Tarih ve Toplum

Tarih ve Sosyoloji

Sosyolojinin en başta ve en çok yararlandığı veya yararlanmak zorunda olduğu iki sosyal bilim, tarih ve psikolojidir. Psikolojiyi ayırarak sosyolojinin sadece tarihle olan ilişkisine kısaca değinelim. Bu konuda sosyologlar arasında çok kullanılan en yaygın ifadelerden biri, “Tarih sosyoloji ile birlikte diğer sosyal bilimlerin laboratuvarıdır” cümlesidir. Benzer yargılar da şunlardır: “Sosyal bilim olarak tarih geçmişin sosyolojisidir”, “Tarih insanlığın ve toplumların hafızasıdır.”  “İnsanlar ve toplumlar için en büyük öğretmen tarihtir.” Sosyoloji ile ilgili eserlerde bu tür ifadelere rastlamak mümkündür.

Burada Weber’in “tarihsel olan”la “toplumsal olan”ı çok iyi özetleyen, kaynaştıran şu tespitini de zikretmek gerekir: “Tarihsel gerçeklik aynı zamanda toplumsal gerçekliktir.” Sosyolog Le Bras tarih-sosyoloji ilişkisini şu anlamlı cümle ile ifade etmiştir. “Tarihi unutmak, işte sosyolojinin düşebileceği en büyük hata.” Başlangıçta bu tespit ve açıklamalara yer verdik, ama amacımız birer sosyal bilim olarak tarihle sosyolojinin benzer ve farklı yanlarını uzun uzun açıklamak değildir. Biz bu makalede esas olarak toplumların geçmişi-tarihi nasıl algıladıklarına, tarihe ne anlam verdiklerine, yaşanan tecrübeleri gereği gibi değerlendirip değerlendirmediklerine bakmak istiyoruz. 

Tarih-Toplum İlişkileri

Kabul edelim ki tarihle toplum arasında çok önemli bir ilişki söz konusudur. Toplumun bir zaman boyutu vardır, yani toplum bir süreci ifade eder, toplumun kültürü, sosyal kurumlar, değerler, normlar gibi kültürün unsurları bu tarihsel süreç içinde meydana gelir. Dolayısıyla toplumu ve onun ürünü olan kültürü hep bu yaşanan tarihle birlikte tanımlar ve analiz etmeye çalışırız. Halk arasında “eskisi olmayanın yenisi de olmaz” denir. Dolayısıyla tarihi olmayan toplumların bugünü de söz konusu olamaz. Mevcut toplumların kökleri geçmiştedir ve var olan toplumları da tarihlerinden soyutlayarak açıklayamayız. Bu nedenlerle bu iki kavram iç içedir ve aralarında kopmaz bir bağ bulunmaktadır. Toplumsal tarihle ilgili olarak en çok tartışılan sorunlardan biri bireylerle birlikte toplumun tarihsel birikim ve tecrübelerden anlamlı dersler çıkarıp çıkarmadıkları konusudur. 

Bu noktada ilave etmek gerekir ki zaman boyutu ile birlikte toplumların bir de mekân boyutu vardır. Toplumlar değerlendirilirken bu zaman ve mekân boyutları birlikte ele alınmalıdır. Bu bakımdan tarihle coğrafya arasında da kopmaz bir bağ vardır. Toplumları zaman ve mekândan soyutlayarak ele almak bizi çok büyük bir yanlışa götürür ve bu tarz toplum analizi çok sığ, yüzeysel ve eksik bir analiz olur. Tarihle mekân-coğrafya etkileşimini Yahya Kemal şu veciz ifade ile çok güzel anlatmıştır: “Yeni bir yurt yeni bir ulus yaratır.”

Tarihsel evrim aynı zamanda toplumsal evrimdir. Bu ortak evrimde, Avusturyalı yazar Stefan Zveig’e göre (1881-1942) sürekli “gel-git” hareketleri (med-cezir) söz konusudur. Burada toplumsal yaşam bir kutuptan diğerine sürekli bir gerginlik biçiminde şekillenmektedir. Dolayısıyla çevreden merkeze, merkezden çevreye doğru olmak üzere her zaman ve her yerde nöbetleşe cereyan eden bir eğilim dikkati çekmektedir. Bütün tarih böyle bir çekme ve itme, savaş ve barış, bir merkezde toplayıcı ve genişletici bir evrensel oluşum şeklinde kendini göstermektedir. Sonuçta bu tarihsel eğilimin ve gelgitlerin açıklanması, yorumu kişilerde farklı bakış açılarına, değerlendirmelere sebep olmaktadır.

Tarih-toplum ilişkileri çerçevesinde kültür tarihçisi Spengler’in (1880-1936) görüşleri de konumuz bakımından önemlidir. Ona göre tarihsel olayların analizi doğal olaylardan çok farklıdır. Doğal alanda fiziksel bir determinizm dolayısıyla tekrarlar olmasına karşılık, toplumsal ve tarihsel alanda ise doğal bir determinizm, nedensellik, mekanik ve niceliksel bir yapı söz konusu değildir. Burada organik ve tekil, orijinal (biricik) olmanın özellikleri söz konusudur. Benzer görüşler kurucu sosyologlardan sayılan Weber’de de (1864-1920) bulunmaktadır. O da sosyal ve kültürel alanı doğal-fiziksel alandan ayırır, kültürel gerçeklikte öncelikle duygusal ve sosyal değerler, inançlar yer almaktadır. Ancak Weber tarihsel nedensellikle sosyal nedenselliği de birbirinden ayırmaktadır. Weber’de tarihsel ve sosyal olguların analizinde, kendilerine özgü nitelikler taşımalarından dolayı, “yorumlayıcı” bir yöntem izlemek gerekir.

Bu bakımlardan tarihsel evrim içinde toplumsal olaylar, nedenleri, sonuçları, nitelikleri açısından olduğu gibi tekrar etmezler. Her toplum ve kültürün diğerlerinden farklılığı söz konusudur. Dolayısıyla bu durum tarihsel tekrarları önlemektedir. Özetle tarihteki tekrar şeklendir. Savaşlar, ihanetler hep tekrar eder görünür, ama burada olayların muhtevası, kullanılan araçlar, teknikler, taraf olanlar her seferinde farklıdır. Ayrıca belirtelim ki eğer tarihte tekrarlar oluyorsa bu, tarihi iyi öğrenmemekten, tarihi bilmemekten veya okullardaki tarih öğretiminde uygulanan yöntemin doğru olmadığındandır. Genel olarak okul eğitiminde tarih ezbere bilgiler olarak verilmekte, olaylardan ders çıkarmayı sağlayacak bir yöntemle verilmemektedir. Tarih okuma ve öğretimindeki bu sorunlar üzerinde uzun boylu düşünmek ve bu sorunları pedagojik açıdan tartışmak gerekir. Tarih öğretiminde belki de en büyük yanlışlık herhangi bir tarihsel olayın zaman ve mekândan soyutlanarak ele alınmasıdır. İlgili olayda bu bağların kurulmaması hem tarih öğretimini sevimsiz kılmakta hem de öğrenmeyi güçleştirmektedir. 

Tarih içinde toplumlar, devletler arasında yüzlerce savaş ve benzeri olaylar olmuştur. Bunlar şeklen birbirlerine benzerler. Fakat sosyal, kültürel ve siyasal farklılıklardan dolayı bunlar mahiyetleri, oluş şartları ve sonuçları bakımından birbirlerinden ayrılırlar. Bu olayların orijinalliklerini her olayın zaman ve mekân ilişkisini hesaba katmazsak çok mekanik ve yüzeysel bir açıklama yapmış oluruz.

Toplumlar Tarihten Ne Ölçüde Yararlanıyor?

Burada iki tez gündeme gelmektedir. Birinci teze göre toplumlar tarihten ders çıkaramazlar, onun için tarihte tekrarlar görülür. Geçmişten ancak bireyler ders çıkarabilirler. Şimdi bu grupta yer alan bir kısım düşünür ve sosyologların görüşlerine özetle yer verelim. Ünlü Alman devlet adamı, politikacı Bismarck (1815-1898) bu konu ile ilgili düşüncesini şöyle ifade etmiştir: “Belki bir insan geçmiş hatalarından ders çıkarabilir, ama toplumlar bunu asla yapmaz.” Bismarck’ın soydaşı olan ve Avrupa’nın en önemli düşünürlerinden olan ünlü Alman filozofu Hegel de (1770-1831) aynı görüştedir. Hegel bu “ders alma” konusunu şöyle özetlemiştir: “Tarih bir tek şey öğretiyor, insanların ve iktidarların tarihten bir türlü ders almadıkları dersi.” Anlaşılıyor ki teorisyen bir Almanla bir devlet adamı olan diğer bir Alman (uygulayıcı) aynı görüşü paylaşıyorlar. 

Bu tezin dayandığı belirli gerekçeler vardır. Örneğin bazı sosyologlara ve psikologlara göre hem bireyler hem de toplumlar rasyonel olmaktan çok duygusal davranan varlıklardır. Pascal gibi bazı düşünürler insanın “akıllı”, “düşünen” bir varlık olduğunu vurgulamışlardır. Bu yargı birey açısından büyük ölçüde doğrudur. Ama bunun aksini savunanlar da bulunmaktadır. Bunlara göre özellikle toplumlarda duygu-inanç temelli yargılar, davranışlar öncelik taşımaktadır. Bu bağlamda olmak üzere örneğin sosyolog Tanyol, (1916-) “Toplum düşünmez, inanır” demektedir. Ona göre düşünen bireylerdir. Sosyal psikolog Nuri Bilgin (1948-2015) toplumun yanında bireyleri de işin içine katarak “Gerçekte insan akılcı bir varlık değil, politikacıların, ekonomistlerin kurguladığı akılcı insan pratikte pek görülmez” diyerek bu tezi savunmuştur. Ayrıca Le Bon (1841-1931) gibi bazı sosyal bilimciler de bireylerin çok kolay bir şekilde “kitleleştiğini” (yığınlaştığını) vurgulayarak, kitle hâline gelen insanların da akla göre değil önyargılara, bastırılmış güçlü duygu ve öfkelere göre davrandıklarını uzun uzun açıklamışlardır.

İkinci teze göre ise, Cemil Meriç’in (1916-1987) ifadesi ile söylersek, “Nasıl fertlerin bir şuuraltı varsa, milletlerin de bir şuuraltı vardır.” Benzer ifadeleri başka düşünür ve yazarlar da kullanmışlardır. Belki toplumların hafızası bireylerinki kadar net değildir. Ancak başta belirtildiği gibi tarih halkın ruhu, bilinci, hafızasıdır. Tüm mesele bu bilinç ve hafızanın sürekli diri tutulmasıdır. Eğitimde, okullarda tarih öğretimi bunun için çok gereklidir. Bireysel öğrenme gibi toplumsal öğrenme de (gerçek öğrenmeden bahsedeceksek) acı çekilerek gerçekleşmektedir. Biz bu durumu bir başka makalemizde Aeschylus’un bir öğrenme tanımından hareketle “Toplumlar acı çekerek öğrenirler” biçiminde özetlemiştik. Tarihte yaşananlar, çekilen acılar veya kazanılan zaferler, toplumsal başarılar yeni kuşakların bilincine, duygu dünyalarına eğitim-öğretim yolu ile sürekli aktarılmakta, böylece bireylerde tarihsel, siyasal ve kültürel bir sosyalleşme sağlanmaktadır. Her bireyde ve toplumda örneğin ulus bilinci bu sayede oluşmaktadır. Dolayısıyla sonuçta halkta geleceğe ilişkin ve siyasal konularda kendisine karar vermede rehberlik edecek öngörüler, düşünceler bu sürece bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Milli irade ve “toplumsal sağduyu” bu şekilde meydana gelmektedir. Mesela demokrasi bu sosyal öğrenmelerin, tecrübe ve birikimlerin, yaşanılan sosyal mücadele ve evrimin sonucu olarak son yüzyıllarda toplumsal, siyasal bir gerçeklik olarak ortaya çıkmıştır.

Ancak sosyal öğrenme bireysel öğrenmeye göre daha geç gerçekleşmekte ve çok daha karmaşık psikososyal unsurları içermektedir. Aynı şekilde her ulusal kültür aynı zamanda ulusal bir hafızayı işaret eder. İnsanlar ve toplumlar hem doğanın hem de kültürün ürünüdürler. Kültür de birikimseldir, kuşaktan kuşağa eğitimle aktarılır. Bu kültür toplumsal hafızayı da içermektedir. Bu noktada genel bir psikolojik kural olarak söylersek, unutmak doğal ve kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Onun için olsa gerek halk arasında “Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür” denir. Bu unutma niteliği hem bireyler hem de toplumlar için geçerlidir. Toplumların hayatından belirttiğimiz sosyal hafızayı kaldırırsak ortada ne ulusal kültür ne de sosyal kurumlaşmalar, yaratılan sosyal değerler kalır.

Toplumların tarihsel bir öğrenme süreci içinde oldukları kesindir. Ancak bu noktada çoğu yazar, düşünür, sosyolog “tarihsel uyanıklığın” tarihsel hafızanın canlı tutulması gerektiği konusunda çok net uyarıları da bulunmaktadırlar. Tarihsel hafızanın gerekliliği hep vurgulana gelmiştir. Örneğin 1970 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi de olan Rus yazar Soljenitsin, (1918-2008) “tarihsel hafızası olmayan toplumların geleceklerinin de olamayacağını” belirterek,  tarihsel bilincin taşıdığı öneme dikkat çekmektedir. Birçok yazar da geçmişte yaşananları anlamayan, kavramayan toplumların bu geçmişi yeniden yaşayacaklarını vurgulamaktadırlar. Gene örneğin İspanyol asıllı Amerikalı düşünür Santayana (1863-1952) “Maziyi hatırlamayanlar onu tekrarlamaya mahkûmdurlar” demiştir. Bizde şair ve bir düşünür olarak bilenen Mehmet Âkif de (1873-1936) benzer biçimde olmak üzere tarihten ders çıkarmak gerektiğini vurgulayarak ve böylesine bir tutum takınıldığı takdirde tarihte tekrarlanan hataların olmayabileceğini savunmuş ve bu düşüncesini de şöyle özetlemiştir: “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar, hisse alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” Anlaşılmaktadır ki tarih insanların, toplumların belleğini oluşturmakta onların geleceklerini doğru inşa etme konusunda onlara yardımcı olmaktadır. Geleceğimizi sağlam temellere oturtmak için bu belleğin diri tutulması gerekiyor. Bu çerçevede Shakespeare de (1564-1616) konu ile ilgili düşüncelerini şöyle ifade etmiştir: “Bütün dünler bugünleri aydınlatan fenerlerdir.”

Anlaşılıyor ki toplumların geleceğe umutla bakabilmeleri, onların refah ve mutluluklarını artırabilmeleri için tarihten mutlaka yararlanmaları gerekmektedir. “Tarihten hiç ders alınmadığı” biçimindeki bir yargının tam olarak doğru olmadığını söylemek gerekir. Çünkü bu takdirde kültür ve uygarlıkların ileriye doğru gelişen yürüyüşlerini, nicelik ve nitelik olarak değişmelerini, dönüşmelerini anlayamaz ve açıklayamayız. Her toplum ve uygarlık bu büyük ve ortak binaya yeni bir tuğla ve harç eklemekte insanlığın ortak eseri olan bu yapıyı giderek büyütmektedir. 

Bu noktada önemli bir konu olarak (yukarıda da değinildiği gibi) tarihe bakış tarzı dikkatimizi çekmektedir. Örneğin İskoçyalı tarihçi Carlyle’ın (1795-1881) “Dünya tarihi büyük adamların yaşam öykülerinden ibarettir” şeklindeki meşhur deyişi esas alınırsa tarihi olayların analizi ve yorumu bu bakış açısına göre şekillenecektir. Dolayısıyla bu sorunla ilgili ana sorular şunlardır: Evet, tarih sadece büyük adamların, komutanların, siyasetçilerin yaşamlarını anlatan bir öyküler toplamı mıdır? Yoksa tarih, genel olarak tüm insanlığın, toplumların ortak yaşantılarını, bunların var olma ve çok yönlü mücadelelerini mi anlatmaktadır? Aslında tarih hem bireylerin, hem de toplumların doğa ve diğer birey ve toplumlarla etkileşimli olarak ortak maceralarını anlatmaktadır. Burada bir gerçek var ki ister istemez bu “büyük adamlar” (insanlar) dediğimiz kişiler öne çıkmakta veya çıkarılmaktadır. Tarihin yazımında, anlatımında bu birey-toplum dengesini iyi ayarlamak gerekir. Zaman içinde toplumsal evrim ve olaylarda bazen bireysel irade ve kararlar bazen de toplumun, kitlelerin karar ve eylemleri birinci derecede önem kazanmaktadır. Sosyolojik açıdan lider pozisyonundaki kişilerin düşünüş ve eylemleri ile toplulukların, yığınların eğilim ve davranışlarını kesin olarak birbirinden ayırmak mümkün değildir. Zaten buna gerek yoktur ve böylesine tek yanlı bir bakış da yanlış olur. Liderler yönlendirecekleri, bir hedefe doğru sevk edecekleri kitleler yoksa hiçbir şey başaramazlar. Bir forma sokulmamış, kendilerine belirli bir ideal, hedef gösterilmemiş kitlelerin toplumsal enerjileri, eylemleri de gene sosyolojik açıdan hiçbir anlam taşımaz, bu durumda yararlı hiçbir sonuç, gelişme elde edilemez. Tarih tek tek toplumların, kültür ve uygarlıkların zaman içinde akışlarını, değişimini, ilerleyişini içermektedir. Burada öncü ve yaratıcı olan bireylerin, sosyal grup ve sınıfların, yöneticilerin ve siyasal, dinsel önderlerin ayrı ayrı etkileri, rolleri ve katkıları söz konusu olmaktadır.

 

Kaynaklar

Kaplan, Mehmet, Nesillerin Ruhu, Hareket Yayınları, İstanbul, 1963.

Le Bon, Gustave, Kitleler Psikolojisi, Çev. Selahattin Demirkan, Bedir, Yayınevi, İstanbul, 1969.

Meriç, Cemil, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993.

Toynbee, Arnold J., Medeniyet Yargılanıyor, Çev. Ufuk Uyan, Yeryüzü Yayınları, İstanbul, 1980

Tanyol, Cahit, Din, Ahlak, Laiklik ve Politika Üzerine Diyaloglar, Okat Yayınevi, İstanbul, 1970.

Özlem, Doğan, Max Weber’de Bilim ve Sosyoloji, Ara Yayıncılık, İstanbul, 1990.

Spengler,Oswald,Batının Çöküşü, Çev. Giovanni Scognamillo, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1978.

Weber, Alfred, Felsefe Tarihi, Çev. Vehbi Eralp, 3. Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1964.            

Yaka, Aydın, Sosyoloji Yazıları, Gündoğan Yayınları, İstanbul, 2015.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile