Ulusların Düşüşü ve Yükselişi

Daron Acemoğlu ve James A. Robinson 2012 yılında, 15 yıllık ortak bir çalışmanın ürünü olarak, çok önemli bir eser meydana getirmişlerdir: “Ulusların Düşüşü”. Bu kitap esas olarak, toplumlarda güç, zenginlik ve yoksulluğun kökenlerini, ulusların yükseliş ve düşüş süreçlerini inceleyip araştıran, sonuçta bu sorunlarla ilgili olmak üzere, bir kuram ( tez) geliştirmeye çalışan bir eserdir.

 

Bize göre çalışma çok başarılı ve verimlidir. Bu uzun süre içinde büyük bir emek harcanmıştır. Son yüzyıllarda hemen her aydının en azından teorik olarak düşündüğü, akıl yürüttüğü, tartıştığı önemli bir meseleye birçok örnekten, uygulamadan hareketle epeyce açıklık getirmişlerdir. Bu meselenin özü şudur: Neden bazı ülkeler geri kalmıştır veya azgelişmiştir de, bazı ülkeler bu ülkelere göre oldukça sanayileşmiş, modernleşmiş dolayısıyla gelişmiş, ilerlemiş durumdadırlar? Bu konu dün olduğu gibi bugün de güncelliğini korumaktadır. Bu mesele ile ilgili olarak eser, sosyolojik açıdan bazı önemli ve ilginç tezler, yorumlar ortaya koymuştur. Biz burada kitapta yer alan, savunulan ve özellikle sosyolojik açıdan anlamlı bulduğumuz bazı tespit ve yorumlara özet hâlinde değinmek istiyoruz.

 

1. Kalkınma, gelişme veya tüm boyutlarıyla modernleşme, bir dönem birçok entelektüelin iddiasının aksine, temelde ideolojik bir mesele veya doğrudan doğruya bir sistem konusu değildir. Bu mesele her ülkenin kendi tarihsel, sosyolojik, ekonomik ve siyasal şartlarıyla, imkânlarıyla, özellikleriyle ilgilidir. Burada tüm ülkeleri, sosyal yapıları kapsayan genel-geçer standart bir gelişme-modernleşme biçiminden bahsedemeyiz. Bizim de başka makalelerimizde belirttiğimiz gibi bu konu ile ilgili olarak genelleme yapmak çok yanlış olur. Toplumların, ülkelerin yükseliş ve düşüşlerinde somut olaylar, olgular, tarihsel ve kurumsal şartlar, ayrıca çeşitli iç ve dış dinamikler birer önemli faktör olarak rol oynamaktadır. Özetle kalkınma tek bir sosyoekonomik modele, formüle sığdırılamayacak kadar karmaşık ve çok boyutlu bir sosyal süreçtir. Modernleşme belirli bir sisteme yüklenerek gerçekleştirilemez.

Eserdeki açıklamalardan hareket edersek gelişme ve kalkınma konusunda iki yaklaşımın var olduğunu söyleyebiliriz: Birincisi kalkınmayı, yükselişi sisteme bağlayan görüş, ikincisi de gelişme sürecini somut olgulara, kurumlara, tarihsel ve ekonomik olaylara bağlayan görüş olmak üzere. Yazarlar, kuramları çerçevesinde bu sürecin belirli bir sisteme ve monist görüşlere (coğrafyacı ve kültürel görüşler, cehalet hipotezi gibi) bağlanmasının yanlış olduğunu ifade etmekte, gelişme sürecinin toplumsal gerçekliklerden, somut olaylardan, birden çok faktörden kaynaklandığını savunmaktadırlar (s. 50, 70, 407, 423).

 

2. Toplumların, ulusların kalkınmalarında yazarların düşüncelerine göre en önemli mesele söz konusu değişmeleri, yenilikleri gerçekleştirecek sosyal kurumların varlığı-yokluğu meselesidir. Başka bir ifade ile toplumun böylesine bir yapı değişimine uygun olup olmaması, bir anlamda toplumun motivasyonu ve “hazır bulunuşluk” durumudur. Toplumda mevcut sosyal kurumların yükselişe elverişliliği, bu değişiklikleri, üretim artışını, büyümeyi sağlayıp sağlayamama meselesidir. Bu bağlamda yazarlar “sosyal kurumlar”a ve “kurumlaşma”ya çok ayrı ve özel bir önem atfetmektedirler. Bu tarz bir kurum vurgusu sosyolojik açıdan çok değerli ve anlamlıdır. Yükseliş ve kalkınmada tüm mesele olumlu, bütün toplumu kapsayan, toplumun ihtiyaçlarını karşılayan teşvik edici, gelişmeyi sağlayıcı kurumların oluşturulmasıdır. Kültür ve uygarlığın gelişmesi de böyle bir sosyal ortamın yaratılmasına bağlıdır.

Kurumlar davranış ve güdüleri etkiledikleri için ülkelerin başarı ve başarısızlıklarını biçimlendirirler. Bireysel yetenekler çok önem taşır, fakat bunların pozitif bir güce dönüştürülmesi için kurumsal bir çerçeveye ihtiyaç vardır. Kurumlaşma demek toplumun aynı zamanda örgütlenmesi demektir. Toplumlarda doğal olarak kurumları sürdürme eğilimi vardır. Kurumlar bir kez oluşunca bunların değiştirilmeleri oldukça zordur. Bu mümkün olsa da çok uzun zaman sonra olabilmektedir (s. 47, 48, 49). Kurumları toplumlar kendi ihtiyaç ve şartlarına, özelliklerine göre kendileri meydana getirirler. Bu nedenle kurumları aynı olan iki toplum yoktur (s. 105).

 

3. Yazarlar, sonuçlara birçok ülkenin yükselme ve gerileme süreçlerini ayrıntılı bir biçimde inceleyerek, sosyal ve ekonomik verileri çok dikkatli kullanarak varmaktadırlar. Tam bir tümevarımla örnek alınan her ülkenin tarihsel gelişme süreci incelenip araştırıldıktan sonra belirttiğimiz sosyolojik ve ekonomik sentezlere ulaşılmaktadır. Bu bağlamda elliye yakın ülke ayrı ayrı ele alınıp araştırılmıştır.

 

4. Yazarlar, kalkınma, gelişme bakımlarından toplumdaki kurumları ikiye ayırmaktadırlar:

 

a. Sömürücü kurumlar. Bunlar toplumda azınlıkta olan oligarşik, bürokratik, seçkinci bir grubun veya grupların çıkarlarına hizmet eden, çoğunluğun yani halkın taleplerini, menfaatlerini dikkate almayan, ama siyasi ve ekonomik bakımdan topluma, devlete egemen olan kadroların menfaatlerine göre oluşmuş kurumlardır. Bu kurumlar ekonomik veya siyasi nitelikte olabilirler. Bu tarz ekonomik kurumları aynı özellikleri taşıyan siyasi kurumlar (sömürücü siyasal kurumlar) destekler, tamamlar. Sömürücü siyasal kurumlar da sömürücü ekonomik kurumları oluşturur (s. 382). Sömürücü siyasal kurumlarla sömürücü ekonomik kurumlar arasında çok yönlü ve ayrılmaz ilişkiler vardır. Sömürücü ekonomik kurumlar feodal, monarşik siyasi sistemlerde olduğu gibi cumhuriyet tipi siyasi rejimlerde de yer alabilirler. Bu kurumlarda kısır, rasyonel olmayan bürokratik, içe kapalı, engelleyici, devletçi bir anlayış egemendir. Sömürücü siyasal kurumlar çoğunluğun sırtından birkaç kişiyi, grubu zengin eden sömürücü ekonomik kurumlara yol açarlar. Sömürücü ekonomik kurumlara daima sömürücü siyasal kurumlar eşlik eder (s. 81). Bu tür siyasal kurumlar askerleri, yargıyı, idareyi (bürokrasiyi) hep kendi çıkarları için kullanırlar. Sömürücü siyasal kurumlar aynı zamanda bir kısır döngü yaratarak devletin güçlerini kötüye kullanmaya elverişli bir yapı oluştururlar (s. 331, 337). Bu yapı çerçevesinde kalıcı, âdeta genetik bir imtiyazlı elit meydana gelir. Böylelikle “Oligarşinin Tunç yasası” gereğince bir kısır döngü oluşmakta, dolayısıyla bu olumsuz yapılanmayı aşmak oldukça zor olmaktadır (s. 346, 351).  Sömürücü ekonomik ve siyasal kurumlara sahip olan toplumlarda da ekonomik büyüme, gelişme olabilir, ancak sömürücü kurumlara dayalı büyüme yanıltıcıdır, süreksizdir, kısa ömürlü olmaya mahkûmdur (s. 408). Sömürücü ekonomik kurumların yaygın olduğu toplumlarda ekonomik özgürlükler, girişimcilik, ekonomik yaratıcılık çok sınırlıdır. Kamusal, devletçi bir anlayışla yapılan yatırımlar ön plandadır. Sömürücü kurumlara dayalı büyüme doğası gereği azınlığa hizmet eder, dolayısıyla bu toplumlarda refah halka yayılmaz, azınlık tarafından paylaşılır.

Son yüzyıl içinde sömürücü ekonomik ve siyasal kurumların egemen olduğu toplumlara örnek olarak SSCB, Çin Halk Cumhuriyeti, Kuzey Kore, Türkiye Cumhuriyeti, aynı yüzyıl içinde, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlık kazanan Afrika ülkelerinin büyük kısmı, ayrıca Güney Amerika ülkelerinin çoğu örnek olarak gösterilmiştir. 1990’dan sonra bağımsızlık elde eden Türki Cumhuriyetlerde de sömürücü ekonomik ve siyasi kurumların yaygın olduğu belirtilmektedir. Kitapta bu ülkelerin özel durumları tek tek ele alınıp irdelenmiştir. Örneğin özelikle Sovyetler döneminde Rusya’da kolektif çiftliklerde teşvik, yenilik, heyecan yok, dolayısıyla yeni teknolojiler ve verimlilik,  üretim artışı da yoktu. Tabii sonuçta üretimde düşüş, kıtlık, açlık baş gösterdi ve netice tam bir hayal kırıklığı, hüsran oldu ve sistem dış müdahale olmadan içten, kendiliğinden çöktü. O dönemde Rusya’da sadece askeri teknolojilere yatırım yapılmıştı. Bu da sistemi ayakta tutmaya yetmedi. Hâlbuki piyasa ekonomisi ve bu sistem içinde oluşan kapsayıcı kurumlar verimliliği, büyümeyi artıran birçok araç ve mekanizma geliştirirler.  Sömürücü büyümede ekonomi, çok hantal ve zor-ağır işleyen bir merkezi bürokrasiye âdeta kurban edilmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi sömürücü kurumların arkasında daima bürokratik bir elit vardır.

Sömürücü ekonomik ve siyasal kurumların bulunduğu toplumlarda adalet, toplumsal denge bozulduğu için her zaman ekonomik ve siyasal kökenli çelişki ve çatışmalar, iç karışıklıklar-savaşlar görülür. Bu tür toplumlarda sınıflar, tabakalar arasında derin çelişkiler, uyumsuzluklar olduğundan toplumsal bütünleşme büyük tehdit altındadır, çelişkilerin her an çatışmalara dönüşme istidadı vardır. Bunlarda toplumsal gerilim, stres çok yüksektir.

Özellikle son dört yüz yıl içinde dünyada yaşanan sömürgecilik hareketleri bu uygulamaların doğal mantığı gereği, siyasi egemenlik altına alınan, sömürülen ülkelerde zaten sömürgeci kurumlar sömürenler tarafından bilerek, isteyerek yaratılmış, oluşturulmuştur. Böylece bilhassa Afrika ve Asya’da bu ülkelerin kapsayıcı kurumlar meydana getirmeleri başlangıçta engellenmiştir. Bu ülkelerde, dışarıdan ve sonradan gelen sömürgeci devletler içeride  sömürüye hemen ortak olan, yabancıların işini kolaylaştıran bürokratik-oligarşik bir elit bulmuşlar bunları zaman içinde besleyip büyütmüşlerdir.  Sömürücü kurumlar daima statükocudurlar.

b. Kapsayıcı kurumlar.  Bize göre yazarlar burada “kapsayıcı” kelimesini, tercümeden gelen bir eksiklik söz konusu değilse, ilgili kurumun toplumda büyük bir çoğunluğu veya toplumun tamamını kapsamasını, bu büyük kitlenin talepleri, ihtiyaçları esas alınarak oluşturulmuş olan kurumlar için kullanmaktadırlar. Dolayısıyla söz konusu kurumlar çoğunluğun isteklerine, arzularına dayanmakta ve büyük kitlenin çıkarlarını korumak üzere düzenlenmekte, işletilmektedir. Bunlar bütüncül olan, âdeta ortak aklın ürünü sayılabilen kurumlardır. Çünkü kitabın tamamındaki bilgi, açıklama ve örnekler bu doğrultudaki tanımlamayı işaret etmektedir. Örneğin yeterince merkezileşmiş ve çoğulcu bir yapıda olan siyasal kurumlar kapsayıcı siyasal kurumlardır (s. 81). Toplumda bu kurumlar da hem ekonomik hem de siyasal nitelikte olabilmektedirler. Kapsayıcı kurumlar sosyal ilişkiler ve düzen içinde azınlığa değil çoğunluğa ve çoğulculuğa, çeşitliliğe önem verirler, üretimde, tüketimde ve yönetimde olabildiğince halka, onun gücüne, iradesine dayanır ve kapsayıcı bir hukuksal meşruiyeti esas alırlar. Toplumda sağlıklı ve işlevsel, gerçekçi siyasal bir yapının, düzenin oluşması için hem merkezileşmiş hem de çoğulcu siyasal kurumlara ihtiyaç vardır (s. 79, 80). Çoğulculuk kapsayıcı siyasal kurumların temel taşıdır (s. 433). Kapsayıcı siyasal ve ekonomik kurumların bulunduğu toplumda ekonomik kaynaklar daha âdil bir biçimde dağıtılır. Ülkelerin tarihsel başarısızlıklarında o ülkelerin kurumsal tarihleri birinci derecede rol oynar (s. 119).

Yazarlar, kapsayıcı ekonomik kurumları büyük ölçüde piyasa ekonomisinin ilkelerine, araç ve mekanizmalarına dayandırmaktadırlar. Bu tür sosyoekonomik mekanizmalar insanlara hem yeteneklerine en uygun mesleklerde çalışma özgürlüğü sunar hem de bunu yapabilmek için gerekli olan şartları yaratır.  Yeni ve iyi fikirleri olanlar çeşitli işler kurabilirler. Kapsayıcı ekonomik kurumlar, mülkiyet hakkı tanır, eşit rekabet şartları sağlar, yeni teknolojiler üretir ve teşvik eder, bu sayede aynı zamanda üretime dönük eğitim modeli de geliştirilir. Böylece sürdürülebilir ekonomik büyüme sağlanır. Kârlı, verimli işler için bilim ve teknoloji işlevsel hâle getirilir, tüm bu unsurlar âdeta ekonominin emrine verilmiş olur. Bu yapı yaratıcı, üretici insanları, çalışmayı teşvik eder, onların motivasyonunu artırır, girişimci bireylerin yetişmesini sağlar.

Yazarlara göre iktisat bilimi genel olarak siyaseti göz ardı eder. Hâlbuki ekonomik gelişme, büyüme için siyaset hiçbir zaman göz ardı edilemez. Bir toplumun zenginliğe ulaşabilmesi için öncelikle siyasal problemlerin çözülmüş olması ve ülkede belirli ve sürekli bir istikrarın sağlanması gerekir (s. 70). Bu nedenlerle kapsayıcı ekonomik kurumlarla kapsayıcı siyasal kurumlar arasındaki ilişkiler çok büyük önem taşımaktadır. Kapsayıcı siyasal kurumlar toplumda işlevsel, üretimi, gelişmeyi, büyümeyi sağlayıcı, yaratıcı kurumları oluşturma imkânına sahiptir. Kapsayıcı kurumlar verimli döngü, sömürücü kurumlar ise kısır döngü yaratır (s. 301). Bu bakımdan kurumların, kısır döngüden kurtulup kapsayıcı kurumlara dönüşmesi oldukça zordur ve ağır bir biçimde mümkün olmaktadır. Verimli döngüler kapsayıcı kurumların sürekliliğini sağlarken, kısır döngüler de sömürücü kurumların devamlılığını sağlayan güçler yaratırlar. Kısır döngüler tümüyle bir kader değildir, ancak zor kırılırlar (s. 350). Sömürücü kurumlardan kapsayıcı kurumlara geçişin de belirli bir formülü yoktur.  Her toplum kendi formülünü kendi yaratmak zorundadır.

 

5. İngiltere Örneği: İngiltere, kapsayıcı kurumlar bakımından ve kapsayıcı ekonomik kurumlara dayalı büyüme ve gelişmeye çok iyi bir örnek teşkil eder. İngiltere siyasi açıdan kapsayıcı siyasi kurumlar üzerine inşa edilmiştir. Tarihsel süreç içinde İngiltere’de yeni kurumlar ve çoğulculuk gelişti. Böylesine bir siyasal gelişmenin temelleri 1215’te Magna Carta ile atıldı (s.100, 103, 175). İngiltere’de zamanla belirli bir ortak sözleşmeye, anayasal idareye dayalı bir rejim doğmuş oldu ve bu sayede kapsayıcı kurumlar da oluştu. Bu kapsayıcı siyasal kurumlar kapsayıcı ekonomik kurumların ve diğer alanlarda da reformların, gelişmenin önünü açtı. Bu özgürlükçü ortam ve liberal piyasa ekonomisi çerçevesinde toplumdaki siyasal ve ekonomik güç devletten vatandaşlara geçti. Sistem gerçekte parlamenter bir denetim mekanizması da geliştirmiş oldu (s. 196, 197, 199). Bu sosyal değişme olguları, dünyada sanayileşme ve demokrasinin öncelikle neden İngiltere’de başlayıp geliştiğini yeterince açıklamaktadır. 

İngiltere’de özellikle 1688 Devrimi’nden sonra çoğulcu parlamenter siyasi düzen, hukukun üstünlüğü, parlamentoda her grup ve sınıftan olan kesimlerin düşünce ve çıkarlarının temsil edilmesi, savunulması toplumda siyasal bir gelenek hâline getirilmiştir. Tüm bunlar İngiltere’de verimli bir döngünün yaratılmasına ve sistemin olumlu bir çizgi üzerinde kökleşip yerleşmesine yol açmıştır. İngiltere’de demokrasi elitler tarafından verilmedi. Ancak elit tabaka, hem kendi hem de kitlelerin menfaatlerinin siyasal reformlardan geçtiğini fark etti, anladı ve gereksiz bir direnç göstermedi. Bu nedenlerle sanayileşme ve demokratikleşmenin İngiltere’de başarılı ve sürekli olmasının bir tesadüf olmadığı, bu gelişmelerin doğal bir sosyolojik sürecin sonunda gerçekleşti anlaşılmaktadır. Bu bakımlardan İngiltere’de modernleşmede, siyasi ve ekonomik reformlarda Fransa’daki gibi şiddet yoluna, kesin ve sert bir restleşmeye gidilmemiş, gerekli reformlar tedrici olarak ve âdeta toplumsal bir uzlaşma ile yapılmıştır (s. 297, 298, 304, 307, 310). Yeryüzündeki ülkeler dikkate alındığında, sömürücü ekonomik ve siyasal kurumlardan kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlara geçen ilk ülke İngiltere olmuştur denilebilir (s. 412). Zaten öncelikle Avrupa’da son üç yüz yılda büyüyen ve günümüzde nispeten daha zengin olan toplumlar kapsayıcı kurumları olan toplumlardır.

 

6. İngiltere’den sonra, diğer ülkelere göre daha erken kapsayıcı kurumlara sahip olan ülkelere örnek olarak da, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Almanya, Fransa, Hollanda ve diğer Avrupa ülkeleri (özellikle kuzey Avrupa ülkeleri) gösterilebilir. Mesela ABD’ye bakarsak burada da merkezi bir devlet yapısı oluştuktan sonra kapsayıcı, çoğulcu kurumlar meydana getirilmiştir  (s. 110). Orada da İngiltere’deki gibi gerek ekonomide gerekse siyasette liberal, özgürlükçü politikalar izlenmiştir. Bu durum kendiliğinden kapsayıcı kurumların doğmasına yol açmıştır. Fransa’da da özellikle 1789 Fransız Devrimi, bir süre toplumda şiddeti, istikrarsızlığı, iç karışıklıkları ve acıları getirse de, bu sürecin ardından devrim Fransa’da kapsayıcı kurumların önünü açmıştır (s. 284). 

Japonya’ya gelince; Japonya 1868’de geri ve sömürücü kurumlara sahip bir ülke idi. Bu tarihten itibaren Meici döneminde feodalizm kaldırıldı, eşitlik reformları yapıldı, modern bürokratik devlet oluşturuldu, vergilendirme merkezileştirildi, iç ve dış ticaretle ilgili sınırlamalara son verildi, mülkiyet hakkı yanında kişilere her türlü yatırım ve ticaret yapma hakkı tanında. Batı’dan modern teknoloji ithal edildi. İngiltere’dekine benzer biçimde Anayasal monarşiye geçildi. Böylece Japonya topyekûn modernleşmeyi hızla gerçekleştirme imkânı buldu ve Sanayi Devrimi’ne dâhil oldu. Özetle Japonya, kurumsal reformlarla dönüşümü ve ekonomik büyümeyi gerçekleştirdi. (s. 289, 290, 293).

 

7. Sömürücü kurumlardan dolayı beklenen ekonomik kalkınmayı, büyümeyi gerçekleştiremeyen ülkeler olarak da Çin,  Osmanlı Devleti-Türkiye Cumhuriyeti,  Rusya, Brezilya, Arjantin, Küba, Kolombiya, Nepal, Meksika, Kuzey Kore, bugünkü Türki Cumhuriyetler ve Somali, Etiyopya, Kongo, Angola, Zimbabve, Libya, Mısır,  Sudan, Sierra Leone gibi hemen hemen Afrika devletlerinin tümü bu grup içinde yer almaktadır. Bu devletler yaşadıkları tarihsel süreç ve çeşitli özellikleri bakımından homojen değillerdir. Dolayısıyla bunlar arasında tarihsel nedenlerden, yaratılan kültür ve uygarlık açısından, ilave olarak merkezileşmiş bir devlet geleneğinin olup olmaması bakımlarından büyük farklılıklar vardır. Ancak kitaptaki temel tez yani sömürücü kurumlar yerine kapsayıcı kurumları geliştirememiş olmaları nedeniyle ilgili ülkelerde bir ortak payda bulunmaktadır. Her biri şu veya bu sebeple sömürücü kurumlardan kurtulup kapsayıcı kurumlara kavuşamamışlar ve sürekliliği, istikrarı olan bir ekonomik büyümeyi bir türlü yakalayamamışlardır (s. 203). 

Zaten Afrika ülkelerinin büyük kısmında bugün de merkezileşmiş bir devlet yapısı yoktur. Siyasi merkeziyet kuramayan devletler ekonomik büyümeyi sağlayamamaktadırlar. Afrika’daki hâli hazırdaki kabile yapıları ekonomik büyümeye engel olmaktadır. Mutlakiyetçilik ve siyasal merkeziyetin olmayışı sanayileşmenin önündeki en büyük engeldir. Ayrıca bu ülke halkları yaklaşık üç yüz yıl boyunca sömürgeciler tarafından köleleştirilmiş, kendileri dâhil tüm varlıklarıyla sömürülmüşlerdir. Dolayısıyla bu ülkelerin gelişmeleri her anlamda Avrupalılar tarafından engellenmiştir (s.203, 220, 249, 250, 251, 291). 

Osmanlı İmparatorluğu da mutlakiyetçi siyasal kurumlar ve sömürücü ekonomik kurumlar yüzünden Sanayi Devrimi’ni kaçırmıştır. Osmanlı’daki bürokratik yapı ve yaratıcı, geliştirici bir ekonomiye engel olan toprak düzeni olumlu kurumsal evrimi önlemiştir. Merkezi devlet ve sömürücü kurumlar değişmeye karşıydı. Devlet “yaratıcı yıkım”dan da korkuyordu. Devlette istikrarı ve statükoyu koruma kaygısı çok yüksekti. Osmanlılar döneminde oluşan sömürücü kurumlar Türkiye Cumhuriyeti döneminde de devam etti (s. 376). Çin’de de Osmanlı’ya benzer bir durum vardı. Orada da merkeziyetçi, mutlakiyetçi dolayısıyla sömürücü kurumlar yenileşmeyi, gelişmeyi engelledi. Bu bağlamda Batı, zamanında dış dünyaya,  gelişmeye açılırken Doğu (Çin, Osmanlı Devleti gibi) içe kapanıyordu, gelişmenin önüne bir dizi yasaklar konuyordu (s.217, 218). Çin de kapsayıcı ekonomik kurumları geliştiremedi (s. 399). Çin’de bugün de otoriter ve devlet kontrollü bir büyüme vardır (s. 414, 417).

Aynı şekilde Rusya’da da tutucu mutlakiyetçilik, toprak aristokrasisi, statükocu ve sömürücü elitler gelişmeye engel oluyorlardı. Dolayısıyla Çarlık Rusya’sı Avrupa’da başlayan sanayi kervanına katılamadı. 20. yüzyıldaki SSCB döneminde gerek ekonomik sistemden dolayı gerekse sadece askeri sanayi alanında yatırımların yapılmasından ve yukarıda açıklanan sömürücü kurumlar yüzünden arzulanan ekonomik ve siyasal atılımlar yapılamadı (s. 214). Rusya’da hem sömürücü ekonomik kurumlar hem de güçlü bir yapıda olmak üzere sömürücü siyasal kurumlar vardı.

 

8. Yazarlar, yukarıda da belirtildiği gibi sömürücü kurumlardan kapsayıcı kurumlara geçilebileceğini, ancak bunun evrensel ve tek bir biçiminin olamadığını belirtmektedirler. Kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlar kendiliğinden ortaya çıkmazlar. Bu kurumlar, genellikle ekonomik gelişime ve siyasal değişime direnen elitler ile onların ekonomik ve siyasal güçlerini sınırlamak isteyenler arasındaki ciddi bir mücadelenin ürünüdürler. Kapsayıcı kurumlar bir dizi etkenin elit kesimin iktidarını zayıflatıp rakiplerini güçlendirdiği ve çoğulcu bir toplumun inşası için teşvik yarattığı kritik dönemeçlerde ortaya çıkarlar; tıpkı başta İngiltere olmak üzere benzer gelişmiş ülkelerde olduğu gibi. (s. 321). Yeryüzünde kapsayıcı kurumlara sahip olarak hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleştiren ülkeler son üç yüz yılda böyle bir gelişme göstermişlerdir. Yazarlar, gerek kapsayıcı kurumların oluşması gerekse ekonomik büyüme ve gelişme açısından bazı temel ilkelerin altını çizmektedirler. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

-Mülkiyet güvencesinin olması.

-Merkezi bir devlet yapısının bulunması.

-Piyasa ekonomisi ve liberal politikaların uygulanması.

-Hem ekonomide hem de politikada çoğulcu ve özgürlükçü bir yapı ve işleyişin oluşturulması.

-Toplumun mutlaka sömürücü kurumlardan kurtulması ve kapsayıcı kurumların meydana getirilmesi.

-Toplumun sanayileşmeye, değişme ve gelişmeye istekli olması. Ek olarak kurumların da sanayileşmeye elverişli durumda bulunması gerekir.  

-Ekonomik büyüme ve gelişme için mutlaka siyasi istikrarın sağlanması ve sürdürülmesi gerekir. Dolayısıyla politika ile ekonomik büyüme arasında çok sıkı bir etkileşim vardır.

-Dengeli, sürekli bir kalkınma ve büyüme isteniyorsa,  yönetime olabildiğince çok grubun, kesimin katılması yani halkın iradesinin siyasi iktidara yansıtılması gerekmektedir.

 

9. Toplumlarda ekonomik büyüme çift yönlü bir etki meydana getirir. Bu olgunun bir yüzünde kazanma, bir yüzünde de kaybetme vardır. Schumpeter’in deyişiyle ekonomik büyüme “yaratıcı yıkım”a yol açar. Yeni teknolojilerin üretilmesi birtakım meslekleri, işleri, bazı üretim alanlarını, becerileri, eski teknolojileri işe yaramaz hâle getirir. Bu durum da toplumda karşı tepkileri, direnci artırır. Çünkü bir yanda kazananlar, bir yanda da kaybedenler oluşur. Ekonomik büyüme aynı zamanda toplumu dönüştürür, dönüştürürken de istikrarsızlaştırır. Eski düzenin güçlü grupları genel olarak yeni ekonomik gelişmelere karşı çıkarlar (s. 84, 85, 86). Teknolojik keşifler, yenilikler dönemsel işsizlik de yaratır. Eski teknolojiyi üretenler yeni teknolojik ve ekonomik sisteme hemen uyamazlar. Bu nedenlerle kurumların ve kaynakların dağılımı üzerine süren çatışma çok kadim bir sosyal çatışmadır (s. 174). Dünyada son yüzyıllarda en büyük yaratıcı yıkımı da Sanayi Devrimi yaratmıştır.

 

10. Yazarlar, sosyoekonomik ve siyasal gelişmeler bakımından evrimci bir bakış açısını savunmaktadırlar. Onlara göre tarihin rotası pozitiftir. Kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlar bir kez sahneye çıktıklarında bu kurumların kalıcı  hâle gelmesini hatta genişlemesini muhtemel kılan verimli bir döngü, yani olumlu bir etkileşim süreci oluşturmaya eğilimlidir (s. 321). Kitapta, genel olarak bu geçişin,  dönüşümün (sömürücü kurumlardan kapsayıcı kurumlara geçiş) daha önce de değinildiği gibi kolay olmadığı, ama bu sürecin evrimci bir biçimde gerçekleşebileceği belirtilmektedir. 

 

 

 

Kaynak

-Acemoğlu, Daron-Robinson, James A., Ulusların Düşüşü, Çeviren : Faruk Rasim Velioğlu, Doğan Kitap, İstanbul, 2014.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile