir ad altında toplanır. En yaygın sınıflandırma toplumların sosyal yapılarına göre oluşturulan sınıflandırmalardır. Ayrıca toplumlar sosyal kurumlarındaki farklılıklara, gelişmişlik derecelerine, aile yapılarına, yönetim tarzlarına, inanç sistemlerine göre de gruplara ayrılırlar. Örneğin ilkel-modern toplumlar, monarşik-demokratik toplumlar, Müslüman- Hristiyan toplumlar gibi onlarca gruplandırma yapılabilir. Bu grupların ortak özelliklerinden yola çıkılarak toplumların genel tanımları, analizleri yapılır ve böylece gerek geçmişteki gerekse günümüzdeki toplumların daha kolay tanımlanması, kavranması, araştırılması söz konusu olur. Sosyoloji tarihinde örneğin Aristoteles’ten bu yana söz konusu bakış açısıyla yapılmış onlarca toplum sınıflandırması vardır.

Kurumların Oluşturulması

Ancak bu noktada vurgulanmalı ki “benzerlik” başkadır, “özdeşlik” (ayniyet) başkadır. Bu iki durum arasında büyük farklar vardır. Bireyler gibi toplumlar da “tekil-biricik”tir. Bu bakımdan her birey ve toplum benzersizdir, yani eski bir ifadeyle söylersek “nevi şahsına münhasır”dır. Her sosyal olay da tekildir. Zaman, mekân ve sosyal ilişkilerle, şartlarla sınırlandırılmış olan sosyal olayların oluş hâli, sebepleri ve sonuçları diğerlerinden farklılıklar gösterir. Weber’in kullandığı “tarihsel nedensellik” kavramı sosyal ve tarihsel olayları yaratan benzersiz koşulları ifade eder. Sosyal olguların sosyolojik nedenselliği yanında tarihsel nedenselliği de vardır. İşte sosyal olguların bu boyutu onları “tekil”, “özel”, “benzersiz” kılar. Durkheim’e göre de nedensellik, güç vb. kavramlar (yani zihnin kategorileri) yer ve zamana bağlı olarak değişmektedir (Bottomore-Nisbet, 1990:180). Bu nedenlerle herhangi bir toplum kendi siyasal sistemini, inançlarını, ekonomik düzenini, kısaca kendi sosyal kurumlarını, kendi ihtiyaçları, imkânları ve şartlarına göre oluşturmak zorundadır. Her toplum kendi kurumlarını, değerlerini kendi üretir. “Kurumları aynı olan iki toplum yoktur” (Acemoğlu-Robinson, 2013: 105). Kurumların oluşmasında, meydana geliş şartları, toplumsal aşama ve kurumun içsel özellikleri büyük önem taşır. Kurumlaşmada bütün toplumda geçerli, standart bir mekanizma yoktur.  Her toplumun kültürü, sosyal yapısı kendine özgüdür.  Dolayısıyla kültürler, sosyal kurumlar, sonuçta sosyal yapılar hiçbir zaman örtüşmez. Toplumlar arasında ancak dış özellikler ve genel şekil bakımından benzerlikler olabilir. Giddens sosyal yapı ve yapılaşma kuramı çerçevesinde toplumsal sistemlerin yapısal özelliklerinin, toplumsal davranış şekillerinin zaman ve mekân içerisinde sürekli olarak yeniden üretildiğini belirtmektedir (Wallace-Wolf, 2004: 213). Aynı toplumda bile sürekli yenilenen, evrimleşen bir sosyal sistemin statik bir unsurmuş gibi başka bir toplum tarafından alınıp kendi sosyal yapısına monte etme imkânı yoktur.

Toplumsal evrim daima istenmedik veya önceden tam kestirilemeyen sonuçlar yaratabilmektedir. Tam da bu noktada belirtilmelidir ki, tüm boyutlarıyla yani ekonomik, kültürel, siyasal vb. yönleriyle sosyal evrim çok aşamalıdır. Bu aşamalar yaşanmadan toplum hedeflenen gelişmişlik düzeyine bir hamlede ulaşamaz. Fiziksel-mekanik alanda sıçramalar, niceliksel olarak birden bire, ani bir büyüme, atlama görülebilir, bunu sağlamak mümkündür. Ortalama iki yüz elli yıllık bir süre içinde gerçekleşen teknolojik devrimler insanlara toplumsal alanda da aynı türden sıçramaların, farklılaşmaların olabileceği ilhamını vermiştir. İşte gözden kaçırılan temel yanlışlık buradadır. Hâlbuki toplumsal alanda bu tarz sıçramalar, sayısal büyüme ve değişmeler, artışlar mümkün değildir. Ancak İletişim Devrimi’nin yarattığı teknolojik ve kültürel imkânlardan dolayı gelişme-modernleşme süreçleriyle ilgili bazı aşamaların sürelerinin kısaltılmasından, her türlü ilerlemelerin hızlandırılmasından söz edebiliriz.

 Sosyal Yapı-Sosyal Sistem

Bir sosyolojik kuram bağlamında yapısalcıların ele aldıkları “yapı” veya Parson’un” sosyal sistem” kavramı da her toplumda aynı olan, standart, tekrarlanan bir sosyal olgu değildir. Yani her toplum ayrı bir “sosyal yapı” yı, ”sosyal sistem” i ifade eder ve bu sistemin temelinde sosyal ilişkiler, roller, statüler olduğu için herhangi bir toplumun sosyal sistemi veya yapısı kendine özgüdür (Durand, 1992: 529). Sosyal ilişkiler soyut ve kavramsal olarak evrenseldir, ancak bu ilişkilerin psikolojik, sosyolojik içeriği, niteliği yani rengi farklıdır. Toplumlar arasındaki kültür farklılığı da buradan kaynaklanmaktadır. Sosyal kurumlar da sosyal ilişkilere, kurallara göre oluşmaktadır. İnsan ilişkilerinin kategorik olarak bir “genel” i, bir de “özel” i vardır. Yani sosyal yapının dayandığı sosyal ilişkiler belirli kategorilere (ekonomik, ticari, kültürel, siyasi, dinsel vb.) ayrılır ve bunlar bütün toplumlarda görülür. Ancak bu ilişkilerin farklı toplumlardaki rengi, üslubu farklıdır. İşte her toplumun sosyal yapısı da bu genelden çok özel yönlerine bağlı olarak oluşmaktadır. Ayrıca burada sosyal yapı ile sosyal sistem kavramlarını eşit anlamda kullandığımızı belirtmeliyiz. Çünkü sosyal sistemin içini sosyal yapı doldurmaktadır. Her yapı aynı zamanda bir sistemdir.

Bu nedenlerle mal ithal eder gibi sosyal kurum ve sistem ithali mümkün değildir. Bunların ihracatı da olamaz. Yani herhangi bir toplum (varsayalım ki gelişmiş-kalkınmış bir ülke)kendi uyguladığı ve “ileri düzeyde” olduğunu düşündüğü örneğin bir siyasal sistemi (demokrasi gibi), eğitim sistemini başka bir ülkeye, topluma transfer edemez, bu sistem orada uygulanamaz. Bu, sosyolojik olarak mümkün değildir. İnsanlık tarihinin son yüz yüz elli yıllık tarihi içinde yaşanan sayısız örneklerle bu ispatlanmıştır. 18.yüzyıldan itibaren sanayileşme için gerekli şartları yaratan, kurumlarını üreten,  aynı zamanda sömürgecilik yolu ile hammadde, sermaye sağlama avantajı ile birlikte hazır pazarlara da kavuşan sanayileşmiş, kalkınmış yani gelişmiş Batılı ülkeler, kendi ürettikleri ekonomik, sosyal ve siyasal sistemleri geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelere hep aktarmak istemişlerdir. Kendileri dışındaki ülkelere özetle “Bizi izleyin, bizim değerlerimizi, normlarımızı, kurumlarımızı aynen uygulayın” demişler ve bazen de bunu zorla gerçekleştirmeye çalışmışlardır.  Sonuç büyük bir fiyaskodur, hüsrandır. 2003 yılında ABD’nin, Batılı koalisyon ortakları ile birlikte, “Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu” adı altında Irak’ı işgal etmesi en son ve belki de en trajik olan örnektir. Yabancı güçler çekildikten sonra Irak’ta müthiş bir çatışma, kargaşa ve iç savaş başladı. Mezhep ve yer yer de etnik temelli bu iç savaşta Irak’ta her gün ortalama 20-30 kişi öldürülmektedir. Büyük bir nüfus da ülkeyi terk etmiştir. Iraklılar, dünyanın en azılı diktatörlerinden sayılan Saddam Hüseyin’i arar hâle gelmişlerdir. Tabii bu arada söz konusu işgalin temelindeki ekonomik çıkarlar faktörünü de unutmamak gerekir. Ülke işgali için öne sürülen tezler bir kamuflajdır ve sosyal realiteye de aykırıdır. Ayrıca bu işgal sonrası tüm Ortadoğu karışmış ve istikrarsızlaşmıştır. Bugün bu ülkelerin çoğunda bir iç savaş vardır.

 Her Toplumun Evrim Çizgisi Farklıdır

Ülkeler ülkeleri, milletler milletleri gelişme, modernleşme açısından model olarak alamazlar, kopya edemezler; ancak onlardan, onların yaşadıklarından, tecrübelerinden, uygulamalarından yararlanabilirler. Böylece her ülke kendi durumunu, meselelerini daha iyi anlayabilir, eleştirebilir. Hiçbir ülke başka bir ülkeye demokrasi, özgürlük götüremez, o ülkeyi uygarlaştıramaz, modernleştiremez. Çünkü her toplumun tarihsel ve sosyolojik açıdan bulunduğu aşama, ihtiyaçları, imkânları ve ileriye dönük tasavvurları, güncel talepleri diğerlerinden çok farklıdır. Dışarıdaki “kurtarıcılar” ilgili ülkeyi tüm yönleri ve özellikleri ile anlayamaz, kavrayamazlar. Her toplum modernleşme sürecinde kendi göbeğini kendisi kesmek zorundadır.  Tüm hak ve özgürlükler bir mücadele ve bir bedel ödenerek elde edilir. Toplumlar sosyal problemlerini çözme gücünü kendi tarihsel ve sosyal dinamiklerinden almak zorundadırlar. Bu bakımlardan toplumları “nevi şahsına münhasır” varlıklar olarak kabul ediyoruz. “Hak verilmez, alınır” denir.  Kimse kimseye, hiçbir toplum başka bir topluma özgürlük kazandıramaz. Ayrıca herkesin bildiği diploması kuralına göre de ülkeler arasında duygusal ilişkiler, yardımlaşmalar değil, karşılıklı çıkarlar ve rasyonel ilişkiler ön planda gelir. Dolayısıyla bahsettiğimiz dış müdahalelerde öncelikle bu kural da devrededir.

Batı’da oluşan klasik modernleşme teorisi genel anlamda kalkınma ve gelişmede tüm dünya toplumlarına “tek yol” ve yekpare bir çizgi, strateji izlenmesini önermiştir. Bu teori de büyük oranda sosyal yapılardaki farklılıkları, çeşitlilikleri dikkate almıyordu. Zamanında sanayileşememiş, treni kaçırmış toplumlardaki çoğu sorun (yabancılaşma, aydın-halk ikiliği ve çatışması, kültürel boşluk sorunları, değerler çatışması gibi) bu yanlış veya eksik sosyolojik kabulden kaynaklanmıştır. Bu durum zamanla bir medeniyet çatışmasına da yol açmıştır. Bu tür sorunlar dünyada evrensel boyutlarda hâlen yoğun olarak yaşanmaktadır.

“Toplumların Sosyal Yapıları Neden Farklıdır?” ve “Toplumsal-Tarihsel-Kültürel Gerçekliklerde ‘Model’lik Sorunu” başlıklı iki makalemizde de bu konuya değinmiştik. Bu yazılarda özetle, sosyal yapının toplumların kendilerine has bir kompozisyonu, sentezi ifade ettiği, her toplumun değişme dinamiğini kendi içinde barındırdığı, değişmenin içsel bir olgu olduğu belirtilmiştir. Ayrıca Weber’den hareketle, her toplumun belirli bir tarihsel dönemi, belirli bir kültürü, bütünlüğü ve başkalarına benzemezliği ifade ettiği vurgulanmıştır. Bu bakımdan hiçbir toplumun sorunları da diğer bir toplumunkilerle örtüşmez.

Sosyal değişme süreçleri olarak örneğin milletleşme, sanayileşme, demokratikleşme, özetle modernleşmeyi ele alalım; tüm bu ve benzeri süreçlerde her toplumun ayrı bir gelişme, evrim çizgisi vardır. Çünkü bu süreçlerin sosyal yapılar ve sosyal kurumlar açısından zamanı, nitelikleri, oluş şartları farklıdır. Örneğin sanayileşme için toplumun istekli ve kurumlarının da hazır olması lâzım. Yukarıda da belirtildiği gibi toplumların tarihsel süreç içinde yürüyüşleri yani geçirdikleri aşamalar, gelişme ve ilerlemeler aynı zaman dilimlerinde değil, farklı zamanlarda olmaktadır. Bu sosyal süreçlerin evrensel anlamda tek bir biçimi, gerçekleşme yöntemi de yoktur. Sosyal kurumlar ve kurumlaşma ile sanayileşme, gelişme dolayısıyla modernleşme arasındaki ilişkileri, son dönemde yayınlanan bir eser evrensel düzeyde çok zengin örneklerle analiz etmektedir (Acemoğlu-Robinson, 2014). Çok değerli tarihsel, sosyolojik ve ekonomik bilgiler, analizler içeren bu eserde de, her ulusun “yükseliş” ve “düşüş” grafiğinin ayrı ayrı olduğu, bu açıdan genel-geçer bir modelin, yöntemin olmadığı detaylı ve inandırıcı örneklerle vurgulanmaktadır.

Bu bilgi ve örnekler dikkate alındığında belirtilmelidir ki sosyolojinin işlevi, toplumlara evrensel planda örneğin modernleşmede her toplumun uygulayabileceği standart ilkelerin, kuralların var olduğunu sunmak değil, bu meselede toplumların izledikleri veya izlemek zorunda kaldıkları sosyal evrimi, bunun aşamalarını sebep ve sonuçlarını göz önüne sermek, açıklamak ve yorumlamaya çalışmaktır. Bunun ötesindeki analizler bir toplum felsefesi veya siyasal-ideolojik bir deneme olarak nitelendirilmelidir. 

 

Kaynaklar

Acemoğlu, Daron-Robinson, James A. ,Ulusların Düşüşü, Çeviren Faruk Rasim Velioğlu, Doğan Kitap, İstanbul, 2013.

Bottomore, Tom-Nisbet, Robert, Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Çeviren Mete Tunçay-Aydın Uğur, V Yayınları, Ankara, 1990.

Durand, Jean Pierre, Talcott Parsons, La Sociologie (Textes Essentiels) Eduteur Karl M. Van Meter Larousse, Paris, 1992.

Giddens, Anthony, Toplumun Kuruluşu, Çeviren Hüseyin Özel, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1999.

Wallace, A. Ruth-Wolf, Alison, Çağdaş Sosyoloji Kuramları, Çeviren Leyla Elburuz-M. Rami Ayas, İzmir, 2014. 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile