Sosyoloji Toplumsal Terziliğe İzin Vermez

Bu kez konuya doğrudan girmeyi uygun buluyoruz. Toplumla ilgili hükümler veren veya verme durumunda olan, topluma rehberlik yapmak isteyen yöneticilerin, bürokratların, aydınların en çok arzu ettikleri şey büyük bir hevesle, iştahla topluma kendilerinin uygun buldukları bir elbiseyi dikerek onu giydirmek istemeleridir. Bunlar çoğunlukla ellerinde bir makas ve rengini, desenini kendilerinin beğendikleri bir kumaş, sürekli toplum terziliğine soyunurlar. Bu kimseler ağızlarını açtıklarında, toplumun öncelikle kendi diktikleri elbiseyi giymesi gerektiğini, insanların, toplumun ancak bu şekilde mutlu olacağını, dirlik ve düzenin, adaletin ancak böylece sağlanacağını savunurlar. Hâlbuki bu tutum sosyolojik realiteye aykırıdır. Bundan önceki birçok yazıda ve bu sitede yayınlanan birkaç makalede Türkiye’de toplum mühendisliğine özenen çok insan olduğunu fakat bunun mümkün olmadığını belirtmiştik. Ne yazık ki bu hâl bizde artık yerleşmiş bir toplumsal gelenek olmuştur. Toplumsal terzilik de bir çeşit toplum mühendisliğidir.

Bir kez daha vurgulayalım ki, sosyoloji bir toplumsal mühendislik veya topluma bizim tasarladığımız bir elbisenin giydirilmesi değildir. Çünkü sosyoloji, toplumla ilgili ölçümler yapmak, onu bilimsel yöntem ve tekniklerle gözlemek, onu anlamaya, kavramaya ve açıklamaya çalışmaktan ibarettir, toplumu anlaşılır, bilinir kılmaktır; o kadar. Sosyolojide topluma ölçü koymak yoktur, ölçü almak vardır. Bunun ötesine geçen çabalar toplum felsefesi yapmaktır veya ahlaki öğütlerde bulunmak, özel, hayali bir takım politik tasarılar, projeler ortaya koymaktır.  Özellikle politik ve idari alandaki karar vericiler toplumu yönlendirmek, bir vizyon oluşturmak isteyebilirler (pozisyon ve statüleri gereği buna biraz da hakları vardır). Ancak burada toplumla ilgili olmak üzere kendileri sübjektif birtakım ölçüler koyamazlar. İleriye dönük her toplumsal tasarı, plan, reform projesi toplumun tarihsel evrim çizgisine, güncel ihtiyaçlarına, sosyal yapısına, sosyokültürel özelliklerine uygun düşmek zorundadır. Yani önerilen, planlanan düşünceler, tasarlanan reformlar insan vücudundaki organ reddi gibi reddedilmemelidir; “eski yapı” ile “yeni olan” şeyler birbirini takip eden bir zincirin halkaları gibi olmak zorundadır, daha doğrusu bunların arasında diyalektik bir ilişki bulunmalıdır. İşte sosyolojik açıdan toplumsal ölçümlerde bulunmak bunun için ve bu noktada gereklidir.

Peki, toplumla ilgili ölçümler yapmak ne demektir? Günümüzde öncelikle nicel veriler yani toplumun nüfusundan başlayarak tüm demografik, ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal, pedagojik ve psikolojik veriler masaya yatırılmalı, bunların dökümü ve yorumu yapılmalı; bu veri ve bulguların birbirleriyle etkileşimleri dikkate alınmalıdır. Ardından makro düzeyde toplumun tarihi ile birlikte şu anda içinde bulunulan yerel ve evrensel şartlar, yani iç ve dış dinamikler, ihtiyaç ve eğilimler çok titiz biçimde analiz edilmeli ve bu bilgilerden hareketle gerçekçi politikalar geliştirilmelidir. Burada özellikle toplumun tarihsel akışı, zaman içinde oluşan değerler sistemi, çok önemlidir. Toplumu reforme etmek, onu yeni aşamalara sevk etmek “halka rağmen” olmaz. Bu takdirde kültürel ve sosyal yönden aydınlar ve yöneticilerle halk arasında bir kopuş, ikilik meydana gelir. Dolayısıyla buradaki en büyük tehlike belirttiğimiz bu olgudur. Entelektüellerin, politikacıların topluma en çok giydirmek istedikleri elbise türü de siyasal nitelikli olan elbisedir. Sosyal bilimler tarihinde İbn Haldun’dan Montesquieu’ye kadar birçok siyaset bilimci sosyolojik ve toplumsal evrimle ilgili toplumun siyasal yapısının uyum içinde olmasının gerekliliğini, bunun kaçınılmazlığını vurgulamışlardır (Haldun, 1968- Montesquieu, 1963). Toplumun mevcut sosyolojik ve siyasal özellikleri entelektüellerin veya bir kısım yöneticinin düşünsel değerlerine, arzularına uymayabilir. Bu noktada yapılan zorlamalar, suni çabalar toplumda zihinsel karışıklık ve ikili yapıların doğmasından başka bir işe yaramaz. Bu durumda bir dizi yabancılaşma ortaya çıkar ve sonuçta toplumun diyalektik evrimi bozulur. Sosyal değişme ve evrim bakımından en büyük tehlike de toplumdaki bu diyalektik evrimin bozulmasıdır. Çünkü bu evrim zincirinin tekrar rayına oturtulması çok zor olmakta ve uzun zaman almaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki her siyasal yapı tarih, coğrafya, kültür ve uygarlık değerleri ile de sınırlandırılmaktadır.

Çeşitli toplumlarda, ülkelerde uygulanan politikalardaki başarısızlıklar çoğunlukla (istisnai dış faktörler ortaya çıkmamışsa) yukarıda belirttiğimiz bu sosyolojik bilgi ve düşünce temeline dayanmamasındandır. Siyasal yapılar toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel niteliklerinden, birikimlerinden bağımsız değildir. Siyaset esas olarak belirtilen bu sosyal faktörlere bağımlıdır. Siyasetin diğer sosyal kurumlardan bağımsızlığı sınırlıdır, görecelidir (Vergin, 2007: 69). Marksist teoriye göre ise zaten siyaset bir üst yapı kurumu olarak kabul edildiği için tümüyle toplumun sosyoekonomik yapısına, sınıfsal faktörlere göre oluşur. Açıklamaya çalıştığımız esas yanılgı ve eksiklik bu noktada belirmektedir. Zannediliyor ki sağlıklı ölçüler alınmadan bizim diktiğimiz siyasal elbise hemen toplumun morfolojisine oturuverecek ve sosyal fizyolojisiyle de uyuşacak. Sorun buradadır. Hâlbuki önceden çok titiz tarih okumaları, araştırmaları ve sosyal ölçümler, gözlemler yapmak gerekmektedir. Bu işler de zaman, emek ve sabır ister.  Siyasetin içini sosyal, ekonomik ve kültürel unsurlar, ihtiyaçlar doldurur. Bu sosyal unsurlara dayanmayan siyaset boş bir iş veya teorik bir zihin jimnastiği olarak kalmaya mahkûmdur. Aydınların siyasal yapıya etkileri dolaylıdır. Yani aydınlar öncelikle sivil ve kültürel, düşünsel alanı etkilerler. Onların siyasete etkileri bu araç ve yollarla olmaktadır. Çünkü onlar siyasetin doğrudan aktörleri değillerdir.

Sosyolog demek akıl ve öğüt veren insan demek değildir. Örneğin Türkiye’de ister sağda ister solda, isterse merkezde olsun tüm gazetelerde çokça köşe yazarı vardır. Bunların büyük kısmı işin kolayına kaçarak, okuyanları bilgilendirici, düşündürücü, analitik yazılar yerine, partizanca, ideoloji, duygu ve öfke yüklü sübjektif yazılar kaleme almaktadırlar. Böylece bireyleri, kamuoyunu çok sağlıksız ve tehlikeli yargılara, davranışlara yönlendirmektedirler. Eğitim sistemimiz ve genel kültürel ortamımız bireyleşmiş, otonom kişiliğe sahip kişiler yetiştiremediği için de okuyucular her konuda yargıda bulunurken genellikle bu köşe yazılarını referans almaktadırlar. Bu yazarlar sürekli siyasilere, yöneticilere kendi diktikleri elbisenin topluma uygun düşecek en iyi elbise modeli olduğunu savunarak güya kamu hizmeti yapmaktadırlar. Unutmaktadırlar ki, her toplum kendi elbisesini kendisi diker. Bu konuda başka toplumlardaki uygulamaları da tam doğru örnekler olarak ele alamayız. Başka bir makalemizde de belirttiğimiz gibi “Her toplum nevi şahsına münhasırdır.”

Her gün gazete yazısı yazan ve sürekli kamuoyunun önünde olan kişilerin çok büyük bir sorumluluğu vardır. Yayın organları gibi çok önemli ve etkili iletişim araçlarını hiç kimsenin ayrışma, çatışma ve karşılıklı öfke yaratan bir araç olarak kullanmaya hakkı yoktur. Bu yazarların bir kısmı da sadece polemik ve kelime oyunları yapmayı, insanlara hiçbir doyurucu bilgi vermeden onları oyalamayı,  onların gözlerine bir gözlük takmayı yazarlık zannetmektedirler.  Bizde tarihsel olarak yazılı kültür geleneği dolayısıyla yazılı belgelere, kitaplara dayalı bir akıl yürütme, yorum yapma geleneği oluşmamıştır. Sosyal ve kültürel hayatımıza  “sözel kültür” egemendir. Dolayısıyla insanımız duyduklarına, söylentilere göre konuşma, hüküm verme alışkanlığı kazanmıştır. Sıradan insanlar böyle davranabilir, ama kamuoyunu yönlendiren köşe yazarlarının sadece söylentilere göre ve hiçbir ciddi okumaya, incelemeye dayanmadan yazı yazmamaları, ahkâm kesmemeleri gerekir. Türkiye’de entelektüellerin, yazarların bu tutumu demokrasinin yerleşip gelişmesine, sosyal-kültürel bütünleşmeye, ekonomik ilerlemeye, toplumun modernleşmesine büyük bir engel teşkil etmektedir. 

 

Kaynaklar

-İbn Haldun, Mukaddime Cilt II, Çev. Zakir Kadiri Ugan, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1968.

-Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine Cilt I, Çev. Fehmi Baldaş, Milli Eğitim Basımevi,   Ankara, 1963.

Vergin, Nur, Siyasetin Sosyolojisi, Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 2007.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile