Eğitim Üzerine -1

 

Eğitim Çok Boyutlu ve Çok Kapsamlı Bir Kavramdır

Eğitim üzerine yazı yazmak, konuşmak hem çok kolay hem de çok zor. Kolay, çünkü eğitim konusunda herkesin söyleyebileceği bir şeyler vardır. Bu kavram ve sosyal etkinlik herkesi az çok ilgilendirir ve herkes bu kavramın bir boyutu ile mutlaka bağlantılıdır. Eğitim üzerine yazmak bir bakıma zordur, çünkü bu kadar genel olan ve içine çok şeyin doldurulduğu, herkesin az çok dâhil olduğu veya bir yönüyle ilişkili bulunduğu bir konu çok dağılmış, âdeta özünü kaybetmiş, herkesçe tanımlandıkça da belirsizleşmiş demektir. Hemen anlaşılmaktadır ki, bu kavram çok yönlü ve çok boyutludur, öneminden dolayı da her zaman ve her toplumda güncelliğini koruyan bir kavramdır.

Önce bazı tespitler yapmak ve eğitimle ilgili bir çerçevenin çizilmesi iyi olacaktır. İlk dikkatimizi çeken şey, eğitimin öncelikle bireysel ve toplumsal boyutlarının olduğu ve bu kavramla ilgili tanımlamaların, açıklamaların, analizlerin bu boyutlara bağlı olarak yapıldığı, geliştiğidir. Çünkü eğitime birey açısından bakar ve yaklaştığımızda yapılan tanım ve açıklamaların bizi götüreceği yerle, eğitimi toplum açısından değerlendirdiğimizde varacağımız nokta farklı olmaktadır. Tabii ne bireyden ne de toplumdan vazgeçebiliriz, dolayısıyla eğitimin bu iki boyutunu olabildiğince bir arada düşünmek ve birini diğerini de tamamlayacak biçimde ele almak zorunluluğu vardır.

Birey açısından eğitim, (bu aynı zamanda eğitimin psikolojik analizini gündeme getirir) bireyin, bedensel, zihinsel ve duygusal bakımlardan geliştirilmesi, yetiştirilmesi, güçlendirilmesi demektir. Bu boyut “gelişim” ve “öğrenme”yi içerir. Bireyin yaşamı tanımasını, öğrenmesini, ona geniş anlamda olmak üzere kendi ayakları üzerinde durabilmesini sağlayan gerekli bilgi ve becerilerin, yeteneklerin, alışkanlıkların kazandırılmasını gerektirir. Son tahlilde eğitimde bireysel amaç, bireysel başarı ve mutluluğu sağlamaktır denilebilir, André Maurois’nın ifadesiyle bu, bireyin “yaşama sanatı”nı öğrenmesidir.

Toplum açısından ise eğitim, bireyin sosyalleşmesini, yani topluma başarılı ve aktif olarak uyum sağlamasını, Aristoteles’in çok bilinen sözleriyle bireyin “sosyal varlık” hâline gelmesini, toplumun bilinçli bir üyesi olmasını gerekli kılan bir toplumsal süreçtir. Bu, aynı zamanda eğitimin sosyolojik boyutunu oluşturur. Dolayısıyla bu yönüyle eğitim, sosyal değerleri, normları, kurumları içerir. Bu bakımdan eğitim, toplumda temel sosyal kurumlar olarak (olmazsa olmaz olan kurumlar) sayılan beş sosyal kurumdan biridir (diğerleri ekonomi, politika, aile ve dindir). Gene bu açıdan eğitim bireyleri kültürleme (enculturation) yani onlara toplumun tüm kültürel değerlerini kazandırma sürecidir. Eğitimde toplumsal amaç da son tahlilde toplumun başarı ve mutluluğudur. Eğitimde bu iki amacın başlangıçta (bireysel ve toplumsal) belirlenmesi, vurgulanması gerekir. Verilen eğitim insanları ve toplumu, genel anlamda başarılı ve mutlu kılmıyorsa onca çabaya, masrafa, zahmete ne gerek vardır? Belirtilen bu iki amacı olabildiğince bağdaştırmak da gerekmektedir. Eğitimde söz konusu ettiğimiz bireysel ve toplumsal mutluluğu Mill şöyle ifade etmiştir: “Eğitim insanı, kendisi ve başkaları için bir mutluluk aracı hâline getirmektir.” 

Eğitim bireysel ve toplumsal değerleri, idealleri içerdiği için de çok tartışmalı, izafi bir kavramdır. Çünkü hangi düzeyde olursa olsun değerler daima sübjektiflik içerir, duygu temellidirler, bireye, topluma, zamana ve mekâna göre değişebilirler. Eğitimdeki teorik tartışmaların nedenlerinden biri buradan kaynaklanır. Eğitim sürecinde gündeme getirilen evrensel değerlerde de çağa göre bir izafilik söz konusu olmaktadır.

Eğitimde tartışmalı olan noktalardan biri de, “olan insan”la “olması gereken insan”ın farklılığıdır. Olan insan günahlarıyla sevaplarıyla, doğruları ve yanlışlarıyla, başarıları ve başarısızlıklarıyla var olan, somut ve yaşayan insandır. Hâlbuki olması gereken insan ise “ideal insan”dır. İdeal insan bir soyutlamadır, gerçekte olmayabilir. Ama eğitimde biz çocuk ve gençlerin önüne hep olan insanı değil, olması gereken insanı hedef olarak koyarız. Yani öğrencilerden hep “ideal insan” gibi davranmalarını bekleriz. Böyle bir insan modeli yetiştirmek isteriz. Dolayısıyla tartışmaların çoğu yetişkinlerin bu tutumundan kaynaklanmaktadır. Çünkü herkesin her dönemin ve her toplumun, kültürün “ideal insan”ı da farklı olmaktadır. Bu noktada hiçbir zaman bir anlaşma, uzlaşma olmamıştır.

İnsanları Neden Eğitiyoruz?

Bu soruya kapalı da olsa yukarıda bir ölçüde cevap verildi, ama bu açıklamaları biraz daha derinleştirmek, genişletmek gerekmektedir.  İnsanı eğitmenin üç gerekçesi olabilir.

1. Antropolojik gerekçe: Olaya antropolojik açıdan bakarsak, insan diğer canlılarla kıyaslandığında dünyaya biyolojik ve psikolojik bakımdan tamamlanmadan, eksik bir varlık olarak gelmektedir. Dünyaya gelen insan yavrusu çok aciz bir varlık durumundadır. Yetişkinler tarafından uzun süreli bir bakıma, korunmaya, eğitilmeye (dolayısıyla öğrenmeye) muhtaçtır. Bir canlı türü olarak insanoğlunun kendine has böyle bir özelliği vardır. Bu şekilde bir bakım, ihtimam, koruma ve geliştirme olmazsa insan yavrusu hayatta kalamaz. Diğer canlıların yavruları doğduktan çok kısa süre sonra yetişkin bireyler hâline gelirler. Doğada diğer canlılar hazır yetenek ve güçlerle (içgüdüler) doğmaktadırlar. İnsan ise doğuşta bir ham güçler yumağı hâlindedir; doğa onu eksik araçlarla donatmıştır. Bu bakımdan kültürel antropoloji içinde eğitim antropolojisi önemli bir yer tutmaktadır. Bu noktada Kant da insanın, “ eğitime ihtiyaç duyan tek varlık” olduğunu vurgulamaktadır. 

2. Psikolojik gerekçe: Yukarıda belirttiğimiz gibi İnsan,  biyolojik ve psikolojik açılardan eksik bir varlık olarak dünyaya gelmektedir. Lakin diğer canlılarla kıyaslanamayacak ölçüde, insan beyninin yapısı ve niteliğinden dolayı, çok müthiş bir öğrenme, gelişme kapasitesi ile yeryüzüne gelmektedir. Bu öğrenme gücü, kapasitesi insanı, kısa sürede onu diğer tüm canlıların, hatta doğanın efendisi yapmaktadır. Uygarlık alanında bunca ilerlemelere rağmen insanoğlu hâlen öğrenme gücünün sınırlarına ulaşmış değildir. Bilgi ve beceri üretmede âdeta sınırsız bir gücümüz vardır. İşte bu öğrenme ve gelişme gücümüzü işleyen, zenginleştiren, artıran eğitim ve öğretim etkinlikleridir. Eğitim ve öğretim süreci olmamış olsa bu beyinsel güç ham, işlenmemiş, kullanılamayan bir güç olarak kalacaktır. 

3.  Toplumsal (sosyolojik) gerekçe: İnsanlar sadece üreme olayı açısından değil, sosyokültürel açıdan da “sosyal” varlıklardır. İnsanoğlu bir grup içinde dünyaya gelmekte ve yaşamını bu grup içinde sürdürmektedir. Grup, topluluk yaşamı demek, kurallı ve önceki kuşaklar, kültürler tarafındanlar düzenlenmiş bir yaşamdır. Belirli değerleri, normları, niceliği ve niteliği belirlenmiş, tanımlanmış sosyal ilişkileri zorunlu kılar. Bireyler bu toplumsal yaşamın kurallarını da eğitimle, öğretimle kazanabilmektedirler. Yukarıda belirtildiği gibi buna en geniş anlamda “sosyalleşme” denilmektedir.

Çocuk doğuşta “asosyal” bir varlık olarak dünyaya gözlerini açmaktadır. Çocuğun doğuşta biyolojik bir bütünlüğü, ham hâlde de psikolojik nitelikleri vardır da “sosyalliği” hiç yoktur, bu yönü sıfır düzeyindedir. Çocuk zamanla eğitildikçe sosyalize olmakta, topluma uyum yeteneği kazanmaktadır. Onun için Cicero eğitimi “çocuğu insan hâline getirme sanatıdır” şeklinde tanımlamıştır. Yani çocuk, sıfır yaşında iken düşündüğümüz, algıladığımız anlamda henüz bir “insan” yani sosyal kültürel bir varlık hâlinde değildir. Çocuk bunu eğitimle kazanmış olacaktır. Bu noktada Kant da insanı eğitime bağlı olarak tanımlamaktadır. Kant, “insan eğitildiği oranda insandır; insan ancak eğitimle insan olabilir” demektedir. Bu nedenlerle topluma uyum yeteneği kazanan insanı, ontolojik bütünlüğü dikkate alındığında onu artık “biyo-psiko-sosyal bir varlık” olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla sonuç olarak eğitim de “biyo-psiko-sosyal bir olay” olarak tanımlanabilir. Çünkü eğitim sürecinde insanın bu üç boyutunun işlenmesi, geliştirilmesi üzerinde durulur. 

 

Eğitim Nedir?

Eğitimi, nasıl tanımlarsak tanımlayalım tüm tanımlarda onun dikkat çeken bazı temel özellikleri vardır.  Bireyin eğitiminde önce, toplumla da bağlantılı olarak, öncelikle bir amaç, bireye kazandırılacak nitelikler ve bireyin bedensel, zihinsel ve duygusal yönden geliştirilmesi açısından bir model, yetkin bir insan tasavvuru belirlenir. Yani eğitim amaçlı, kasıtlı, bilinçli bir insan eylemidir. Bu amaçlar çerçevesinde hem bireyin “bireyleşmesi” hem de “sosyalleşmesi”  gerçekleştirilmek istenir. Burada bireyin hem kendisi açısından bir bilinçlenme, her anlamda güçlendirilmiş bir insan, hem de sosyal sorumluluk bilinci yüksek bir ferdin yetişmesi söz konusu olmaktadır. Bu amaç toplumsal ve ahlaki açılardan halk arasında çoğunlukla “iyi insan, iyi yurttaş yetiştirmek“ biçiminde özetlenir.

Eğitim olayında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Bu etkileşim mekanizması Dewey’in de belirttiği gibi, bireyle doğa, bireyle diğer bireyler ve bireyle toplum arasında cereyan etmektedir. Öğrenme ve öğretme gücümüz bu etkilenme ve etkileme özelliğimize dayanmaktadır. Birçok pedagog eğitimdeki bu etki mekanizmasını vurgulamıştır. Örneğin Durkheim eğitimi, “yetişkin kuşakların, yetişmekte olan ve henüz sosyal hayata elverişli olmayan kuşaklar üzerinde yaptığı bir etki mekanizması” olarak tanımlamaktadır. Wolfendein’in de belirttiği gibi “eğitim, özellikle bir kişinin başka bir kişiyi etkilemesi, her zaman için bir kafanın, bir kişiliğin, bir karakterin öbürünü etkileyişidir ve hiç değilse bu hep böyle başlamaktadır.” Bu nedenle de Mann, “öğrenciyi etkilemeden öğretmeye kalkanlar, soğuk demiri boş yere döverler” demiştir.

Günümüzde her ne kadar eğitimi, toplumca, devletçe, resmen uygulamakla görevlendirilmiş kurumlar olmakla birlikte (okullar), çağımızda genel ve geniş olarak eğitim belli yer, zaman ve yaşa bağlanmayan, sürekliliği olan bir bireysel ve toplumsal eylem yani bir “süreç” olarak kabul edilmektedir. Sınırlı değil, kesintisiz olarak her ortamda uygulanabilen bir sosyal işlevdir. Eğitimdeki bu süreklilik çağımızda “yaşam boyu eğitim” sloganı ile ifade edilmektedir. İnsan sürekli gelişen, değişen, oluşan bir varlık olduğu için eğitim de bir yerde, yaşta, aşamada son bulmaz, sürekliliği olan bir bireysel, toplumsal eylemdir. Eğitimdeki bu devamlılık insanın sürekli tekâmül eden “oluş” hâlinde bulunan bir varlık olmasına dayanmaktadır.

Eğitimin önemli niteliklerinden biri de “bütünlük” ilkesidir. Çünkü insan bir bütündür dolayısıyla eğitimde de bir bütünlük söz konusudur. Bu “bütünlük” ilkesini Pestalozzi’den hareketle açıklamaya çalışalım. Pestalozzi’ye göre insan üç temel unsurdan oluşmaktadır. Birincisi insan bedensel (fiziksel) bir varlıktır; ikincisi insan zihinsel (beyinsel) boyutu olan bir varlıktır; üçüncü olarak da insan hisseden (duygusal boyut), bir canlıdır. Pestalozzi bedeni “el”le, insanın beyinsel gücünü, “zihin”le, duygusal, hisseden boyutunu da “kalp” ile sembolleştirmektedir. Dolayısıyla insanın eğitiminde de bu üç unsur, boyut bir arada bulunmak zorundadır; yani eğitimde el, zihin ve kalp işbirliği şarttır. Aksi hâlde yarım veya eksik insanlar yetiştirilmiş olur. Burada el bedensel aktiviteyi, somut eylemlerde bulunmayı, üretmeyi, zihin düşünmeyi içermektedir. Ama aynı zamanda insanda duygusal, sosyal ve ahlaki bir gelişmişlik, olgunluk da şarttır. Eğitimde bu bütünlük ilkesi eski Yunan ve Roma uygarlıklarından günümüze kadar vurgulana gelen “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sloganı ile anlatılmıştır. Montaigne’nin ifadesi ile de eğitimin amacı “tek yönlü bir kişi yetiştirmek değil, kişiyi bütün yönleriyle uyumlu olarak geliştirmektir.” İsviçreli pedagog Stein de eğitimi tanımlarken “insandaki melekelerin hep birden ve ahenkli olarak geliştirilmesi”ne vurgu yapmaktadır. İnsandaki bu bilgi ve karakter bütünlüğünün gerekliliğini Alman psikolog-pedagog Herbart çok güzel ifade etmiştir: “Öğretimin eğitsel olması gerekir, sadece bilen insan tehlikelidir. İyi alışkanlıklarla beslenmemiş zekâ ve o insanın sahip olduğu bilgi hırsız feneri gibi fenalık yapmaya yarayan bir araç olur. Böyle insan da hayvanların en vahşisi, en zararlısı olur.” Bu nedenlerle eğitimde bilgi ve beceri, hüner kazanmak çok önemlidir, ama bu bilgi ve hünerlerin gerek insanın kendi mutluluğu, gerekse toplumun mutluluğu için kullanabilmesi de en az öteki kadar önem taşımaktadır. Bunun için olsa gerek Einstein, çağımızdaki önemli bir kültürel-evrensel sorun olarak, “mükemmel araçlara karşılık belirsiz amaçların varlığı”nı göstermektedir.

Eğitimin birey üzerindeki etkileri nasıl anlaşılır? Eğitim ve öğretimin pozitif yani beklenen etkileri meydana getirip getirmediği bireydeki davranış değişikliğinden anlaşılır. Eğitim mutlaka bir tepki değişikliği ile sonuçlanmalıdır. Bu tepki-davranış değişikliği gerçekleşmemişse arzulanan başarı sağlanamamış, havanda su dövülmüş demektir. Eğitim sürecinde ya bireyde daha evvel olmayan yeni bir davranış gelişir, ya bireyin davranışları yeniden düzenlenir, ya da var olan davranışlar (yanlış kabul edilen davranışlar) yenileri ile değiştirilir. Eğitimin en somut sonucu kişide tepki, tutum, görüş ve düşünce değişimidir. Eğitim ne şekilde ve hangi amaçla yapılmış olursa olsun davranış kazanmayı veya bir davranış değişikliğini zorunlu kılar. Onun için halk arasında söylenen şu söz eğitim açısından çok önemli bir ölçüt sayılmalıdır:  “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, görünür şahsın rütbe-i aklı eserinden.”

Eğitimin öncelikle bireysel bir boyutu (yani bu olgu önce bireyi ilgilendirir) olmakla birlikte eğitim her zaman, her kültürde, devlette bireylerin istek ve tercihlerine bırakılmamıştır. Bu bir sosyal olgu olarak toplumca veya onun görevlendirdiği ve onun adına bir sosyal kurum tarafından planlanmış, yürütülmüş ve denetlenmiştir. Bu konunun teorik açıdan doğruluğu, yanlışlığı tartışılabilir. Ancak bu bir sosyal gerçeklik ve pratik bir zorunluluk olarak hep böyle olmuş ve bu şekilde yürütülmüştür. Eğitim antropolojisi ve eğitim sosyolojisi bize bunu göstermektedir. Pedagoji tarihinde Rousseau ve bazı pedagoglar, özellikle siyasal kurumların (devlet dâhil) eğitime müdahalesini ve bu arada siyasal, ideolojik tercihleri eğitim programları yoluyla kişilere benimsetme uygulamalarını eleştirmişler, bu kurumların buna haklarının olmadığını savunmuşlardır. Fakat sosyal realitede uygulama yukarıda belirttiğimiz gibi cereyan etmektedir. 

Eğitimdeki izafilik büyük ölçüde onun toplumsal bir kurum ve değerler bütünü olmasından, kültürlerle şekillendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Eğitimde amaçlar, ilkeler, yöntemler, toplumsal, siyasal sistemlere, yapılara ideolojik kaygılara göre değişiklik göstermektedir. Eğitimde bu izafilik zaman boyutu açısından da geçerlidir. Aynı toplumda, kültürde her dönemde tek tip bir eğitim sistemi geçerli olmamaktadır. Çünkü toplumsal şartlar, ihtiyaçlar sürekli değişmektedir. Eğitimin tüm unsurları da buna bağlı olarak değişecektir.

 

Eğitimde Üç Önemli Soru: Neler, Niçin (Hangi Amaçla) ve Nasıl Öğretilecektir?

Bu sorular alttaki diğer sorularla daha da genişletilebilir. Örneğin eğitimde verilmesi istenen bilgiler niçin, kimlere, kimler tarafından, ne miktarda, ne zaman öğretilecek gibi daha birçok sorular sıralanabilir.

Yukarıda da belirtildiği gibi eğitimde niçin sorusu amaçları içermektedir. Yani nasıl bir insan-birey-yurttaş yetiştirmek istiyoruz? Bunun nitelikleri neler olacaktır? Bir amaca yönelmeyen, hedefleri belirlenmemiş bir eğitim olamaz. Öncelikle yetiştirilecek birey, yurttaş özellikleri itibariyle tanımlanır. Eğitimdeki tüm etkinlikler bu hedeflere göre düzenlenir.

Eğitimdeki neler sorusu ise eğitim-öğretim programındaki konuları, içeriği, eskiden çok kullanılan bir kavram olarak “müfredatı” işaret eder. Ders konuları, bizi amaçlara ulaştıran araçlar durumundadır. Konular hiçbir zaman amaçlar yerine geçmez, geçmemelidir. Bireye kazandırılan bilgiler, duygular, düşünceler, beceriler ve yetenekler yolu ile nitelikleri belirlenen gelişmiş, mükemmel-olgun bir insanın oluşturulmasına çalışılır.  Öğretim süreci içinde nelerin öğretileceği, yani ders konularının seçimi de eğitimde çok zorlu bir meseledir? Her şeyi, herkese öğretmenin bir mantığı, haklı gerekçesi yoktur. Evrende insan zihnine konu olan öğrenilecek şeyler sonsuz denecek kadar çoktur. Bunların içenden bireye, belirlenen öğrenciye öğretilecekler mutlaka sınırlandırılmalıdır. Gereksiz, anlamsız, işlevsiz bilgilerin zihne yüklenmesine lüzum yoktur; hele uzmanlaşmaya çok önem verilen bu iletişim çağında. Ayrı ayrı derslerin, derslerde işlenecek konuların, bunların miktarının, düzeyinin belirlenmesi gerek eğitimi planlayanlar, eğitim programlarını hazırlayanlar, gerekse öğretmenler-öğrenciler açısından her zaman tartışılan bir mesele olmuştur. Bu durum öncelikle karar verilen eğitim felsefesi ile de doğrudan bağlantılıdır. 

Üçüncü temel sorun da yöntem konusudur. Gene pedagoji tarihinde belki de en yoğun tartışmalar bu noktada düğümlenmektedir. Çünkü bizde Cevdet Paşa’nın çok net biçimde vurguladığı gibi “usül esasa mukaddemdir.” Yani seçilen yöntem bir işin esasından önce gelir. Çünkü belirlenen yöntem (usül) yanlışsa amaç ve içerik ne kadar doğru ve gerekli de olsa başarılı olunamamakta, arzulanan sonuca ulaşılamamaktadır. Tüm bilim ve kültür konularında, hatta insan yaşamında yöntemin önemini Yeniçağ’ın büyük düşünürü Descartes da çok açık biçimde belirtmiştir. Batı’da, Descartes’ın geliştirdiği bu yeni yöntem anlayışı sayesinde modern bilim ve felsefe doğmuştur. Eğitimde de yöntem yanlışlığı, tasarlanan tüm eğitim-öğretim projesinin çökmesine yol açmaktadır. Onun için eğitim tarihinde en büyük ve anlamlı kavgalar, polemikler bu sorunla ilgili olanlardır.  Çünkü bizi amacımıza ulaştıran çok çeşitli yollar olabilir. Bunların içinden öğrenciyi, öğretmeni en az yoran, kullanılan zaman, araç-gereç açılarından en tasarruflu, emniyetli metotların seçilmesi gerekir. Bu çerçevede öğretme ve öğrenme bir işkenceye dönüşmemelidir. Eğitimdeki verimliliği, motivasyonu büyük ölçüde kullanılan yöntem ve teknikler belirlemektedir.

Dünya pedagoji tarihindeki teorik tartışmaların büyük kısmı bu üç temel sorun etrafında toplanır. Yani söz konusu amaçları kimler belirleyecek? Bu amaç ve hedefler hangi insan niteliklerini içerecektir? Eğitim felsefesi içinde en başta bu sorunlar tartışılagelmiştir. Çünkü öğretilecek ders konuları, kullanılacak yol ve yöntemler seçilen bu amaçlarla doğrudan ilişkilidir. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi bu amaçlar açısından her çağın, kültürün, sosyal yapının tarifini yaptığı “ideal insan”ı da farklı olmaktadır.

Eğitimle ilgili makalenin bu ilk bölümde eğitim kavramını çok önemli bir bireysel, sosyal etkinlik olarak tanıtmaya, çeşitli boyutlarına dikkat çekmeye çalıştık. Ayrıca eğitim konusundaki bazı problematik konuları, tartışmaları gündeme getirdik. Eğitimin kapsamını, çeşitli boyutlarını ele alarak bu hususlarla ilgili temel bilgi ve yaklaşımları özetle ifade etmeye çalıştık. İkinci makalede ise daha çok geleneksel eğitim anlayışı ile çağdaş eğitim anlayışını karşılaştırıp Türkiye’deki eğitim sisteminin genel yapısı ve temel sorunları ile ilgili açıklamalara yer vereceğiz. 

 

Kaynaklar

Kant, Immanuel, Eğitim Üzerine, Çeviren Ahmet Aydoğan, Say Yayınları, İstanbul, 2007.

Güvenç, Bozkurt, İnsan ve Kültür, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984.

Maurois, André, Yaşama Sanatı, Çeviren Nihal Önol, Varlık Yayınları, İstanbul, 1968.

Mengüşoğlu, Takiyettin, Felsefi Antropoloji, İst. Üniv. Ed. Fak. Yayınları, İstanbul, 1971.

Michel, Salines, Pédagogie et éducation, Mouton, Paris 1972.

Mialaret, Gaston, Introduction, à La Pédagogie, Presses Universitaires de France, 7. édition,    1990.

Montaigne, Denemeler, Çeviren Sabahattin Eyüboğlu, Cem Yayınları, İstanbul, 1994.

Russell, Bertrand, Eğitim ve Toplum Düzeni, Çeviren Nail Bezel, Varlık Yayınları, İstanbul, 1996.

Ulmann, J., La Pensée éducative, Contemporain, Presses Universitaires de France, Paris, 1976.

Varış, Fatma, Eğitim Bilimine Giriş, A.Ü. Eğitim Bil. Fak. Yay., Ankara, 1978.

Yaka, Aydın vd., Editör, Yaşar Yavuz, Eğitim Bilimine Giriş, Dinozor Kitabevi, İzmir, 2006.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile