Gene mi Askeri Darbe!

Askeri Darbe Geleneği

15 Temmuz 2016 akşamı on buçuk dolayında yatmıştım ki az sonra eşim uyandırdı, “Barış arıyor” (oğlum) dedi. Kalktım, telefonu aldım elime, Barış, “Baba sizinkiler gene darbe yapıyorlar galiba, televizyonları aç” dedi. Hemen haber kanallarını açtım, birkaç kanala baktım. Evet, televizyonlar gene son dakika bilgileri olarak askeri darbe haberlerini veriyorlardı. Gene Ankara ve İstanbul sokaklarında tanklar, silahlı askerler, havada savaş uçakları uçuyor, bazı cadde ve sokaklarda silahlı çatışmalar, koşuşturmalar gözleniyor. Gösterilen ve anlatılan haberlerde çelişkiler, karışıklıklar, karanlık noktalar dikkat çekiyordu.

Bir süre sonra TRT’de okunan darbe bildirisinin yanında özel kanallarda bu bildiriye rağmen görüntülü geniş bilgiler veriliyor, canlı yayında askeri bir darbeye şahit oluyorduk. Ardından CNN Türk televizyonu aracılığıyla ve cep telefonundan görüntülü bir mesajla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın halkı meydanlara davet eden çağrısını izledik, duyduk. Anladım ki darbe hem de çok komik bir biçimde fiyaskoya doğru gidiyordu. Üç beş saat süren çatışma, bombalama ve kaostan sonra da gözaltına alınanların, sokaklarda silahlarını teslim eden ve elleri başlarının üzerinde, hatta üstlerindeki elbiseleri çıkarılmış askerlerin, polislerin kollarına girmiş olarak yürüyen subay ve generallerin emniyet müdürlüklerine götürülmeleri ekranlara gelmeye başladı. Ekrandaki bu manzaralar içimde çok derin bir üzüntünün, hüznün doğmasına ve dudaklarımdan gayri ihtiyari olarak  “gene mi? ”şeklinde acı bir ifadenin dökülmesine sebep oldu.  Evet, ne yazık ki 53 yıllık bir aradan sonra gene başarısız bir darbe girişimi sonucu, başkent sokaklarında onuru, mesleki haysiyeti çiğnenmiş, rezil kepaze olmuş, halkın nazarında küçük düşürülmüş ve hainlikle suçlanmış 20’li yaşlardaki 1963 yılındaki eski Harbiyeliler’i hatırladım. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı...

Son dönemde, gerek iktidar gerekse muhalefet tarafı ve aydınlar artık darbe olmaz diyorlardı. Ben de bu düşünceye katılıyordum. Bugüne kadar iki başarısız darbenin elimde olmayarak, (hadi kader diyelim) tam içinde bulundum, kişisel olarak bunlardan büyük zarar gördüm. Birinci darbenin de (27 Mayıs 1960 darbesi) hem öncesinde, hem sonrasında çeşitli açılardan esintilerine maruz kaldım. Nihayet 74 yaşına geldim. Artık darbeler döneminin kapandığını düşünüyordum. Benim ve ülkemizin kaderine bakın ki, bu yaşta bir darbeye daha şahit olduk… 

27 Mayıs 1960 Darbesi 

Şimdi bu arada şu tarihi bilgileri vermek uygun olacaktır. Bendeniz 1960’ta İstanbul’da Kuleli Askeri Lisesi’nde 2. sınıf öğrencisi idim. Dolayısıyla 27 Mayıs askeri darbesinin birçok boyutunu, toplumun değişik kesimleri üzerindeki etkilerini, bazı dramatik yönlerini izlemiştim. Bu olayın biz askeri öğrenciler ve bizzat benim üzerimde hem psikolojik ve toplumsal açıdan hem de askerlik mesleği açısından derin etkileri oldu. Art arda gelen darbeler zincirinin ilk halkası 27 Mayıs 1960 askeri darbesidir. İlginçtir, bu darbenin ordu içinde hazırlıkları daha 1954 yılında başlamıştır. Hatta “darbe” fikrinin ilk tohumları İnönü’nün iktidarı döneminde ortaya çıkmıştır. 

1950-1960 arasında demokrasiye attığımız bu ilk adım sürecinde iktidardaki DP ile muhalefetteki CHP çeşitli nedenlere bağlı olarak çok gergin, çatışmalı bir rekabet ortamı yaratmışlar ve halk arasında yoğun bir bölünme yaşanmıştır. Biz bunu demokrasideki tecrübesizliğimize bağlamaktayız. Âdeta iki partili bir demokrasi biçiminde işleyemeye başlayan bu sistem, eğer 1960’ta darbe yapılmamış olsaydı çok büyük ihtimalle iktidar değişecek bu bölünmeyi, siyasi gerginliği yumuşak bir şekilde aşıp Türkiye’nin demokrasi serüveni kendi mecrasında akmaya devam edecekti. Onun için, 27 Mayıs darbesi Türkiye’deki darbelerin anasıdır, diğerlerini o doğurmuştur. Bu darbe demokrasinin en önemli kuralını (iktidarın seçimle değişmesi) bozmuştur. TBMM kapatılmıştır. Bu arada yukarıda biraz değinildiği gibi anayasayı ihlalden Başbakan Adnan Menderes ve iki bakanı (Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan) idam edilmiştir. Tabii ordudaki bu darbe düşüncelerinin, geleneğinin tarihsel arka planında İkinci Meşrutiyet dönemindeki darbe olayları vardır. 27 Mayıs darbesi ile demokrasi arabası yoldan çıkarılmış, asker darbe yapmaya alışmış, ülkede siyasal kurumlaşma sağlanamamış, siyaset kurumu örselenmiş, horlanmış, “demokratik olgunlaşma” ya ket vurulmuştur. Bu darbe aşırı bir siyasal kutuplaşmayı azaltacağına inadına artırmış, özellikle bir kesimin demokrasiye, seçimler yolu ile iktidara gelme inancını ortadan kaldırmıştır. Bu tarihten sonra toplumdaki bu kesim artık hep bir darbe beklentisi içinde olmuştur. 

Ayrıca belirtmek gerekir ki 38 üyeli Milli Birlik Komitesi (subaylardan oluşuyor) Demokrat Parti zihniyetini iktidardan uzaklaştırdı. Yeni bir anayasa yapıldı ( 1961 Anayasası) ve yasaların çoğu bu anayasaya uydurmak için değiştirildi. Çift Meclis getirildi (Cumhuriyet Senatosu). Özgürlükler artırıldı. Yasama ve yürütme faaliyetlerini denetleyen yeni mekanizmalar, yargı kurumları oluşturuldu. 27 Mayıs “Anayasa ve Hürriyet Bayramı” olarak ilan edildi. Ancak tüm bu yeniliklere rağmen ilk yapılan seçimlerde emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala liderliğindeki Adalet Partisi (DP’nin devamı olan parti) en yüksek oyu aldı, CHP ise ikinci parti oldu. CHP’nin lideri olan İsmet İnönü’nün Başbakanlığında üç partili (AP-CHP-YTP) bir koalisyon hükümeti kuruldu. İlginç olan husus şudur ki, 1965 seçimlerinde DP’nin Kırat’ı yani Adalet Partisi Süleyman Demirel liderliğinde tek başına iktidar oldu. Kısacası, halk idam edilen Menderes’in siyasi ve ekonomik görüşlerini, politikalarını benimseyen bir parti beş yıl sonra tekrar iktidara geldi. Bu CHP’ye, siyaset bilimcilere, sosyologlara, aydınlara, hassaten askerlere çok güçlü bir mesaj değil mi? Fazla lafa gerek var mı? 

Kuleli’den mezun olduktan sonra Ankara Kara Harp Okulu’na kaydımız yapıldı. İlk yıl daha öğretim yılı başlamadan eylül ayında İzmir’de Menteş’te kampa alındık. Kampta bir akşamüzeri içtima borusu çaldı toplandık, bölük komutanının emri ile silahlandırıldık ve beklemeye başladık. Bu bekleyiş sabaha kadar sürdü. Biz tedirgindik, bu silahlanmanın sebebini anlamıyorduk. Sonra gece yarılarında bir haber dolaşmaya başladı. Bu habere göre, Yassıada’da yargılanan eski Başbakan Adnan Menderes’in idamı söz konusuymuş, İzmir’de Menderes çok seviliyormuş dolayısıyla halkın buna teki göstermesi bekleniyormuş, onun için ihtiyaç halinde bizim de bu toplumsal hareketi bastırmak üzere ihtiyaten hazır olmamız gerekiyormuş. Sonuçta bize ihtiyaç duyulmadı. Bu arada söylemeliyim ki ben de Demokrat Parti’yi tutan ve bulunduğumuz yere yaklaşık 30 km uzaklıktaki bir köyde yaşayan (Barbaros) fakir bir çiftçi ailesinin oğlu idim. O gece, ilgili haberi duyduktan sonra zaman zaman ve kendi kendime “Bizim köylüler de harekete geçerlerse, onlarla karşı karşıya gelirsem ben nasıl davranırım ?” diye, sordum ve uzun boylu düşündüm.

Darbe girişimlerine sırasıyla devam edelim ve bu darbeler hakkında özet bilgiler verelim. Çünkü Türkiye’deki darbe mekanizmasını iyi anlamak için tek bir ağacı değil, bütünü, ormanı görmek gerekmektedir.

22 Şubat 1962 Darbe Girişimi

Harp Okulu birinci sınıfta iken 1962 yılı 22 Şubatında komutanımız Kur. Alb. Talat Aydemir’in liderliğinde ordudaki çeşitli birliklerin de katıldığı bir askeri darbe girişimi oldu. Biz bu darbeye fiili olarak katılacaktık. Yani planlamayı yapanlar bizi de birinci sınıf ve önemli bir vurucu güç olarak plana dâhil etmişler. Aydemir 27 Mayıs olayında Kore’de Askeri Ataşeymiş, 1950’li yıllarda darbenin hazırlıklarına katılmış, ama oluşuna belirtilen durumdan dolayı katılamamış, dönüşünde kendisi Harp Okulu Komutanlığı’nı istemiş ve bu görev verilmiş. Ama bununla yetinmemiş, çünkü yönetme ve ünlü olma hırsları, hayalleri boyundan (kısa boyluydu!) ve aklından daha büyük birisi olduğu için hiç de rasyonel olmayan darbe girişiminde bulunmuştur.  

22 Şubat öğleden sonra saat 4 sıralarında Harp Okulu’nun kare şeklindeki bahçesinde karşılıklı olarak 2 tabur hâlinde (birinci ve ikinci sınıflar) toplandık. Gene herkes üzerine zimmetli silahını aldı, bir süre öylece bekledik. Bizim bölüğün önünde Bölük Komutanı Yzb. Şerif Tanıl tur atıp duruyor. Bir iki saat sonra bize bir bilgi geldi, komutanlarca askeri bir darbe kararı alınmış, biz de onun için toplanmışız. O arada bizim Tabur Komutanı olan Binbaşı geldi (ismini şimdi hatırlamıyorum) ve özetle darbenin yanlış olacağını, İnönü’nün (ki o zaman koalisyon hükümetinin başında İsmet İnönü vardı, yani İnönü Başbakandı) milli bir kahraman olduğunu, böyle bir zata karşı askeri darbenin yapılamayacağını, zaten darbe şartlarının da bulunmadığını belirtti. Bizlerin üzerinde bu açıklamalar etkili oldu. Bu sırada Yzb. Şerif Tanıl’ın da darbeye karşı olduğu bilgisi yayıldı. Onun zaten sıkıntılı bir hâlde tur atmasından bu durum belli oluyordu. Açıklamalardan sonra Tabur Komutanı ortadaki bahçenin yüksekçe olan kenarına çıktı ve bize dönerek yüksek sesle üç kez “İnönü!” diye bağırdı. Biz de bunu üç kez tekrarladık. Karşımızdaki ikinci taburun subayları bu duruma sert tepki gösterdiler ve iki üsteğmen gelip bizim binbaşıyı “Böyle konuşamazsınız, arkadaşları böyle yönlendiremezsiniz” dediler, binbaşı direndi, “Siz bana karışamazsınız” deyince iki üsteğmen bizim komutanı zorla, sürükleyerek içeride bir odaya götürüp hapsettiler (bunu sonradan öğrendik). Üsteğmenler dönünce kendi taburlarının önüne geçip, bu kez onlar öğrencileri üç kez “Atatürk” diye bağırttılar. Bu olay iki tabur arasında büyük bir gerginliğe yol açtı. Zaten daha evvel mermi de dağıtılmıştı. Bir subayın veya bir öğrencinin yanlış bir hareketi silahlı çatışma yaratabilirdi. Bizler bu duruma çok şaşırmıştık ve olayı alıştığımız askeri disiplinle, hiyerarşik düzenle bağdaştıramamıştık. 

Sonra bizi yemekhanede topladılar. Gece saat dörde kadar öylece bekledik. O saatlerde bir yarbay (zannediyorum Alay Komutan Yardımcıydı) geldi: “Arkadaşlar hükümetle yapılan görüşmeler sonunda bir uzlaşma-anlaşma sağlanmıştır, harekâta son verilmiştir” dedi ve yukarı yatakhanelere çıkıp dinlenmeye çekildik.  Yapılan pazarlıkla Aydemir ve arkadaşları (yüz dolayında subay) emekliye sevk edildiler ve yargılanmadılar. Öğrencilere de hiçbir işlem yapılmadı ve olay öylece kapatıldı.

21 Mayıs 1963 Darbesi

Ertesi yıl yani 20 Mayıs 1963 günü akşamı gene aynı tarz bir darbe, kalkışma gündeme getirildi. Mayıs ayı içinde bizler Kara Harp Okulu öğrencileri olarak yılsonu sınavlarına hazırlanmaktaydık. Hatta hatırladığıma göre biz beş sınava da girmiştik, ay sonunda sınavlar bitecek, başarılı olursak o zamanki iki yıllık öğretimi tamamlayarak üçüncü yılımızı Sınıf Okulu’nda geçirerek, yılsonunda, sınıflarımız da belirlenmiş olarak ve teğmen rütbesi ile kıtalara tayinlerimiz yapılacaktı. Benim için bu mezuniyet çok önemliydi. Çünkü ben beş çocuğu olan fakir bir köylü ailenin ikinci sıradaki çocuğuydum. Ekmeğimi elime aldıktan sonra aileme karşı vicdani yükümlülüklerim vardı. Ben, ilkokuldan sonra “okumak istiyorum” diye ısrar edince, amcam babama, “Ağabey sen Aydın’ı nasıl, hangi parayla okutacaksın?” deyince, “ Ben, gerekirse ceketimi satıp bu çocuğu, okutacağım” diye karşılık veren bir babanın oğlu idim. Tabii 20 Mayısı 21 Mayısa bağlayan gece tüm bu hayaller yok olup gitmiş oldu.

Tekrar olaya dönelim. O gün akşamüzeri gene içtima borusu çaldı, toplandık, ortama baktık ki bu sefer daha ciddi bir durum var. Okul Komutanı Tuğgeneral Kemalettin Eken’di. Bir önceki yıl emekli olan Aydemir ve arkadaşları uslanmamışlar, ders almamışlar, emekli olmasına rağmen, okuldaki darbeci arkadaşları ile birlikte, yeni komutanı dikkate almayarak, dışarıda hazırlıklarını yapmışlar, bazı öğrencilerle irtibat kurarak, onları da fiilen işin içine dâhil etmişler ve bu yolla diğer birçok öğrenciyi de hazırlayarak yeni bir darbeyi planlamışlar. Zaten bu nedenlerle o sene içinde öğrenciler arasında zaman zaman bu darbe muhabbetleri oluyordu. Ama gene de öğrencilerin büyük çoğunluğu (bendeniz dâhil) ileriye dönük olmak üzere yapılacak olan bir darbe hazırlığından haberli değildi. 

Toplanmadan kısa süre sonra takım ve bölük komutanlarının bazıları geldiler. Herkes gene silahlandı, aşağıdan mermi kasaları bölüğün önüne getirildi, düzenli bir dağıtım yapılmadan kırılarak açıldı, herkes istediği kadar mermi aldı. Kendi aramızdan seçilen takım ve manga komutanlarında makineli tüfekler (tomson ve sten marka) vardı. Garip bir durum söz konusuydu, bizler avuç avuç mermi alıp kütüklüklere hatta ceplerimize doldurduk. Bu sefer ne oluyor diye kendi kendimize sormaya başladık. Bir süre sonra hükümete karşı (İnönü Hükümeti) halk tarafından bir ayaklanmanın başlatıldığı, bizlerin de bu hareketi bastırmakta görevli olduğumuz söylenmeye başlandı, bazıları da bunun bir tatbikat olduğunu söylüyorlardı, onun için birkaç saat sonra şehre ineceğimiz ifade ediliyordu. Bekleyiş gece 01’e, 02’ye kadar sürdü. Bu saatlerde bir üsteğmen geldi bizim bölüğün başına her gruba talimatlar verildi. Bizim gruba da (manga) Kızılay’da Zafer Parkı’nın oradaki küçük PTT merkezini tutmak ve orayı kontrol altına almak görevi verildi. Dağınık ve gayri nizami bir biçimde biz okuldan çıktık, çıkarken resmi üniformalı olarak Talat Aydemir’i bir askeri cipin içinde gördüm, Aydemir bize “Merhaba arkadaşlar” dedi ve okula girdi. 

Hızla şehre, Ankara’ya doğru yürüdük. Harp Okulu boşalıyordu, öğrenciler değişik bölgelere, yerlere yönlendirilmişlerdi. O sırada jet uçakları büyük bir gürültüyle üzerimizden dalış yaparak birkaç kez geçti ve makineli tüfekle üzerimize ateş açıldı, biz sağa sola kaçıştık. Bu ateşten dolayı yaralanan ve ölenler oldu. TBMM’nin bahçesine geldiğimizde Genel Kurmay tarafından binanın önündeki iki tanktan yoğun bir yaylım ateşi açıldı. Her birimiz yere, çimlerin üzerine yattık, basamaklı alçak duvarlar vardı, onları kendimize siper ettik. Hatta ben, o telaş içinde şaşırmaktan veya şoktan dolayı olsa gerek, çimler çok yaş olduğu için, kuru bir yer aradım. Bunu gören arkadaş, bağırarak “Deli misin, çabuk yat yere!” diyerek kolumdan bastırdı. Bir süre bekledik, atış durunca hızla Kızılay’a doğru yürüdük. Sokaklarda sivil vatandaşlar yoktu.

Nihayet Kızılay’a indik, PTT şubesinin önünde nöbet tutmaya başladık. Bina kapalıydı. Bizi oraya getiren üsteğmen kısa süre sonra kayboldu gitti, bir daha da yüzünü görmedik. Anladım ki yaptığımız askeri bir darbedir. Ankara’nın cadde ve sokaklarında askeri araçların, birliklerin yoğun hareketleri gözleniyordu. Bizim arkadaşlarımızın büyük kısmı Ankara Radyo Evi ve Ulus civarına gitmişlerdi. O bölgeden, Meclis, Genel Kurmay ve Bakanlıkların olduğu taraftan yoğun ateş ve çatışma sesleri geliyordu. Bizim bulunduğumuz noktada herhangi bir çatışma yoktu. Yerimiz sabitlenince ve orada nöbet tutarken, herhalde kendime geldim ve düşünmeye başladım. Yahu bu işte bir sakatlık var, gerek Harp Okulu’ndan çıkışımızda, gerekse emir-komuta düzeninde, harekâtın gidişatında bir anormallik, başıbozukluk, disiplinsizlik vardı. Askeri düzene, disipline alışmış bir Harbiyeli olarak olayları gayri ciddi bulmaya başladım. Ayrıca düşündüm ki, İsmet İnönü eski bir asker, çok tecrübeli bir politikacı, ordu üzerinde etkisi, saygınlığı çok fazla, üstelik Kurtuluş Savaşı kahramanlarından, böyle bir adamın Başbakan olduğu hükümete karşı darbe olur mu? İnönü bunu engellemez mi? Dolayısıyla böyle bir askeri darbeyi zamansız, gereksiz ve anlamsız bulmaya başladım. Başarısız olacağımız kesindi, bu zaten Harp Okulu’ndan çıkışımızdan belliydi.

Hem bu tür düşüncelerle zihnim meşgul oluyor, hem de yakın çevrede arkadaşlarla geziniyorduk. Caddenin öbür tarafında yani tam bizim karşımızda orduevi bulunuyordu. Saat 4 sıralarında karşıya geçtik, orduevinin önünde bir iki tur attık. Orduevinin içi subaylarla dolu idi. O sırada baktık ki karşıdan iki general geliyor, biz hemen esas duruşa geçtik, bir tanesi bize yaklaşarak “Harbiyeliler rüzgâra göre yelken açın” dedi. Biz tekrar yerimize dönüp gittik. Fakat ben bu söze bir anlam veremedim. Generalin neyi kastettiğini tam anlayamadım. Daha doğrusu bu sözü generale pek yakıştıramadım ve biraz da bozuldum, kızdım, üzüldüm. Ayrıca bizim rüzgâra göre yelken açacak gücümüz, inisiyatifimiz var mıydı? O şartlarda bu mümkün müydü? Dolayısıyla generalin sözünü çok çıkarcı, manasız ve düşüncesizce buldum. 

Gece boyunca Ankara’nın çeşitli yerlerinde, özellikle önemli kamu binalarının olduğu bölgelerde çatışmalar sürdü, uçaklar sürekli Ankara semalarında uçtu ve zaman zaman belirli yerleri bombaladılar. Bu bombalamaların bize karşı yapıldığını öğrendik. Çünkü Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İrfan Tansel’in Hükümeti desteklediği bilgileri geliyordu. Kızılay’dan geçen ve bizden olan (öyle ifade edelim) birliklerden bilgi alıyorduk. Ama sabaha doğru harekâtın başarısızlıkla sonuçlanacağı iyice netleşmeye başladı. Arkadaşlarıma çok yanlış yapıldığını, bizim harcandığımızı söyledim. Sabah gün ağarınca bizim perişanlığımız iyice açığa çıktı, ortada ne arayan ne soran vardı, komuta edenler yok olup gittiler. Saat 8 sıralarında, o bölgedeki Harbiyeliler olarak Sıhhiye’deki Etibank binasının önünde kendiliğimizden toplandık. Çevredeki binaların pencerelerinden, balkonlarından bizi seyreden halkın bakışları karşısında, şahsen çok mahcup olduğumu, onurumun kırıldığını kızgınlık, üzüntü, pişmanlık karışımı duygular içinde olduğumu hatırlıyorum. Bir süre sonra bir Kur. Alb. geldi (Muhterem Özyurt), bize özetle olanları ve ortaya çıkan sonucu anlattı. Bize yardımcı olmak istediğini, bu harekâttan vazgeçmemizi, razı olursak bizi Genel Kurmay Başkanlığı’na götüreceğini söyledi. Çaresizce ve üzülerek bunu kabul ettik. Bir cemse buldu, getirdi. 30-40 dolayındaki Harbiyeliyi Genel Kurmay Başkanlığı önüne getirdi. Orada ilgili komutanlara durumu açıkladı, üzerimizdeki silahları, mermileri teslim etmemiz söylendi. Her birimiz bir yenilmişlik, perişanlık ve kızgınlık duyguları ile silah ve mermilerimizi yere serilen bir battaniye üzerin biraz da sert bir biçimde, hatta fırlatarak attık, bıraktık. Bizi Genel Kurmay binasının arka tarafındaki bir büyük salona aldılar. Bir de baktık ki salon, Ankara sokaklarından bizim gibi toplanan darbeci Harbiyeli ve subaylarla dolu. Bunların çoğu başını önüne eğmiş, kara kara düşünüyor, oldukça perişan, ağlamaklı bir şekilde koltuklara yığılmış vaziyette oturuyorlar.

Maceranın kalan kısmını kısa keselim. Sonra Sıkıyönetim Mahkemesince tutuklandık Kara Harp Okulu’na getirildik, okulun spor salonu duruşma salonuna dönüştürülerek, 3 ay 20 gün tutuklu kaldık ve o zamanki Türk Ceza Yasasının 143/ 3. Maddesine göre (Anayasayı tebdil… kelimeleriyle başlayan madde) 5-15 yıl ağır hapis cezası verilmek üzere yargılandık. Bizim psikolojimizi göstermesi bakımından şu noktayı da belirtmeliyim. Yargılamalar başlamadan önce Sıkıyönetim Mahkemesinin tutuklama kararını sınıfta bir Hâkim Yzb. okudu ve biz emri ayakta dinledik. İlgililer dışarı çıkınca, bir arkadaş, “Arkadaşlar Menderesler bu madde ile yargılandılar ve asıldılar” dedi. Bunun üzerine bizim sınıftaki 32 öğrencinin yüzleri sapsarı oldu ve bu sararmış başlar öne eğilerek sıraların üzerine öylece kondu, bir süre sonra başlarımızı yavaş yavaş sıraların üzerinden kaldırabildiğimizi hatırlıyorum.

Spor salonunda yargılanan Harbiyeliler’in sayısı 1453 idi. Bu grubun içinden 15 dolayındaki Harbiyeli 4 yıldan fazla olmak üzere çeşitli ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. Bunlar, darbenin komuta kademesi ile doğrudan ilişkili olan ve planlamada, darbenin icrasında bizzat görevli olanlardı. Harbiyeliler’ den 70 kadarı gene 4 yıl 2 ay ağır hapis cezası aldı ve bu ceza alanlar karar okunduktan sonra hemen diğerlerinden ayrılarak binanın alt katına götürüldüler. Sonradan o gruptan bazı öğrencilerin bileklerini keserek intihara teşebbüs ettiklerini duyduk. Ben de dâhil olmak üzere kalanlar (1320 dolayındaki Harbiyeli) beraat etti. Biz kısa süre sonra memleketlerimize gönderildik ve 3-4 ay sonra Harp Okulu’ndan disiplinsizlik suçundan dolayı ilişiğimin kesildiğine dair bir yazı geldi. Böylece subay olma hayallerimiz tümden yok edildi,  geleceğimiz karartıldı, büyük bir travmanın içine sürüklendik, 5 yıllık tahsil hayatımız, onca emeğimiz güme gitti. Üstelik çekilen acılar, üzüntüler, bu olayın yarattığı karamsarlıklar cabası. Ayrıca ilave edelim ki Aydemir ve darbe girişiminde çok aktif bir rol oynayan Bnb. Fethi Gürcan idam edilmişlerdir. Tabii çeşitli hapis cezaları alan birçok da subay olmuştur.

12 Mart 1971 Muhtırası 

Sonra 1971’de Demirel’e, “Türkiye’de sosyal gelişmeler, ekonomik gelişmelerin önüne geçti” denilerek Genel Kurmay Başkanı ( Orgeneral Memduh Tağmaç) tarafından verilen bir askeri muhtıra vardır. Demirel şapkasını alıp hemen Başbakanlığı bırakmış, CHP’li Nihat Erim’in Başbakanlığında bir “teknokratlar hükümeti” kurulmuştur. Zaten Demirel her dönemde iktidarı darbecilere devretmeye hazır olmuştur. Bu hengâme sırasında memlekette düzeni sağlayacağız, sosyal gelişmeleri frenleyeceğiz düşüncesiyle sosyalist olarak bilinen üç genç (Deniz Gezmiş ve iki arkadaşı) de gene darağacında sallandırılmıştır. Demokratik, parlamenter işleyiş mekanizmaları bir kez daha bozulmuş, halkın irade ve tercihleri görmezden gelinmiştir. Bunca darbe ve darbe girişimleri bir türlü umulan olumlu sonuçları vermemekte, ne demokrasi gelişmekte, ilerlemekte ne de halk daha mutlu ve müreffeh hâle gelmektedir. 

12 Eylül 1980 Darbesi

On yıl sonra ülkedeki sol-sağ çatışmalarına bağlı olarak meydana gelen anarşik ortam bahane edilerek 12 Eylül 1980’de tekrar emir komuta hiyerarşisi içinde gene bir askeri darbe yapıldı. 27 Mayıs sonrası yapılan anayasa “lükstür” denilerek ortadan kaldırıldı. Daha sert ve bu kez yürütmeyi güçlendiren yeni bir anayasa yapıldı. Hoş, her iki anayasayı da askerler yaptırmıştır. TBMM ve tüm siyasi partiler kapatıldı. Binlerce insan tutuklandı, işten atıldı, gene binlerce insan hapishaneleri doldurdu, bu insanların büyük kısmı buralarda çok ağır işkencelerden geçirildi (bu yolla 250 dolayında insan öldü) ve sonunda, birinin de yaşı yükseltilerek, elli genç insan tekrar asıldı. Bendeniz de Buca Eğitim Fakültesi’nden Buca Lisesi’ne sürgün edildim. Bir süre sonra Buca Eğitim Fakültesi’ne geri dönmeme izin verildi. Hem sola hem sağa iyi bir tırpan atıldı. Darbe lideri Orgeneral Kenan Evren’in ifadesiyle bir soldan bir sağdan mantığı ile bunca insanın canı yakıldı veya canı alındı. Yapılan işkenceler ve yasaklamalar sonucu Güney Doğu’da Kürt sorunu iyice alevlendirildi, bir çaresizlik tepkisiyle silahlı terör faaliyetlerinin artmasına zemin hazırlandı. Ülkede çok otoriter, daha çok yürütmeyi güçlendiren, etnik ve dinsel ayrışmaları dolaylı olarak körükleyen toplumdaki iç dengeleri iyi gözetmeyen, çok sorunlu bir anayasal ve toplumsal sistem oluşturuldu.

Burada gene belirtelim ki, bu darbeden sonra da yapılan ilk genel seçimlerde Evren’in işaret ettiği ve liderliğini emekli bir orgeneralin yaptığı parti değil, Turgut Özal’ın muhafazakâr, liberal partisi (Anavatan Partisi) tek başına iktidar oldu. Ayrıntılara, uzun teorik açıklamalara girmeden özetle geçelim. Bu, gene halk tarafından askerlere, siyasilere, kendisine seçkin-elit-aydın diyen ve ne yazık ki halkı tanımayan, tanımak için de hiçbir çaba harcamayan, okumayan, düşünmeyen kimselere yapılan çok anlamlı bir siyasi uyarı değil mi? Neden böyle oluyor? Düşünmeye, tartışmaya değmez mi?  Hatta şunu da ilave edelim. Başarılı veya başarısız art arda darbeler gelince ilk darbecilerden biri olan 27 Mayısçı Orhan Erkanlı herhalde dayanamadı; 80’li yılların başlarında “Vatanı, önce vatan kurtarıcılardan kurtarmak gerekir” demiştir. 

28 Şubat 1997 Post Modern Darbe

12 Eylül rejimi tarafından güya devlet yönetiminde tüm boşluklar doldurulmuş, sistem iyi tahkim edilmiş, rayına oturmuş, halk bir anlamda uyarılmış, eğitilmişti, demokrasinin iyi işlemesi ve ülkenin iyi yönetilmesi için ikaz edilmişti, ama 28 Şubat 1997’ de darbecilerin kendi ifadeleri ile “Post Modern” bir darbe daha yapıldı. Yani işler darbe yapanların gene istediği istikamette yürümemişti. Necmettin Erbakan başkanlığındaki koalisyon hükümeti istifa ettirilerek ve Ankara Sincan’da tanklar yürütülerek rejim tekrar “balans ayarı”na tabi tutuldu. Gerekçe, bu kez irticanın Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı eğilimlerin, uygulamaların yaygınlaşması, iktidarın bunlara sebep olması ve hatta bu tür uygulamalara öncülük etmesi. Bu kez de dindar kesim, geleneksel ifadesiyle “mütedeyyin” insanlar çok rahatsız edildi, bu insanlar, gruplar üzerinde çok yoğun bir baskı uygulandı. Darbenin önde gelenlerinden birisinin ifadesine göre bu uygulamalar gerekirse “bin yıl” devam edecekti. Üniversitelerde türban sorunu etrafında çok anlamsız, ayırıcı, mağduriyet yaratıcı olmak üzere güya Atatürkçülüğü, laikliği güçlendirmek amacıyla çok yanlış tartışmalar, işler yapıldı, dindar insanlar âdeta horlandı, özgürlükler sınırlandırıldı, medya yolu ile bir algı operasyonu gerçekleştirildi. 

27 Nisan 2007 E. Muhtırası

Sonra 2003 yılında yapılan genel seçimlerden, o güne kadar Türkiye’nin gördüğü dindarlık, muhafazakârlık bakımından en homojen (kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlıyorlardı) bir özellik taşıyan siyasi parti (Adalet ve Kalkınma Partisi) tek başına iktidar oldu. Kendisini “laik” “cumhuriyetçi” ve “Atatürkçü” diye tanımlayan seçkinci aydınların, bürokrasinin yaptığı yanlışlar sonuç vermiş, 2002 yılındaki ekonomik kriz (zaten 28 Şubat’ın ekonomik-finansal politikaları, sömürücü uygulamaları halkın çok zarar görmesine, soyulmasına yol açmıştı) sebebiyle de bu kesimlerin desteklediği partiler büyük bir yenilgi aldılar. Ayrıntıları ve yapılan çeşitli uygulamaları geçiyoruz. Bu sefer 2007 yılında bu partiye, kendi adayı olan Abdullah Gül’ ü Cumhurbaşkanı seçtirmemek için anayasa ve yasalar zorlanarak “Karakuşi” uygulamalarla (bir 367 meselesi icat edildi) olmadık engeller çıkarıldı ve zamanın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt tarafından Hükümete yönelik, 12 Mart 1971’dekine benzer bir Muhtıra verildi (27 Nisan E. Muhtırası). Bu kez hükümet bu askeri paldırtıya pabuç bırakmayarak, direndi, dik durdu ve sonunda kendi adayını Cumhurbaşkanı seçtirdi.

15 Temmuz 2016 Darbesi

Ve işte 15 Temmuz 2016’daki başarısız askeri darbe olayı bu darbeler zincirinin son halkasıdır. İnşallah gerçekten son olur. 15 Temmuz darbesi Amerika-Pensilvanya’dan uzaktan kumanda ile gerçekte Gülen’in liderliğinde yapılmıştır. Bu darbe girişimi önceki başarısız darbelerden çok farklıdır. Bir defa bu darbe “tam” anlamıyla dışarıdan (FETÖ-Pensilvanya) gelen emir ve talimatlara göre başlatılmış ve yönetilmiştir. Yöneticisi sivil kişi ve bir din adamı-vaizdir. FETÖ terör örgütünün gerçekleştirmek istediği darbeyi uluslararası siyasi ve mali güçler, ABD ve Avrupa’nın istihbarat örgütleri örtük olarak desteklemişlerdir. Bu dış istihbarat örgütleri FETÖ’yü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Gülen bu misyonu seve seve benimsemektedir. Bu darbeye Türkiye açısından bakarsak sadece mevcut hükümeti devirip iktidara gelmek, devleti ele geçirmek amaçlanmıştır. Ancak FETÖ belki de örtük olarak başta Orta Doğu olmak üzere çoğu ülkede taşları yerinden oynatmayı da zımni olarak düşünmüş olabilir. Söz konusu nedenlerle bu darbe öncekilerden farklı olarak, sadece hükümete değil, devlete, Cumhuriyete, Demokrasi ve Parlamenter Sisteme, TBMM’ne, devletin tüm kurumlarına yönelik bir harekettir. Bu örgüt ne yazık ki tam mafyavari bir ihanet çetesi olarak hareket etmiş ve halkın, devletin silahları ile kendi halkına ateş etmiş, ilk kez Meclis’i de bombalamış ve katliam yapmıştır. 

Bu örgütü tanıtıcı özet bir bilgi vermek de uygun olur diye düşünüyoruz. FETÖ, dünyanın ve Türkiye’nin gördüğü en ilginç, karmaşık, acımasız, ulusal olmaktan çok evrensel amaç ve idealler taşıyan bir terör örgütüdür. Okulları, şirketleri ve diğer yan kuruluşlarıyla 160 ülkede örgütlenmiş, kolları tüm dünyaya yayılan dev bir ahtapotu andırmaktadır. Gülen, kendisini gelmiş geçmiş dinlerin ve Peygamberlerin üstünde görmekte, âdeta tüm semavi dinleri kapsayan yeni bir inanç sistemi tanımlamakta ve kurtarıcı olduğuna inanmaktadır. Tüm ülkeleri kapsayan bir yeni inanç dalgası meydana getirmek istemektedir. Bu açıdan mesele sadece Türkiye meselesi de değildir. Zaten tasarladıkları düzeni tüm dünyada hâkim kılmak istediklerini söylemişlerdir. Lideri çok yoğun dini motifler kullanan bir vaizdir. Kişiliği, karakteri çok sorunlu olan, çift kişilikli, bir değil birden çok yüzü olan, mürai,  meczup bir kimsedir. Kendisini “Kâinat İmamı” olarak kabul etmektedir. Tabii bu bilgiler darbe sonrası elde edilebilmiştir. Örgüt uluslararası emperyal ve sömürücü kurum ve devletlerle yakın ilişkiler içinde olup, onlarla işbirliği yapmaktadır. Bu nedenle söz konusu darbe girişimi diğerlerinden çok farklıdır. Örgütlenmesi hücre usulüdür, sadece piramit biçiminde değil, hem dikey hem de yataydır. Bir görünür yanı, bir de gizli yanı vardır. Bu cemaat dine, hayra dönük gibi görünmüş, onun için de halk, dindar insanlar ona sıcak bakmış, ilgi duymuşlardır. Zaman zaman soruşturmalar olmuş, 28 Şubat sürecinde kamudan bir kısmı temizlenmiştir. Ancak siyasileri, halkı yanıltan yanı ise, cemaatin son amacını, projesini çok iyi gizlemiş olması ve yardımlaşmayı, ılımlı bir din anlayışını, halka ve dine hizmet ediliyor biçiminde bir görüntüyü sergilemiş olmasıdır. Bu bakımdan halkın bu konulardaki duygularını da istismar etmiştir. Halk arasında ılımlı tavırlar sergileyen bir din adamının şiddete başvurmayacağı şeklinde yaygın bir kanı bulunmaktadır. Halkı, örgütün dış görünüşü çok yanıltmıştır. Şimdi anlaşılmıştır ki cemaat oldukça kapalı, gizli yanı çok karanlık, kötü niyetli, acımasız, Makyavelist, son noktada devleti ele geçirmeyi hedefleyen örgütsel bir yapıdır.  Aslında, örgütün siyasi amacı dışında hiçbir sosyal değer taşımadığı anlaşılmaktadır. Kendini sürekli gizleme, takiye yapma, ikiyüzlü davranma, her kalıba girme, gerçek yüzünü hiçbir zaman göstermeme bu örgütün ve örgüt üyelerinin en belirgin ve kalıcı karakteristiği olmuş. Bu sayede Cumhurbaşkanı dâhil, devletin zirvesinde yer alan (Genelkurmay Başkanı da olmak üzere) tüm yöneticilerinin askeri yaverlerinin bu örgüt elemanlarından olduğu anlaşılmıştır. Yani oralara kadar girmişlerdir. Örgüt üyeleri devletin tüm kurumlarında, kılcal damarlarında dolaşır hâle gelmişlerdir. Çünkü liderleri bu yollu talimatlar vermiştir. Örgüt bu şekilde devleti içeriden ele geçirerek son bir askeri darbe ile mevcut yöneticileri ortadan kaldırıp devletin ve tüm kurumların başına çöreklenecekti. 

Savcılığın hazırladığı iddianameye göre Gülen bu tür faaliyetlere 1968 yılında başlamış ve 1970’lerden itibaren Işık Evleri, çeşitli sohbetler yolu ile kendisine bağlı öğrenciler yetiştirerek özellikle adliyede, askeriyede, mülkiyede ve eğitim kurumlarında örgütlenmiştir. Gülen kurduğu 2 bin okulu (Türkiye’de ve yurt dışında) âdeta hücre evi gibi kullanmıştır. İş adamlarından bazen yardım adı altında, bazen de zorla para toplamıştır. Cemaate üye olan memurların maaşlarından her ay % 10 para kesmiştir. Bu yollarla çok büyük bir sermaye sağlamıştır. 

Şimdi, yüzde yüze yakın bir kesinlikte olmak üzere yakın dönemde Türkiye’de gerçekleştirilen önemli cinayet, karanlık olaylar ve katliamlarda hep Gülen cemaatinin izleri ortaya çıkmıştır. Örneğin Hrank Dink Cinayeti, Zirve Yayınevi Davası, Ergenekon, Balyoz Davaları, Uludere Katliamı, “ MİT Tırları Olayı”, “Gezi Olayları”, 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturması gibi olayların altından hep Gülen’in imzası çıkmaktadır. 

Darbenin başarılı olamayışının çeşitli sebepleri vardır. Bir defa 15 Temmuz günü saat 16 sıralarında darbe deşifre olmuş, darbeciler geri dönülmez bir noktada bulundukları için harekât erkene alınmış (akşam saat dokuza) böylece harekâttaki emir komuta bütünlüğü, aynı anda ortak eyleme geçme ve koordinasyon bozulmuştur. Onlar açısından bazı şanssızlıklar da olmuş, Cumhurbaşkanı’nı tutuklayamamışlar, ellerinden kaçırmışlardır. Başlangıçtaki bu zafiyet zaten harekâtın başarı şansını çok azaltmıştır. Ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan çağdaş iletişim tekniklerini kullanarak halka “Meydanlara inin, demokrasiye, Cumhuriyete sahip çıkın” diyerek halkın darbecilerin karşısına dikilmesini sağlamıştır. Halk da canı pahasına darbecilerin silahlarının önünde durmuş, kaçmamış, darbeci askerleri püskürtmüştür. Halkın bu direnişi tam bir “halk hareketi” niteliği taşımaktadır. Bu olaya bir “devrim” demek hiç de yanlış olmaz. Ayrıca darbeye karşı demokratik cumhuriyetten ve devletten yana olan askeri birlikler de darbecilerle kıyasıya mücadele etmiş ve çoğu yerde onları etkisiz hâle getirmiş, halkla işbirliğine gitmiştir. Sonuçta darbeciler başarısız olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki darbeciler, harekât başlayınca tüm Erdoğan karşıtlarının kendilerini destekleyeceklerini varsaymışlar. Türk milleti tarih içinde yaşadığı en büyük felaketlerden birini atlatmış, çok derin bir kırılmadan, kaostan son anda kurtulmuştur. Darbe başarılı olsaydı Türkiye muhtemelen Suriye ve Irak gibi çeşitli terör örgütlerinin kıskacında çok kanlı bir iç savaşa sürüklenecekti.

Darbenin bilançosu çok ağır olmuştur. Çünkü Türkiye’nin gördüğü en kanlı darbe budur. 3 Ağustos 2016 günü itibariyle resmi makamların açıkladıkları rakamlara göre 238 şehit verilmiş, 2200 dolayında yaralı vardır. 12 bin kişi tutuklanmış, 23 bin kişi gözaltına alınmış, 70 bine yaklaşan kamu personeli açığa alınmış, 3 bin dolayında memurun kamudaki görevlerine son verilmiştir. 3 bin dolayında hâkim ve savcı da meslekten ihraç edilmiştir. Bu sayılar her gün yukarıya doğru yükselmektedir. 149’u general (generallerin yaklaşık yarısı) 3 bine yakın askerin de Silahlı Kuvvetlerle ilişiği kesilmiştir. Darbenin şu an itibariyle devlete maliyeti 300 milyardır. Darbede 3 gemi, 35 uçak, 15 helikopter, 40 tanesi tank olmak üzere 250 dolayında zırhlı araç kullanılmıştır. 

Sonuçlar ve Yorumlar

1. Hemen belirtelim ki sosyal olay ve olguların açıklanmasında, analizinde bakış açınız önemlidir, yani olaya nereden bakarsanız açıklamalar ve varacağınız sonuçlar ona göre değişir. Dolayısıyla olayı çok geniş açıdan ve makro düzeyde ele alırsak bu darbeler bizim gibi demokrasi tarihi yeni sayılan gelişmekte olan bir ülkede (ki 1950’den bu yana yaşadığımız çok partili parlamenter sistem dünya demokrasi tarihi açısından çok kısadır) askeri darbelerin olması doğal kabul edilmelidir. İngiltere, Fransa gibi demokrasinin gelişmiş sayıldığı ülkelerde gerçek ve yerleşmiş bir demokrasinin olgunlaşması yüzyıllar almıştır. ABD’de demokrasi tarihi nispeten kıta Avrupa’sına göre kısadır, fakat Amerika’nın özel şartları vardır ve o istisnai bir durumdur. Ayrıca belirtmek gerekir ki Avrupa’daki zihniyet gelişimi, demokratik ilerlemeler zaten Amerika’ya aktarılmıştır. Bu açıdan bakarsak Türkiye’nin geçirdiği darbeler süreci kategorik olarak normaldir. Dolayısıyla, demokrasinin bir kavram ve siyasi sistem olarak gelişmesi bakımından bu “yetişme, öğrenme” sürecimiz daha da uzayabilir. Buna da hazırlıklı olmalıyız. İnşallah daha büyük acılar, felaketler yaşamadan demokrasiyi düzgün işletir hâle geliriz.

2. Karşıdan bakıldığı zaman Türk Silahlı Kuvvetleri özellikle 1950’den bu yana siyasal açıdan sürekli “darbe üreten” bir görüntü vermektedir. Bunun sebebi nedir? Bu bakış açısı hangi psikososyal olgulardan, düşüncelerden kaynaklanmaktadır?  Önemli saydığımız bu sebeplerden birini açıklamaya çalışalım. Burada askeri okullarda subayların yetiştirilmeleri sırasında söz konusu olan bir zafiyetten, eksiklikten bahsetmek istiyoruz. Yukarıda belirtiğimiz gibi ben Kuleli Askeri Lisesi ve Kara Harp Okulu’nda okudum. Mesela, Kuleli’de sınıf subayımız olan Bnb. Sabri Demirbağ (Köpek Sabri) çok dirayetli, disiplinli, düzenli, çalışkan, yetenekli bir subaydı. Demirbağ daha sonra kurmay olmadığı hâlde tuğgeneral olmuştur. Sınıf subayımız bizi iyi bir subay olmak bakımından motive ederken, “Sizin bu ülkeye karşı sorumluluğunuz çok fazla, halkın sizden beklentileri çok büyük ve halkın dikkati sizin üzerinizde, onun için sizin yaşamınızda ciddiyetsizliğe, gevşekliğe yer yok, çok çalışmalısınız, vatanın, halkın bütün ümidi sizsiniz” türünden açıklamalar yapar, öğütler verirdi. Bu şekildeki açıklamalar sürekli tekrarlanırdı. Daha lise çağında omuzlarımıza, ülkeyi, toplumu çağdaş uygarlığa eriştirme, yüceltme (hadi modernleştirme diyelim) konusunda büyük bir sorumluluğun, misyonun yüklendiğini hissediyorduk. Böylece görev ve sorumluluk, vatanseverlik bilinci yüksek subaylar olarak yetişmemiz sağlanıyordu. Bizim üzerimizde bu tarz öğütlerin, açıklamaların çok etkili olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu nasihat ve böylesine bir motivasyonun da gerekli, faydalı olduğuna inanıyorum.

Kara Harp Okulu’na geçtiğimiz zaman da benzer açıklamalar, yönlendirmeler devam etmiştir. Harp Okulu’nda da mesela bölük komutanımız Yzb. Şerif Tanıl benzer açıklamalar yapmakla birlikte ilave olarak, davranışlar, tutumlar bakımından kesin bir asker-sivil ayrımı yaparak, asker olan bir kişiye karşılık, sivil kişinin daha dağınık, düzensiz, laubali, hatta toplum ve devlete karşı olan görevlerde daha sorumsuz, gevşek, bencil olduğunu vurguluyordu. Bizlerin daha vatansever, fedakâr olmamız gerektiğini söylüyordu. Devlet ve toplum hayatı ile ilgili olarak bölük komutanı ve bazı subaylardan şu ifadeyi de duymuşumdur:  “Siviller bozar, biz gelir düzeltiriz.” Hafta sonu tatillerinden sonra Pazartesi günkü ilk içtimada “Sivil kokuyorsunuz, üzerinizden bu kokuyu, rehaveti atın, bir an evvel asker gibi olun” diyordu. 

Biz Harp Okulu’nda o yıllar askerlikle ilgili derslerin dışında Fizik, Matematik gibi fen dersleri ile birlikte (şimdiki durumu, eğitim programlarını bilmiyorum) “Ekonomi”, “İdare Hukuku”, “Anayasa Hukuku”, Askeri Ceza Hukuku” gibi dersler de görüyorduk. Dolayısıyla diğer fakültelerdeki (Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi) öğrencilerle kendimizi kıyaslayarak, bizim âdeta onların da okudukları derslerin eğitimini aldığımızı, bilgilerimizin daha bütünsel ve tüm alanları kapsadığını düşünüyorduk. Tabii örneğin iktisadın, hukukun, siyaset biliminin kırk elli sayfalık ders notlarından ibaret olmadığını, okuldan çıkarıldıktan sonra İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nde Sosyoloji, Felsefe okuyunca anlayacaktım.  

Şimdi bu açıklamalardan varmak istediğimiz noktaya gelelim. Askeri okullarda yukarıda da değindiğimiz gibi öğrencilerin katıksız birer vatansever ve özgeci duygularla yetiştirilmesi çok normaldir, gereklidir. Gayet tabii bu öğrencilerin özgüvenli olmaları da gerekiyor. Tüm bunlar Türk Ordusunun güçlü, sağlam yanını anlatmaktadır. Ancak burada çok ince ve dikkat edilmesi gereken, eksik bırakılan bir nokta ve bir zafiyet de var. Yukarıda bahsettiğimiz açıklamaların, yönlendirmenin gerisinde sivil yaşamın, sivillerin küçümsenmesi, her şeyin askerlerce bilindiği, devleti en iyi askerlerin yönetebileceği, sivillerin askerler kadar vatansever, milliyetçi olmadığı veya olamayacağı tarzında açık veya kapalı bir düşüncenin, tutumun bulunması söz konusudur. Bu bakış tarzı, zihniyet toplumda ortaya çıkan siyasi kutuplaşmalarda, politik tıkanma ve yoğun tartışma ortamlarında, hükümet krizlerinde orduda siyasi ihtirası da olan bazı subay ve generallerde “Gene bize görev düşüyor, Cumhuriyet tehlikede, bu siviller, politikacılar gene beceremediler, ülke, rejim tehlikeye gidiyor” şeklinde bir düşüncenin doğmasına yol açıyor. Eğer başka bir art niyet, kasıt yoksa iyi niyete de dayansa bu ruh hâli darbelerin gerçekleşmesinde en önemli psikolojik faktör olmaktadır. Tüm Harbiyeliler Atatürk’ü rehber alırlar, onu örnek edinmişlerdir. Bilindiği gibi Atatürk sadece başarılı ve kahraman bir komutan değil, aynı zamanda bir devlet kurucusu, devlet adamı ve politikacıdır. Dolayısıyla toplum, ülke tehlikedeyse Atatürk ne yapmışsa, vatansever Türk subayları da onu yapmalıdırlar. Ayrıca burada belirtelim ki Türk ordusundaki darbe geleneğinde İkinci Meşrutiyet dönemindeki siyasi gelişmeler, olaylarla birlikte İttihat ve Terakki Partisinin getirdiği yönetim ve modernleşme anlayışının da çok büyük payı vardır. Darbe geleneğinin tarihsel kökleri buralara dayanmaktadır.

Bu bağlamda konuyu daha iyi anlatmak ve anlamak bakımından Demirel’in konu ile ilgili düşüncelerine yer vermek iyi olacaktır. Yukarıda askerlerin politikacılara, politikaya pek de olumlu bakmadıklarını belirttik. Ne yazık ki, politikacılara yönelik bu bakış açısı birçok sivilde de vardır. Bu konuda Demirel birkaç kez özetle şu tarz açıklamalar yapmıştır: “Politika ve politikacıları sürekli karalayarak, kötü göstererek bir yere varılmaz. Demokrasilerde politikacılar mutlaka olacaktır. Bir toplum ve memleketi birileri yönetecektir. Bu insanları sürekli kötü göstererek nereye varacağız? Bu olumsuz, karamsar tutumla ne elde edilecektir? Politikacıları her bakımdan kötü insanlar olarak tarif ederek memleketi daha iyi yönetemeyiz.” Bu düşüncelerden de hareket ederek diyebiliriz ki demokrasi sivil bir yönetimi, sivil siyaseti dolayısıyla seçimleri, sandığı gerekli kılmaktadır. Sandıktan çıkanlar da herkesin hoşuna giden, sevilen insanlar olmayabilir. Ama oyunun belli kuralları var, ilk ve en somut kural da budur. Sandıkla gelen gene sandıkla götürülmelidir. Bunun dışındaki kural dışı, usulsüz uygulamalar, şiddete dayalı iktidar değiştirmeler hiçbir zaman olumlu, hayırlı sonuçlar vermemiş, vermeyecektir. Her kesimden insanların bunu kabul etmesi gerekir. Çünkü kural dışı ve zor kullanmaya dayalı yöntemler yürüyen rejimi rayından çıkarmakta, politik olgunlaşmayı, tecrübeyi yok etmekte ve siyasi bakımdan mağdurlar üretmektedir. Bu da demokratik sistem açısından çok sakıncalı ve tehlikelidir.

Bu noktada askeri okullardaki eğitim programlarında demokrasi kültürünün, bilgisinin eksik olduğunu, yani bu konuları işleyen derslerin yeterli olmadığını söyleyebiliriz. Cumhuriyet ve demokrasi ile ilgili kavram ve düşüncelerin geliştirildiği sosyoloji ve siyaset bilimi ile ilgili derslerin okutulmasında fayda vardır. Askerlerde, çağdaş toplum ve siyasal sistemlerde yani demokrasilerde yönetici sınıfın sivil olduğu, askerin bu sivil kadroların emrinde olduğu bilgi ve bilinci yerleştirilmelidir. Gayet tabii sivil yaşamın kuralları, nitelikleri ile askeri hiyerarşi içindeki sosyal ilişkilerin, kuralların arasında büyük farklar vardır. Bunun toplumsal bir gerçek olduğu ve toplumda sivil yaşamın da esas alındığı kabul edilmelidir. Özetle belirtmek istediğimiz husus, özellikle Harp Okullarının eğitim programlarında demokrasi ve sosyal bilimlerle ilgili gerek dersler gerekse bu derslerin içerikleri konusunda önemli değişiklikler yapılması gerekmektedir. Çünkü bu darbe olayı bizim askeri kurumlarımızda âdeta bir kültür, bir zihniyet hâline gelmiştir.

3. Yukarıda biraz değindiğimiz gibi, evet, aynen öyle olmuş ve darbeler darbeleri izlemiştir.27 Mayıs’tan sonra art arda gelen iki darbe teşebbüsünün (22 Şubat ve 21 Mayıs) hiçbir rasyonel, toplumsal nedeni, gerekçesi yoktur. Çok küçük çaplı, gelip geçici bazı güncel siyasi olaylara dayandırılmıştır. Bu yüzden bu darbeler çok anlamsız, akılsız, hareketler olarak tarihe geçmiştir. Her iki hareketin özünde örtük olarak uzun süre iktidarda kalarak ( bu arada demokrasiyi rafa kaldırarak) toplumu geliştirip modernize etmek, siyasi siteme çekidüzen vermek ve “ben bilirim” biçimindeki patolojik kişisel tutumlar ve hırslar bulunmaktadır. 

4. Bir önceki maddedeki ifadeleri biraz daha açmak uygun olacak. Tarihsel gerçeklerden ve toplumsal yapımızdaki sosyolojik, siyasal özelliklerden dolayı Osmanlı’dan bu yana Türk toplumunda çağdaşlaşmada “modernleştirici” bir strateji izlenmiştir. Özellikle Osmanlı ve Türk aydınları, bürokratları “toplum mühendisliği” biçiminde tezahür eden, halkı umursamayan bu uygulamayı çok benimsemişler ve bunun gerekliliğine, faydasına inanmışlardır. Bu yöntem, onları uzun boylu düşünmek, araştırmak, halkı tanımak için çaba sarf etmek gibi zahmetli işlerden kurtarmıştır. Tabii bu tür zihinsel, toplumsal çalışmalar kişiden sabır ister ve uzunca bir zamanı da gerekli kılar. Bir defa, bizimkilerin buna tahammülü yoktur, hemen eyleme geçerek, yasalar çıkararak, emir vererek bu amaçların gerçekleşebileceğine inanmışlardır. Böylesine bir anlayış hem sivil hem de askeri bürokraside çok yaygındır. Hâlbuki “halka rağmen” modernleşme ve halkı ikna etmeden, onu dışarıda bırakarak bir toplumsal gelişme sağlamak sosyolojik açıdan mümkün değildir. Kısa dönemde somut sonuçlar alınıyor gibi görünse de uzun dönemde başarılı olunamaz. Amaç, şekli bir modernleşme mi sağlamak; yoksa bu reformları yaparak toplumu, halkı her anlamda ileri bir aşamaya ulaştırmak ve mutlu etmek midir? Biz, bu sitede yayımlanan birkaç makalede toplum mühendisliğinin 18. ve 19. yüzyıllardaki bazı sosyolojik anlayışlara dayandığını, bu görüşlerin de artık modasının geçtiğini çok detaylı olarak açıklamış bulunuyoruz.

5. Bu sitede “Filozofların Aydınlatmadığı Toplumları Şarlatanlar Aldatır” ve “Cumhuriyet Kendi Değerlerini Yaratamadı” başlıklı iki makale bulunmaktadır. Şimdiki aşamada bu makalelerin tekrar okunmasında fayda vardır. Darbe sonrası herkes ortaya çıkan dramatik durumun toplumsal sebeplerini aramaya koyulmuştur. Evet, bu makaleler Cumhuriyetimizdeki zafiyetlere ışık tutacak mahiyettedir. Yani bunca insan neden bu Cumhuriyeti içselleştirip, onun getirdiği değerleri benimsemeyip bir şarlatanın arkasından gitmiştir? Bu, sadece menfaat, ikbal ve statü elde etme ile açıklanabilir mi? Türk ordusundaki generallerin yarısı Gülen’in yurtlarında, Işık Evleri’nde eğitilmiş olabilir. İyi de Askeri Liselerde, Harp Okullarında uygulanan eğitim programları çerçevesinde bunlara sürekli bahsedilen “Cumhuriyetin kurucu değerleri”, Atatürkçülük hiç mi verilemedi, kazandırılamadı?  

Ne yazık ki Cumhuriyet Devrimi (Cumhuriyet Kurtuluş Savaşı ile birlikte ele alındığında bu ifade kullanılabilir) kendi teorisini yapan, onu bir büyük ve derinlikli toplumsal proje olarak Cumhuriyet kuşaklarına anlatan düşünürler yetiştirememiştir. Toplumun çoğunluğunun rehber olarak kabul ettiği, sık sık görüşlerine başvurduğu ve saygınlığı olan, eski tabirle bir mütefekkirimiz var mı? Çünkü her devrimin önünde veya sonrasında mutlaka düşünürleri, teorisyenleri bulunur. Devrimi onlar işler, analiz eder, yorumlar, bu devrimin kuramsal temellerini, unsurlarını geniş kitlelere onlar ulaştırırlar. Böylece o devrim toplumsal bir taban bulur, benimsenir, savunulur. Biz hep politikacı ve pratisyen yetiştirmişizdir. Hâlbuki bu tür sosyal hareketlerin teorisi olmadan pratiği olmaz. Cumhuriyet yüzeyde kalmış, duygu ve düşünce düzeyinde tam içselleştirilememiştir.

“Atatürkçülük” denilen düşünce ve eylem demeti bu boşluğu dolduracak bir mahiyette değildir. Çünkü Atatürk bir eylem adamıdır, uygulayıcıdır, bir yerde siyasetçidir; düşünür değildir. Atatürk ilkeleri anlamlıdır, üzerinde durmaya değer prensiplerdir. Ancak bunlar siyasi bir projenin uygulama ilkeleri ve alanlarıdır. Bunların toplumsal izdüşümlerinin tespit edilmesi, halkın zihniyet dünyasında bunların karşılıklarının bulunması ve bu ilkelerin iç tutarlılığı olan kapsamlı bir düşünce bütünlüğü olarak ortaya konması gerekirdi. İşte bu yapılamadığı için zihinsel arayış içinde olan genç kuşaklar bir demagogun, tüm insani ve toplumsal değerleri istismar eden bir din adamı ve filozof müsveddesinin arkasından gitmişlerdir. Zaten neredeyse ömrünün yarısı savaş meydanlarında geçmiş bir komutandan (Atatürk) ancak bir filozofun yapacağı işi beklemek de ona karşı büyük bir haksızlık olurdu.

Sonuçta ne olmuştur? Çift kişilikli, hastalıklı bir duygu, düşünce dünyasına sahip olan şarlatan bir vaiz yüzbinlerce genci ve ne yazık ki Atatürk’ün ordusunda, Harbiye’den yetişmiş 150 generali arkasından sürüklemeyi becermiştir. Bu durum Cumhuriyetle ilgili olarak çok büyük bir zihinsel, duygusal boşluğun olduğunu gösterir. Evet, Condorcet’nin bu ifadesi yaklaşık iki yüz yıl sonra bizim ülkemizde ne yazık ki tam yerine oturmuştur.

        6. Bu arada belirtmeliyim ki, gerek 27 Mayıs, gerekse 22 Şubat ve 21 Mayıs darbeleri, olayları sırasında psikososyal açıdan çok ilginç tecrübeler edindim, çok çeşitli insanlık manzaralarına tanık oldum. İnsanların hırslarının, bencilliklerinin, kaypaklıklarının, dönekliklerinin böylesine olağanüstü durumlarda, felaket anlarında nasıl somut hâle geldiğini adam satmaların ne kadar kolay olduğunu gördüm. İnsanlarda başkalarını, toplumu yönetme güdüsünün ne kadar güçlü olduğunu gözledim. Tabii dik duruşlar, kahramanlıklar da gördüm. Bu ilginç olaylardan sadece birine değineceğim. Bizi Sıhhiye’de Etibank binasının önünde toparlayan Albay sıkıyönetim mahkemesinde tanık olarak dinlendi. Duruşma hâkimi, tanık Albaya “Bunlar o akşam ne kadar kararlı görünüyorlardı, bunların davranışlarında bilinçli, kararlı bir durum sezdiniz mi?” diye sordu. Albay da “Bunlar o gece o kadar kararlıydılar ki önlerine anneleri, babaları çıksaydı, onları da vurur gene eylemlerine devam ederlerdi” dedi. Bu ifadenin üzerine aniden 1453 Harbiyelinin ağzından güçlü bir “Yuh!” sesi çıktı. Bu, gerçeği yansıtmayan ve büyük bir adaletsizliğin karşısında kolektif bilincin otomatik bir tepkisiydi. Salon dalgalandı, duruşma hâkimi ilgilileri uyardı, bizi sükûna davet etti, muhafız askerler salona doluştu, başımıza dikildiler. Bu olay sosyal psikoloji kitaplarına geçecek kadar (kitle olaylarında, grup içinde bireylerin tepkileri açısından) ilginç bir olaydır. Tabii biz zaten feleğin tokadını (öyle diyelim) yemişiz. Abartılı ifadeler kullanarak bizi daha da batırmanın ne anlamı vardır? Albayın, bu ifade ile ne elde etmek istediği konusu ayrıca tartışmaya değer doğrusu.

7. 15 Temmuz Darbesi yukarıda sıralanan darbelerin içinde en ahlaksız, en acımasız ve en hain olan bir darbedir. Hemen belirtmeliyim ki bu darbe en büyük kötülüğü Türk ordusuna, Silahlı Kuvvetlere yapmıştır. Orduyu, askeri halkın nazarında çok güç duruma düşürmüş, ona olan güveni sarsmış, onu kirletmiş, onun silahlarını ilk kez çok açık biçimde sivil halka doğrultmuştur. Ardından bu darbe Türkiye Cumhuriyeti’ne, onun tüm kurumlarına, demokrasiye, TBMM’ne karşı yapılan bir saldırıdır. Ayrıca bu darbeyi yapanlar Müslümanlara da en büyük kötülüğü yapmışlar, halkın dini duygularını istismar etmişlerdir. Bu güruhta dini ahlaki ve milli duygular, ayrıca vatan duygusu da yoktur. Bunlar Türkiye’yi işgal etmek ve parçalamak isteyen dış güçlerle işbirliği yapmışlardır.

8. Ayrıca FETÖ’nün gerçekleştirdiği bu eylem, birey üzerinde kapalı devre uygulanan bir eğitimin, beyin yıkama uygulamasının insanları ne hâle getirdiğine ilişkin olmak üzere pedagoji ve sosyal psikoloji açısından üzerinde çok durulması, araştırılması ve tartışılması gereken psikososyal bir olaydır.

9. Darbelere karar veren ve darbeleri gerçekleştiren kişilerde ahlaki, akli zafiyetlerin yanında, sosyolojik, tarihsel ve siyasal bilgi noksanlıkları da dikkat çekmektedir. Gerçek bir tarihsel, sosyolojik ve siyasal bilgi birikimine, bilincine sahip olan bir kimse askeri darbeye kalkışmaz. Bu tür usulsüz, haksız ve bireylere, topluma acılar yaşatan bir siyasal eyleme kalkışmak, ya maddi ve manevi çıkarlar elde etmek ya da bir sosyal sınıfın, dış güçlerin çıkarına olmak üzere, bu eylem bir taşeronluk faaliyeti olarak kendini göstermektedir.

10. Halk arasında çok kullanılan ve diyalektik bir mantık içeren bir sözden, yani “Her şerde bir hayır vardır” ifadesinden hareket edersek, gerçekten bu darbenin bazı olumlu yanları da ortaya çıkmaya başladı. Bir defa, Türkiye’de kutuplaştırıcı ve gerginlik yaratan siyasal ortamın, siyasi partiler arasındaki kavgaların yumuşamasına, partilerin ve halkın bütünleşmesine yol açmıştır. Ulusal bütünlüğün önemi, değeri, konusunda bir zaafa düşmüş ve iç siyasi çekişmeleri çok öne çıkarmıştık. Umarım tüm siyasal partiler, gruplar, kesimler bu olaydan bir ders çıkarır ve bundan sonra biraz daha sağduyulu davranırlar. Zaten büyük felaketler, kavgalı tarafları birleştiren dış düşmanlar daima toplumsal-ulusal bir bütünleşmeyi gündeme getirmiş olurlar. Türk tarihinde de bunun çok örneği vardır. Burada komik bir durum da söz konusu; bizim bütünleşmemiz için önce kaybetmemiz, bir büyük acı yaşamamız gerekiyor galiba.

11. Gerek Osmanlı’nın son dönemindeki savaşlar, siyasal olaylar gerekse Cumhuriyet dönemindeki askeri darbeler çok net olarak göstermiştir ki askerin politikaya karışması, müdahale etmesi öncelikle askeri, orduyu kendi içinde bölmektedir. Tüm darbe girişimlerinde bu somut olarak görülmüş ve yaşanmıştır. Yukarıda bununla ilgili yaşanmış örneklere yer verdik. Bir ülkenin ordusunu bölmek, güçsüzleştirmek isterseniz, fazla düşünmeye, ayrıntılı hesaplar yapmaya gerek yoktur; o orduyu siyasete bulaştırın yeter. Son darbe girişimi bunu tekrar açıkça göstermiştir.

12. Bir konuya daha dikkat çekmek istiyoruz. Kendisini çok “demokrat”, “cumhuriyetçi”, “özgürlükçü”, “solcu” kabul eden kesimler bunca olay olurken, halk ayağa kalkmışken, kanlı bir demokrasi, özgürlük savaşı verirken derin bir uykuya dalmış ve ortalarda hiç görünmemişlerdir. Hani “bildirici” aydınlarımız, “devrimci” sendikalarımız nerededirler? Bunlar askeri darbelerin ne getirdiğini, ne götürdüğünü bilmiyorlar mı? Darbecilerden yedikleri tekmeler az geldi herhalde. Halk hareketi dedikleri işte budur. O cahil, bilinçsiz denilen halk kitleleri demokrasiye, Cumhuriyete sahip çıkmışlar ve canlarını ortaya koymuşlardır. Anlı şanlı bilim insanlarımız, sanatçılarımız, ”aydınlarımız”  yeni bir bildiri mi hazırlıyorlar acaba? Olmadık ve gereksiz konularda bildiri yayınlayanlar bu kadar ciddi bir toplumsal ve siyasal olay karşısında neden hiçbir tepkide bulunmazlar? Özetle bu kesimler sınıfta kalmışlardır, demokrasi konusunda, bundan sonra söyleyebilecekleri hiçbir şey kalmamıştır. Ama bilinsin ki dünya sosyal ve siyasal mücadeleler tarihi bildiri yayınlayarak, oturduğu yerde homurdanarak hiçbir hak ve özgürlüğün kazanılmadığını, ancak kitlelerin somut eylemleri ile sonuç alındığını göstermektedir.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile