Mülteci Sorunu Üzerine

Dünyada 2015 yılının en önemli olayı özellikle Ortadoğu’dan Avrupa’ya doğru yürüyen mültecilerin yarattığı krizdir. Bu olay, 20. yüzyıldaki İletişim Devrimi’nden bu yana sebepleri ve sonuçları itibariyle en kapsamlı, anlamlı ve etkili bir büyük değişmenin gerçekleşmekte olduğunu göstermektedir. Avrupalılar bu göçün ve ifade ettiği değişmenin ne kadar farkındalar, onu bilmiyoruz. Bu basit ve sıradan bir mülteci olayı değildir.

Şimdi, söz konusu göç dalgasının genel bir değerlendirmesini ve analizini yapmaya çalışalım. Tabii bugünkü değişmelerin ve güncel olayların hepsinin temelinde birinci olarak 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi vardır; ikinci olarak bu olayın ardından 20. yüzyılda gerçekleşen İletişim Devrimi bulunmaktadır. Sanayi Devrimi önce Avrupa’da başladığı için bu devrim Batı’yı, Batı uygarlığını çok güçlendirdi, Batı’nın eline çok güçlü araçlar verdi ve ona diğer uygarlıklar (dolayısıyla diğer ülkeler) üzerinde egemenlik kurma imkânı sağladı. Böylece dünya, önce sosyoekonomik açıdan, sonra kültürel ve siyasal bakımlardan ikiye ayrılmış oldu: Bir tarafta gelişmiş, kalkınmış (zenginleşmiş) ülkeler, diğer tarafta da geri kalmış (fakir) ülkeler. Peki, bu nasıl oldu? Batı sanayileşmenin eline verdiği araç ve imkânlarla dünyanın geri kalan ülkelerindeki her türlü ekonomik kaynakları (insan kaynağı ve doğal zenginlikler gibi) sömürdü, istediği gibi kullandı. Geri kalmış ülkeler, üretim kavramı açısından bakarsak, hem beşeri ve doğal kaynaklar, hem de üretilen mallar için çok uygun pazarlar hâline geldiler.

Sonuçta Batı’da ekonomik açıdan olsun sosyal ve kültürel açılardan olsun büyük bir birikim ve zenginlik meydana gelmiş oldu. Batı, dünyanın refahı en yüksek bölgesi olarak dikkat çekti. Tabii bu zenginlik diğerlerinin gözünü kamaştırdı. Doğal olarak Batı teknolojik ve ekonomik üstünlüğü ele geçirince dünyadaki siyasal ve askeri üstünlüğü de ele geçirdi. Ama böylece evrensel düzeyde büyük bir adaletsizlik, hoşnutsuzluk ve gerilimlerle birlikte gene evrensel ölçülerde çatışmalar da meydana gelmeye başladı.

20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen İletişim-Bilişim Devrimi dünyadaki bu global farklılaşmayı, dengesizliği, adaletsizliği hem derinleştirdi, hem de daha görünür yani açık seçik hâle getirdi. Dolayısıyla yeryüzünde bir “küreselleşme olgusu” da meydana geldi. Ülkelerin, dünyanın gizlisi saklısı kalmadı. Herkes her şeyden haberdar olmaya başladı. Sadece üretim, sermaye, emek, piyasa ve pazarlar değil, tüm bilgiler, düşünceler, ideolojiler, zenginlik ve fakirlik de küreselleşti. Tüm bilgi ve düşünceler küreselleşince ve bunlara erişim kolaylaşınca, yoksullar neden yoksul olduklarını, zenginlerin de nasıl zenginleştiklerini kavramaya, sorgulamaya başladılar, bilinçlendiler. 

Batı, dolayısıyla kapitalizm, dünyadaki genel sömürü düzeni, diyalektik açıdan ele alırsak, kendi çelişkisini ve antitezini gene kendi yaratmış oldu. Ortadoğu’daki iç savaşlar (ki onları da büyük ölçüde zaten Batı yaratmıştır) bir vesile oldu ve sürekli öldürülen, zulüm gören, mağdur olan bu bölgelerdeki kitleler etnik, dinsel, siyasal kaygıları hiç düşünmeden dünyanın zengin Batı ülkelerine her türlü zorluğu göze alarak göç etmeye başlamışlardır. Göçmen krizinin özü budur. Dünyanın fakirleri, artık en azından öteki insanlar gibi, insanca yaşamak için zengin ülkelere sanki yeni bir “kavimler göçü” nü andırırcasına Avrupa’nın yollarına düşmüşlerdir. Bu dünyada ilk kez yaşanan bir göç türüdür. İletişim Çağında artık zenginlik saklanamaz hâle gelmiştir. Dolayısıyla bundan böyle Batı medeniyetinin bencillik yapması zordur. Bu medeniyet dünyanın açlarını, yoksullarını da (istemeden de olsa) doyurmak mecburiyetindedir. Aksi hâlde Batılı toplumlar sahip oldukları refah düzeyini sürdüremezler. Çünkü dünyadaki diğer insanlar bu evrensel fakirliğin bir alın yazısı olmadığını fark etmişlerdir. Sermaye, emek nasıl küreselleşmişse yerel, ulusal isyanlar, tepkiler de küreselleşmiştir. Ne yazık ki terör olayları da küresel hâle gelmiştir. Dolayısıyla çözümler de küresel düzeyde ele alınmak zorundadır. Zenginlerin kendilerini fakirlerden ayırarak kendi kapalı ve özel dünyalarında yaşama dönemleri sona ermiştir.

İletişim-Bilişim Devrimini gerçekleştiren Batı bunun dünya ölçüsündeki etkilerini, sonuçlarını hesaplayamamış, geri kalmış ülkelere mal ve bilgi satmanın yanında ideoloji, sosyoekonomik ve sosyokültürel sistemler de satmaya kalkmıştır. Batı, Ortadoğu, Asya ve Afrika’nın bazı ülkelerinde meydana gelen siyasi ve güvenlik sorunlarını kendi çıkarları yönünde dizayn etmek istemiş ve bu ülkeleri (Afganistan, Irak gibi) işgal etmiştir. Hâlbuki sosyolojinin bulgularına göre örneğin gerek modernleşme süreçleri gerekse demokrasi gibi sistemsel mekanizmalar hiçbir zaman “ihraç” edilemezler. Her ülke kendi modernleşmesini, yani kalkınmasını, demokratikleşmesini kendi yöntemleri ve araçları ile ve kendi şartlarına, iç dinamiklerine göre gerçekleştirmek zorundadır. Batı’nın, sebebi, amacı ne olursa olsun geri kalmış ülkeleri işgal etmesi, buralara müdahale etmesi tümüyle yanlıştır. Böylece Batı bu ülkelerde, örneğin Irak’ta devleti tasfiye ettiği için kaos yaratmıştır. Bu ülkelerdeki her türlü gelişmenin,  ilerlemenin ana dinamikleri olan iç dinamikler yok edilmiş ve toplumsal bir hercümerç meydana gelmiştir. Sonuçta bu tür ülkelerde oluşan kaos da yerel ve evrensel teröre bir ortam hazırlamıştır. Amerika dâhil gelişmiş ve dünyanın egemeni olan devletler söz konusu ülkelerin kimyasını, sosyolojisini bozmuş, bu ülkelerdeki normal ve diyalektik evrimi, gelişim süreçlerini yok etmiştir. Şimdi, iç savaşların pençesinde olan ve tüm düzenleri, toplumsal dengeleri bozulmuş olan bu toplumların çaresiz ve sefil hâle gelmiş insanları kendi vatanlarını terk ederek, dünyanın daha güvenli ve müreffeh olan bölgelerine göçe başlamışlardır.

Bu göç olgusu basit, yüzeysel bir göç değildir. Bu olgu Batı’yı derinden etkileyecektir. Avrupalıların bunu derin derin düşünmesi gerekir. Basından öğrendiğimize göre ünlü banker George Soros bile harekete geçme gereği duymuş ve altı maddelik bir plan hazırlamıştır. “Aç köpek fırın deler”, “Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar” misali dünyanın aç insanları artık tokların rahatını kaçırmaya ve bu düzenli, istikrarlı toplumların huzurunu, görüntüsünü bozmaya başlamıştır. Bir önceki makalede belirttiğimiz “sosyal depremler” de bundan böyle yerel değil evrensel düzeyde gerçekleşmektedir. Bu noktada Batı açısından iki önemli sorun ortaya çıkmaktadır. Birincisi, kapitalizm dünyayı sömürerek de olsa Batı’yı refaha kavuşturmuştur; ancak Batı, kapitalizmin paralelinde gelişen sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda oluşan “demokratik değerler”e sahip çıkmamaktadır. Yani evrensel düzeydeki “insan hakları”  “eşitlik”, “özgürlük” gibi çağdaş uygarlığın değerlerini umursamamaktadır. İkincisi de burada çifte standart uygulamakta, bu değerleri sadece kendisi için geçerli saymaktadır. Gözden kaçırdığı şey, artık eşitlik, özgürlük gibi değerlerin de bir ulus, bir devlet düzeyinde değil, tüm ülkeler çerçevesinde düşünülmesinin bir zorunluluk hâline gelmiş olduğu olgusudur. Evet, artık eşitlik, özgürlük, refah kavramları da küreselleşmiş, dolayısıyla bu kavramları da tüm yeryüzünü kapsayacak şekilde düşünmek gerekmektedir. Tabii Batı için güçlük şuradadır; kapitalizmin dolayısıyla Batı uygarlığının “paylaşma”, ”yardımlaşma”, “cömertlik” gibi sosyal ve ahlaki kavramlara yabancı olmasıdır. Marx’ın işaret ettiği “işçi ihtilali” korkusundan dolayı geliştirilen “sosyal  devlet” uygulaması da sadece Batı’nın kendi coğrafyası için geçerlidir. 

Burada, peki her anlamda geri ve fakir kalmada İslam ülkelerinin hiç mi kabahati yok diye bir soru sorulabilir.  Evet, onların da eksiklikleri, kabahati, beceriksizlikleri vardır. Bu toplumlar, çok çeşitli nedenlerle 16. ve 17. yüzyıllardan sonra Batı’da oluşan veya oluşturulan düşünsel, bilimsel, teknolojik ve ekonomik ilerleme, gelişme sürecine katılmamışlar veya katılamamışlardır. Bu onların eksikliğidir. Ancak, Batı belirli bir kalkınma, zenginleşme ve yapısal değişmeler sağladıktan sonra (Doğu’nun, Afrika’nın da kaynaklarını kullanarak) akan çeşmelerin suyunu hep kendi tarafına akıtmış, örneğin gelir dağılımında, geriden de olsa öteki ülkelerin kalkınmalarını hiç dikkate almamış ve yeryüzünde çok adaletsiz, dengesiz bir evrensel düzenin (her açıdan) doğmasına yol açmıştır. Batı’da şahlanan kapitalizm acımasız bir sömürgeciliğe dönüşmüştür. Bu bağlamda gelişmiş Batı ülkeleri geri kalmış ülkelerin (özellikle Ortadoğu ve Afrika’da bulunan ülkeler) gelişme ve kalkınma imkânlarını tümden ortadan kaldırmış, bu ülkelerin başlarını kaldırmalarına hiç fırsat vermemiştir. Batı, örneğin Asya ve Ortadoğu’da, Afrika’da ortaya çıkan tüm fakirliklere, dengesizlikleri, sonuçta oluşan terör olaylarına (kendi canını yakmadığı sürece) hiç ses çıkarmamış, hatta bu yasa ve kural dışı oluşumları desteklemiştir. Evet, işte şimdi Ortadoğu’da ve diğer bölgelerde iç savaş ve kaos dolayısıyla zor duruma düşen insanlar çareyi dünyada birer ada gibi görünen refah ülkelerine göç etmeye başlamışlardır. Böylesine bir göç ve terörün dinle, İslam’la filan bir alakası yoktur. Görünür gerekçelere ve açıklamalara bakıp aldanmamak gerekir. Örneğin özellikle Ortadoğu’daki terörün ana kaynağı Filistin sorunudur. Buradaki adaletsiz uygulamaya, zulme Batı yıllardır göz yummuş, kılını kıpırdatmamıştır.  Bu da herhalde İslam ülkelerinin eksikliği ve kabahati değildir. Ayrıca belirtmek gerekir ki Ortadoğu ve Afrika’da adına “Arap Baharı” denilen demokratikleşme çabaları ne yazık ki gene Batı tarafından önce sulandırıldı sonra da âdeta boğuldu.  Mısır’daki askeri darbe ve Sisi örneği Batı’nın samimiyetinin çok önemli bir göstergesidir.

Gene Türkiye dört yıldır Ortadoğu’daki mülteci krizi dolayışıyla AB ülkelerinin sürekli dikkatini çekmektedir. Fakat bu ülkeler gereken anlayışı, duyarlılığı göstermemişlerdir. Şimdi mülteci krizi kendilerine dokunmaya başlayınca vaveylayı koparmaya başlamışlardır. 

Evet, kapitalizm ve Batı kendisine bir çekidüzen vermek zorundadır. Amerika dâhil tüm gelişmiş, sanayileşmiş ülkeler insan haklarını, eşitliği, özgürlüğü artık sadece kendileri için değil, tüm ülkeler ve insanlar için istemek zorundadırlar. Kendisini hep Avrupa ve Batı uygarlığı içinde düşünen Yunanistan’ın genç Başbakanı Çipras da “Son günlerde deniz dalgaları kıyıya sadece insan cesetleri çıkarmıyor, kıyıya vuran Avrupa medeniyetinin ta kendisidir” demiştir. Bizim halkımızın çok kullandığı bir söze göre (aslında bu sözde diyalektik bir mantık da bulunmaktadır) “Her şerde bir hayır vardır.” Gerçekten bu mülteci sorunu hem Türkiye hem de dünya ülkeleri açısından belki de hayırlı bir evrensel gelişmeye yol açacaktır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile