Her Sosyal ve Siyasal Sistem, Kavram ve Kurumlarını Kendi Yaratmak Zorundadır

 

Kavram ve Sosyal Kurum Üretme

İnsan ve toplum kültür üreten varlıklardır. Kültürün ana unsurları da kavramlar, değerler ve kurumlardır. Kültürdeki dinamizm ve süreklilik devamlı üretilen kavram ve kurumlar sayesinde olur. Kavram yaratma kültürün bir bakıma özüdür. Toplumsal yapıdaki, sistemdeki yaratıcılık üretilen kavram ve kurumlar yolu ile somutlaşır. Uygarlıkların temelini ve ayırt edici vasıflarını da esas itibariyle kültürlerin yarattıkları bu kavramlar oluşturmaktadır.

 

Her toplum ve siyasal yapı bir “sistem” olarak kabul edilir. Her sistem de kendini oluşturan ve birbirini tamamlayan belirli unsurlara sahiptir. Toplum bir bütünlüğü ifade eder. Bu bütünlük birtakım kavramların, değerlerin ve kurumların ahenkli bir yapı meydana getirmesi ile gerçekleşir. Bu ana unsurlar, organlar dışarıdan alınamaz; bunları toplum kendi ihtiyaçları, şartları ve özelliklerine göre kendisi yaratmak, oluşturmak zorundadır. Dolayısıyla tarih içinde her toplum kavramlar, değerler, normlar ve kurumlar üretir. Bu, toplumsal bir gerekliliktir. Biz bu makalede tüm sosyal sistemler açısından çok önemli olan kavram ve kurumların yaratılması üzerinde duracağız.

Kavramlar (consept, notion) varlık ve olaylara, yaşanan sosyal ilişkilere bağlı olarak insan zihninde oluşturulan soyut tasarımlardır. Bu açıdan kavramlar düşünsel bir çabayı, soyutlamayı, tanımlamayı, genellemeyi, tüm insan-doğa ve insan-toplum ilişkilerini anlamlandırmayı ifade eder. Bu bakımlardan “kavramlaştırma” insanlar için en önemli bir zihinsel süreçtir. Kültür ve uygarlıklar da bu şekilde yaratılır ve olgunlaşır. Zihinsel bir inşa olmadan somut, fiziksel bir inşa olur mu? Zihinsel tasarımı yapılmadan bir mimari eser, bina fiziksel varlığı ile ortaya çıkar mı? Kavramlar oluşturulmadan başta dil olmak üzere tüm düzenli ve sürekli sosyal ilişkiler, kurumlar, düzenlemeler, sonuçta bütünüyle kültür meydana getirilemez. 

Felsefe, bilim ve sanat da kavramlar üzerine inşa edilir. Kavramların çeşitliliği, zenginliği dilin, düşüncenin ve kültürün zenginliği demektir. İnsanların ve toplumların ilkelliği, gelişmişliği ürettikleri kavramlarla orantılı bir durumdur. Yani kavram üretmek beyinsel, zihinsel bir olgunluğu, ilerlemeyi, birikimi ifade eder. Geri kalmışlık veya az gelişmişlik durumu evrensel yeniliklere, ilerlemelere uygun düşen yeni kavram ve kurumların yaratılamaması demektir.

Sosyal kurumlar (müessese), toplumda çok çeşitli sosyal ihtiyaçları karşılayan, belirli sosyal işlevler yüklenen, düzenlenmiş ve bir forma sokulmuş, bütünleştirilmiş sosyal ilişkiler yolu ile oluşturulan sosyal organlar, unsurlardır. Devlet, meclis, hukuk, mahkeme, anayasa mahkemesi, eğitim, üniversite, okul, miras, evlilik, evlat edinme, banka, sendika, Kızılay, noterlik, şirket, borsa, din, cami gibi. Toplum maddi ve manevi tüm ihtiyaçlarını bu sosyal araçlar, mekanizmalar vasıtası ile karşılar. Bunlar toplumun birer organı gibi çalışırlar. Toplum ne kadar işlevsel, gerçekçi, kalıcı ve kapsayıcı kurumlar meydana getirirse o kadar yaşama ve gelişme imkânı, şansı yakalamış olmaktadır. Kavram oluşturma ile sosyal kurum oluşturma arasında da önemli bir bağ vardır. Çünkü sosyal eylemlerin, ilişkilerin kavramlaştırılması olmadan kurumlar meydana getirilemez.

Bütün toplumlarda ve her zaman var olan belirli sosyal süreçler bulunmaktadır. Bunların başlıcaları sosyalleşme, sosyal farklılaşma-tabakalaşma, sosyal hareketlilik, sosyal değişme ve kurumlaşmadır. Bu süreçlerin başta gelenlerinden ve en önemli olanlarından biri “kurumlaşma” sürecidir. Çünkü kurumlaşma, insan vücudundaki organların oluşması gibidir; toplumun hayatiyet ve devamlılık, kalıcılık kazanması demektir. Toplumlar bu sayede kökleşir, sağlamlaşır ve kendini geliştirme, geleceğe taşıma gücü kazanmış olur. Günümüzde gelişmiş toplumların en başta gelen özelliği gelenekleşmiş, sürekliliği olan işlevsel, kapsamlı ve zengin sosyal kurumlara sahip olmalarıdır. Kurumlaşması zayıf toplumlar geri kalmış toplumlardır. Toplumların, hizmet gören, ihtiyaç gideren ve sosyal sürekliliği, bütünleşmeyi, sağlayan kurumları koruması bunları daha da geliştirmesi, yenilemesi gerekir. Çünkü kurumların ve kurumlaşmanın zayıflaması toplumda sosyal çözülmeye, dağılmaya yol açar.

Kavram ve Kurum İthal Etmek Mümkün Mü?

Kavram üretimi ve sosyal kurumlarla ilgili bu genel tanımlama ve açıklamalardan sonra şimdi özgün kurumlar yaratma ve sosyal kurumların bir toplumdan diğerine transferi veya kurum ithali konusuna açıklık getirmeye çalışalım. Daha önce bu sitede yayımlanan başka makalelerimizde (örneğin Sosyal Kurumlar ve Kurumlaşma Süreci- Toplumların Sosyal Yapıları Neden Farklıdır?-Her Toplum ve Sosyal Sistem Nevi Şahsına Münhasırdır vd.) belirttiğimiz gibi her toplumun sosyal yapısı, kurumları kendine özgüdür. Çünkü yukarıda da ifade edildiği gibi, kurumları yaratan ilgili toplumun kendi ihtiyaçları, özel şartlarıdır. Ayrıca kurum üretmede toplumdaki genel zihniyetin, değerlerin de önemli bir etkisi vardır. 

Kültürler, uygarlıklar ve toplumlar arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Bu gereklidir, faydalıdır ve kaçınılmazdır. Antropolojik ve sosyolojik açıdan “kültürel yayılma” (difüzyon) kültür ve uygarlıkların gelişmesi bakımından çok önemli bir kültürel süreçtir. Ancak insanın, toplumun başka bir örnekten etkilenmesi, o olay ve nesneden ilham alması başkadır, söz konusu “sosyal” unsuru aynen kopya veya taklit etmesi başkadır. Bir şeyin olduğu gibi alınması ancak doğa bilimleri ve teknolojik değerler alanında mümkündür. Yani bir çapanın, makasın, motorun ithal edilmesi, bu araçların üretim tekniğinin onlara bir katkı yapmadan alınması, değiştirmeden tekrar üretilmesi mümkündür. Ama örneğin bir eğitim ve hukuk sisteminin, herhangi bir ülkede uygulanan anayasanın, siyasal sistemin olduğu gibi ithal edilmesi ve alan ülkede uygulanması mümkün değildir. Daha doğrusu bu sosyal kurumlar istenirse ithal edilebilir. Fakat ilgili ülkedeki gibi uygulanamaz, uygulansa da olumlu sonuçlar elde edilemez. Bu durumda insan vücudunda organ reddinin yarattığı sorunlar gibi sosyal yapı ve bütünlükte çözümü çok güç sorunlar, anormallikler meydana gelir. Böylesine bir uygulamada âdeta toplumun kimyası ve toplumdaki normal diyalektik işleyiş, evrim, kurumlar arasındaki ahenk bozulmakta, sonuçta çeşitli yabancılaşmalar, kısır döngüler, sonu gelmez tekrarlar oluşmaktadır. Gene başka bir makalemizde (Geri Kalmış Ülkelerde Sosyal Değişme) vurguladığımız gibi, toplumun doğal diyalektik gelişme sürecinin dışına düşen toplumlarda suni, patolojik ikilikler çelişki ve çatışmalar meydana gelmektedir. Bu çatışmaların sonucunda da beklenen sentezler, olumlu yeni aşamalar yaratılamamaktadır. Örneğin bizim modernleşme tarihimizde çok uzun süredir devam eden ve bir sonuca, senteze ulaşamayan “ilerici-gerici” çatışması gibi. Çünkü bu tarz çatışmalar toplumsal gerçekliğin ürettiği doğal, diyalektik çelişki ve çatışmalar değildir. Yapay, yani gerçekte toplumsal zemini olmayan, anlamsız ve sosyolojik tanımı yapılamayan çelişkilerdir.

Toplumlar gerek bilimsel ve teknolojik yeniliklere gerekse diğer iç ve dış dinamiklerdeki değişmelere bağlı olarak sürekli yeni kavramlar, kurumlar üretmek veya mevcut kurumlarını geliştirmek, yenilemek zorundadır. Bir sosyokültürel yapıda kavram ve kurum yaratmanın tıkanması demek, zamanın, çağın dışına savrulmak ve yürüyen evrensel treni kaçırmak, geri kalmak demektir. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi öncelikle kavram üretimi yoğun bir zihinsel çabayı, bilgi birikimini gerektirmektedir. Aslında bu da zor bir iştir. Çünkü insanlar bu zordan kaçarak genellikle taklide, hazır üretilmiş şeyleri, nesneleri ve fikirleri almaya meyillidirler. Bilineni, gelenekten geleni, alışılmış olanı tereddüt etmeden uygulamak insanlara bir rahatlık, kolaylık sağlıyor. Mevcudu uygulamayı tercih ediyorlar. Aslında zor olan, göze alamadığımız ve üşendiğimiz şey değişmektir. Bu noktada Einstein’ın konu ile ilgili sözüne yer verelim. “İnsan bütün öbür canlılar gibi yaratılıştan gevşektir. Onu uyarıp dürtükleyen olmazsa hemen hiç düşünmez. Törelerine ve alışkanlıklarına uyarak bir otomat gibi yaşar.” Aristoteles de “Alışkanlıklar insanda ikinci bir huydur” demiştir. Bizde de huyla ilgili ilginç bir söz var: “Can çıkmayınca huy çıkmaz.” Özetle, insanın ve toplumun değişmesi, alıştığı kavram ve kurumları yenilemeye, geliştirmeye yönelmesi oldukça güç ve problemli bir psikolojik durumdur.

Bu noktada Türkiye’de çok eskiden beri gözden kaçırılan bir noktayı da vurgulamak istiyoruz. Okullardaki felsefe eğitimi ile kavram üretimi arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Çünkü felsefe bireylere pedagojik açıdan çok önemli bir kavram geliştirme ortamı sunar. Zaten felsefenin en önemli amacı, işlevi yeni kavramların üretimi ve var olan kavramların tekrar tekrar işlenmesi, analizi, geliştirilip zenginleştirilmesidir. Felsefe bu açıdan insan zihnini çalıştırır, eğitir. Biz ise toplum olarak felsefeye- tefekküre hep şüphe ile bakmamışızdır. Ne yazık ki bizim kültürümüzde “düşünen insan” hiçbir zaman makbul bir insan olarak algılanmamıştır.

Şimdi, kavram ve kurum üretimi meselesi ile ilgili olarak Türkiye’deki duruma bakalım. Önce geriye gidip konuyu, Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş aşamasından itibaren ele almak uygun olur. Zaten Osmanlı’nın son döneminde de artık tarihsel olarak eski kavram ve kurumların miadının dolduğunu, değişmemiz gerektiğini, yeni kavram ve kurumlara ihtiyaç hâsıl olduğunu fark etmişizdir. Bu süreçte iyi niyetle birtakım adımlar atılmış, birçok yeni kurumların oluşturulmasına çalışılmış ve belirli başarılar da elde edilmiştir. Burada inisiyatif asker ve onlarla işbirliği yapan çok dar, sınırlı bir modernleştirici kadrolarda olmuş, tarihsel ve kültürel kodlarla, halkla da uyumlu olan kavramlaştırmalar, kapsayıcı kurumlaşmalar gerçekleştirilememiştir. Örneğin siyasi, hukuki ve eğitimle ilgili kurumlaşmalarda zamanla gerek ülke içindeki değişen şartlara gerekse dünyadaki evrensel değişmelere de uygun düşen kurumlaşmalar sağlanamamıştır. 

Burada özellikle akademik çevreler, üniversiteler, aydınlar genel olarak yukarıda açıklamaya çalıştığımız kendi yerli kavram ve kurumlarımızı üretme yerine taklitçiliğe, Batı’da onların kendi şartlarına göre oluşturdukları kurumları ülkeye transfer etme yöntemini tercih etmişlerdir. Kavramlar büyük ölçüde tarih, coğrafya ve yaşayan toplumla sınırlıdır. Her kavramın içini bu saydığımız unsurlar doldurur. Dolayısıyla örneğin Batı toplumlarının bu şekilde kendi sosyal dokularından, tarihlerinden hareketle şekillendirdikleri kavramlardan siz etkilenebilirsiniz, ancak onların içini siz kendi tarihsel ve sosyolojik evriminize, şartlarınıza göre siz dolduracaksınız. Burada vurgulamamız gerekir ki, benzerlik başkadır, aynılık başkadır. Örneğin bir filin ayakları sütuna, hortumu boruya benzer, ama filin bu organları ile boru ve bir binadaki sütunlar nitelikçe ayrıdır. Çünkü çoğu insan toplumların, sosyal kurumların benzerliği varsayımından hareket etmektedir. Bu ise çok yanıltıcı bir durumdur. Cumhuriyetin entelektüelleri meselenin, belirtmeye çalıştığımız tarihsel, sosyolojik özünü, boyutunu göz ardı ederek, zihinsel bir tembellik içinde işin kolayına kaçmışlar ve birçok kısır döngülere, ikilik ve yabancılaşmalara yol açmışlardır. Ne yazık ki, bu kadrolar modernleşme süreci içinde “her toplumun kendi kurumlarını kendisinin oluşturması gerektiği” bilgisinden, ilkesinden haberdar değildir. Bunlar, Cumhuriyetten itibaren bugüne kadar beklenen hızda modernleşemediğimizin sebeplerinin neler olduğunu, ayrıca bugün sorun çözmede karşılaştığımız zihinsel kısırlığın, yöntem yanlışlarının da bilincinde değillerdir.  

Bugün ise bu kadrolar, gerek toplumsal alandaki değişmeleri anlama, analiz etme, gerekse 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen İletişim-Bilişim Devrimi’nin ve küreselleşmenin Türkiye’ye yansımalarını gereği gibi değerlendirememekten dolayı sosyoekonomik, kültürel ve siyasal sistemi âdeta tıkar hâle gelmişlerdir. Kendisini sosyal bilimci diye tanımlayan çoğu kişi 1950’lerden sonra gerçekleşen İletişim-Bilişim Devrimi’nin yeryüzünü tahminlerin ötesinde değiştirdiğini ve değiştirmekte olduğunu fark etmemektedir. Bu devrim Türk toplumunu da hızla değiştirmekte, dönüştürmektedir. Dolayısıyla yaşadığımız dönemde ulusal ve evrensel değişmelerle uyuşan kavramlaştırmalar ve kurumlaşmalar üretilememektedir. Bu kesim ne söz konusu ettiğimiz değişmelerin ne de yapılan sosyolojik yanlışın farkındadır. Zihinsel tembellik ve kısırlıklarından dolayı, 70-80 yıl önceki kavram ve kurumları yüceltmenin ve bu durumun verdiği rahatlığın içinde oldukça tutucu bir tavır sergilemektedirler. Değişime, bir takım önyargılarla, bilgisizliğe dayanan açıklama ve yorumlarla engel olmaktadırlar.

Şimdi bu çerçevede somut bir iki örnek üzerinde duralım. Maalesef doksan küsur yıllık Cumhuriyet döneminde sivil, kapsayıcı, cumhuriyet ve dolayısıyla demokrasi ilkeleri üzerine oturan halka dayanan ve halkın gönülden benimsediği bir anayasa oluşturamamışızdır. Şu andaki anayasaya herkes karşı, ama oturup tartışıp, müzakere edip arzuladığımız yeni bir anayasayı ortaya çıkaramıyoruz. Darbe anayasalarıyla işi idare etmeye çalışıyoruz. Peki, eksiklik, sorun nerededir? Evet,  bu sorun bir “kavramlaştırma” ve “kurumlaşma” sorunudur. Taklide, dışarıdan ithale dayalı bir hukuk sistemini getirirseniz, ne bizim yapı ve ölçülerimize uygun bir yargı sistemi, ne de kurumların kurumu olan devlet çarkını tanımlayan, inşa eden bir anayasayı yapabilirsiniz. Fiilen anayasayı yazmadan önce bu kavramın düşünsel-teorik düzeyde ele alınıp tartışılması gerekir. Böyle bir tasavvurumuz yok ki. Anayasa nedir? Hangi amaçla yapılır? İşlevi dedir? Neleri içerir, neleri içermez? Tüm bunlar bireysel mantık ve toplumsal şartlar düzeyinde, ayrıca evrensel hukuk kulları da dikkate alınarak uzun boylu tartışılıp analiz edilecektir. Böylesine bir analitik düşünce ve kavram oluşturma geleneğimiz olmadığı için somut bir sonuca, senteze ulaşamıyoruz. Müzakere etmek ve gerçeği birlikte yakalamak, inşa etmek geleneğimiz de yok. Herkes üzüm yemenin değil, bağcıyı dövmenin peşinde. Hâlen Ortaçağ yöntemi olan münazara geleneğini sürdürüyoruz. Bu düşünce ve tartışma yönteminden de verimli bir sonuç çıkmaz.

Anayasanın en önemli kavramlarından olan “vatandaşlık” kavramını bu coğrafyaya, bu ülkenin tarihine ve çağdaş gelişmelere uygun düşen bir biçimde ve içerikte olmak üzere üretememişiz. Evet, vatandaşlık ve anayasa basit birer kelime değil sosyolojik gerçeklik bakımından çok kapsamlı birer kavram ve kurumdurlar. Bunları dantel gibi işleyecek siyaset ve hukuk filozofları yetiştiremiyoruz, ama bu konularla ilgili çokça ideolog yetiştiriyoruz. Zaten ithal kavramlarla iş gören, zihinsel bir emek harcamayan bu insanlar ise hemen keskin ideolog, hatta militan kesilip karşımıza çıkıyorlar. Kavram üretimi olmayınca teori üretimi de olmuyor. Bu yüzden biz Batılı bilim insanlarının ve filozofların ürettikleri kavramların, teorilerin kavgasını, taşeronluğunu yapıyoruz. Onun için yapılan kavgalar da yerli, işlevsel, anlamlı ve yararlı olmamaktadır. Sonuçta bu çorak ortam filozof değil sadece ideolog yetiştiriyor. Bu nedenle olsa gerek, Mete Tunçay, “Türkiye’de bütün fikir akımları dogmatiktir” demiştir. Sosyal gerçekliklerden hareket ederek bir olayı tüm yönleri ile ifade edebilen objektif kavramlar üretmek ayrı bir şeydir; olayın bir boyutunu ele alarak sınırlı bir bakış açısı ile yanlı ideoloji üretmek ayrı bir şeydir. Eğitim konusunda da aynı dert vardır. Eğitim alanında yığınla “eğitimci” olan ünvanlı kişi, entelektüel olmasına rağmen eğitimle ilgili kavramların analizlerini yapan bir tek eğitim filozofu yetiştirememişizdir. Bu, yamalı bohçaya dönen ve sürekli gelgitlerin  yaşandığı bir eğitim sitemine sahip olmamızdan bellidir.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile