Kutuplaşma-Kamplaşma-Ötekileştirme

Sosyal Farklılaşma Kavramı

Ülkemizde son dönemde gerek günlük konuşmalarda gerekse siyasi tartışmalarda birbiriyle çok yakın olan ve çoğu zaman örtüşen bu üç kavram sıkça kullanılmakta ve tekrarlanmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de bu dönemde sosyal ve siyasal gerilimlerin, çatışma ve bölünmelerin arttığına dikkat çekilmektedir. Bu düşünce ve tespit büyük ölçüde doğrudur. Belirttiğimiz kavram ve uygulamalarla ilgili olarak herkes, her kesim diğerlerini, karşı tarafı suçlamakta, kendisinin sosyal ve siyasal bütünleşmeden yana olduğunu savunmaktadır. Bu tartışmalar, suçlamalar içinde gerçekten kimlerin ve hangi kesimlerin kamplaşma ve kutuplaşmaları teşvik ettiği, artırdığı netleşmemekte ve gerçeğin ortaya çıkarılması mümkün olmamaktadır.

Türkiye’de, başlıkta belirtilen kavramların durumunu tespit etmeden ve mevcut şartların analizini yapmadan evvel, söz konusu kavramaları ve bu sosyal olguları içeren temel sosyolojik süreç hakkında çok kısa bilgi vermek uygun olur. Ayrıntılı ve uzun boylu toplum analizlerine girmeyeceğiz. Ancak şu kadarını söyleyelim, sosyolojide “sosyal farklılaşma-tabakalaşma” denilen önemli bir olgu-  süreç vardır; ayrıca ifade edelim ki toplumu oluşturan bireyler zaten tümüyle homojen, tek tip standart varlıklar değillerdir. Her birey aslında, varoluşçuların üzerinde dikkatle durduğu gibi “biricik”tir, “tekil”dir. Bireyler örneğin fiziksel, biyolojik, psikolojik, kültürel, etnik, dinsel, ideolojik, sınıfsal açılardan diğerlerinden farklıdırlar. Her birey diğeri için “öteki”dir. Toplum bu “ötekiler”in fonksiyonel olarak bir araya gelmiş ve psikososyal, kültürel yönden bir denge sağlamış, dolayısıyla farklılıklardan kaynaklanan organik bir bütünlüğü anlatır. Sosyal antropoloji açısından ise her birey bir bakıma tüm insanlara benzer, bir bakıma bir kısım insana benzer, bir bakıma da kendisinden başka hiç kimseye benzemez. Bu nedenlerle bireylerin farklı faktörlere bağlı olarak gruplaşmaları psikolojik ve sosyolojik gerçeklere uygundur. Farklılıklara dayalı sosyal nitelikli gruplaşmalar sosyolojik bakımdan kaçınılmazdır. Yani toplumlarda farklılıkların, çelişki ve çatışmaların olması çok doğaldır, normaldir. Rekabetlerin, çelişki ve çatışmaların olmamasını istemek hem fiziksel hem de toplumsal realiteye aykırı olan bir şeyi istemek demektir. Ancak bazı dönemlerde ve bazı sebeplere dayalı olarak bu gruplaşmalar, kamplaşmalar daha yoğun bir şekilde yaşanır ve toplumsal gerilimler, çatışmalar artmış olabilir. Önce bu sosyolojik realiteyi ortaya koymuş olalım.

Burada önemli bir noktayı daha belirtelim. Toplumdaki bireysel, sosyal rekabet ve çelişkilerin fiziksel vuruşmayı da içeren bir çatışmayla veya uzlaşmayla çözümlenmesi zihinsel, kültürel bir olgunlaşma, evrim dolayısıyla bir kültür meselesidir. Yukarıda da ifade edildiği gibi bazı toplumlarda ve dönemlerde çatışma kültürü, bazen de uzlaşma kültürü egemen duruma gelmektedir.

 

Türkiye’deki Durum

Son yıllarda bu problemle ilgili konuşma ve açıklamalarda genel olarak, farklı faktörlere bağlı kamplaşma ve kutuplaşmalar sanki daha önceki dönemlerde yokmuş da, bu olgu yeni ortaya çıkmış gibi bir izlenim yaratılmaktadır. Kutuplaşmaları yaratan sosyal ve siyasal nedenler belirlenip bunlar asgariye indirilmeden “haydi arkadaşlar kutuplaşmaları kaldıralım” demekle bu toplumsal gerilimler ortadan kalkmaz. Geçmişte yaşadığımız kutuplaşmaları şimdi özetle ele alalım. Bir defa vurgulayalım ki önce Osmanlı’da sonra da Türkiye Cumhuriyeti’nde yoğun olarak 1800’lü yıllardan bu yana olmak üzere, yenileşme-modernleşme çabalarıyla birlikte, sosyal ve kültürel bakımlardan kadrocu, baskıcı, şekli, yüzeysel, kutuplaştırıcı, dolayısıyla ekonomik içerikten yoksun ve halkı tümüyle kucaklamayan, iknaya dayanmayan bir modernleşme süreci başlatılmıştır. “Yeni” olanlar diyalektik olarak “eski” olanlarla (sosyal değer, düşünce, kurum, norm, kavram vs.) hesaplaşmadan, onlardan hareket etmeden (tam antitez şeklinde olsa da) ve onlardan hiç yararlanmadan, oluşturulmak istenmiştir. Bu yöntem ise sosyolojik gerçeklere hiç uymamaktadır. Üretim odaklı olmayan bir modernleşme modelinden dolayı da Cumhuriyet yönetimi Türk halkının cebine uzun süre tatmin edici bir gelir akıtamamıştır. Bu modelde modernleşme tüketim davranışları üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Aslında örnek aldığımız Batı tarzı modernleşme biçimi de böyle değildir. Örneğin Batı modernleşmesi “birey odaklı”dır. Biz ise tümüyle “devlet odaklı” bir modernleşme benimsemişizdir. Bu durumda bireysel hak ve özgürlüklere, bireysel girişime dayalı Batı demokrasisini nasıl uygulayacaktık? Ayrıca oradaki modernleşmenin temelinde tarihsel olarak bilim, teknoloji, sanayi ve dolayısıyla üretim ekonomisi vardır. Türkiye’de yeni değerler sistemini, yapılan reformları halkın tam olarak benimseyip özümlememesi belirttiğimiz bu eksiklik ve yanlışlıklardan kaynaklanmıştır. Yerli olmayan, yani kendimizin üretmediği bu modernleşme modeli niteliği gereği zaten “kutuplaştırıcı” bir öz ve yöntem içeriyordu.  Söz konusu genel ve klasik modernleşme (modernleştirme) modeli sosyolojik bakımdan oldukça sorunluydu. Gayet tabii çağdaşlaşmak, gelişen ve değişen çağa ayak uydurmak Batı’da oluşan bilim ve tekniği, endüstriyi almak, bunlara dayalı bir sosyoekonomik ve siyasal gelişme çizgisini takip etmek zorundaydık. Ancak izlenen yöntemde büyük yanlışlıklar, tutarsızlıklar vardı. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız nedenlerden dolayı modernleşmede mutlaka gerekli olan halk-devlet kaynaşması da bir türlü gerçekleştirilememiştir. Bu modernleşme modelinin kendi toplumsal yapımıza adaptasyonu, kendi şartlarımıza göre yorumu, analizi yapılamadığı için de, bu model bizde çok yapay kalmış ve hiç gerçeği yansıtmayan bir “kültür-zihniyet ikiliği”ne sebep olmuştur. Onun için bugün “hayat tarzları” üzerinden yoğun bir kutuplaşma yaşandığı gözlenmektedir. Özetle sonuçta ne olmuştur? Yaklaşık iki yüzyıldır devam eden anlamsız, suni, kronik bir “ilerici-gerici” çatışması, kavgası ortaya çıkmıştır. Bu bizim âdeta ezeli ve çok acılı, yıpratıcı bir kutuplaşma serüvenimiz değil midir?

İmparatorluktan ulus devlete geçiş sürecimizde de önemli yanlışlar yapılmıştır. Bu geçiş, imparatorluk tarihimizle, Anadolu coğrafyası ve sosyolojisiyle tam uyumlu ve kucaklayıcı, bütünleştirici olmamıştır. Osmanlı, imparatorlukların sosyolojik özelliği bakımından “çoğulcu” idi. Ulus devlete geçerken bu çoğulculuk terkedilmiş, “tek tip” insan modeli esas alınmıştır. Fakat bu “geçiş” yöntemi Anadolu’nun tarihsel ve sosyolojik yapısına uygun düşmüyordu. Dolayısıyla etnik ve inançlara dayalı farklılıkları ulus devlet potasında sosyal ve kültürel bir ahenk içinde bütünleştirme becerisini gösterememişizdir. Onun için bugünkü çoğu etnik, kültürel, ideolojik, dinsel gerilim ve kutuplaşmaları bu tarihsel, sosyolojik-demografik zemin yaratmıştır. Türkiye’de tek yanlı, tek boyutlu bir kamplaşma ve kutuplaşmalardan da bahsedemeyiz. Değişik faktörlere bağlı çeşitli kutuplaşmalar-kamplaşmalar mevcuttur. Ne yazık ki bugüne kadarki Cumhuriyet hükümetlerinin çoğu da bu kamplaşma ve ötekileştirmeleri azaltıcı olmaktan çok artırıcı politikalar uygulamışlardır.

1946’dan, yani çok partili hayata geçildikten sonra 1950-1960 arasındaki ilk demokrasi tecrübemiz esnasında da değişik nedenlerden dolayı keskin bir Demokrat Parti-Cumhuriyet Halk Partisi kamplaşması yaşamışızdır. Bu derin kamplaşma durumu kız alıp vermeleri bile etkilemiş ve birçok köyde köylülerin gittikleri kahvehaneler bile ayrılmıştır.  Belki de demokrasiyi hazımsızlıktan ve tecrübesizlikten kaynaklanan bu kutuplaşma 27 Mayıs 1960 askeri darbesini tetikleyen sebeplerden biri olmuştur.

Daha sonra 1980’lere doğru gene çok gerilimli olan ve bu kez silahlı çatışmaları da içeren bir sol-sağ kutuplaşmasını yaşamış olduk. Bu kavgalar da uzlaşmayla değil, gene daha acılı bir askeri darbe ile sonuçlanmış, o dönemde bizim toplumsal ve sınıfsal yapımızın üretmediği ideolojik çatışmalardan dolayı siyasal sistemimiz tekrar kesintiye uğramış, demokratik birikimlerimiz yok olmuştur.

Özetle son elli altmış yıllık dönem içinde ilericiler-gericiler, dinciler-laikler, solcular-sağcılar ve benzeri biçimlerde olmak üzere sürekli kutuplaşma, kamplaşma olgularıyla karşılaşmışızdır. Yukarıda belirtiğimiz gibi söz konusu kutuplaşmalar, ötekileştirmeler bugün daha çok “hayat tarzları” üzerinden ifade edilmektedir. Bu kamplaşmaları o kadar ileri götürmüşüzdür ki ifade ettiğimiz kutuplaşma kriterleri yetmemiş, bir de Türkleri ayrıca kendi içinde bölerek, daha önce hiç kullanmadığımız ve sosyolojik anlamı olmayan “Beyaz Türkler” kavramını üretme-icat etme başarısını (!) göstermişizdir. Dolayısıyla öyle anlaşılıyor ki, aslında bizi kimse kutuplaştırmıyor, biz kendi kendimizi kutuplaştırıyor, ötekileştiriyoruz. Yani bu illet artık genlerimize işlemiş, gerçeği, anlamı, gereği olmasa da kendimiz yeni kutuplaşma nedenleri buluyoruz.

 

Asıl Mesele Nedir?

Anlaşılmaktadır ki kutuplaşma-kamplaşma-ötekileştirme dediğimiz olgular yeni değil. Derecesi bazen düşük, bazen yüksek düzeyde olmak üzere bunlar hep olagelmiştir. Sağlıklı, kapsamlı bir sosyal bütünleşmeyi gerçekleştiremediğimiz müddetçe bunların olması da kaçınılmazdır. Hatta bu noktada belirtelim ki yapısal değişmelerini, modernleşmelerini, ulusal bütünleşmelerini tam gerçekleştirememiş bütün gelişmekte olan ülkeler bu tip sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Yani ortaya çıkan bu kutuplaşma süreçlerinden çok da telaşa kapılmaya gerek yoktur. Türkiye olarak bizim, kutuplaşmaların yarattığı sorunları en azından hafifletmek ve demokrasiyi işletmek, demokrasi kültürünü yerleştirmek için  “öteki” insanlara, farklı kamplarda görünen kimselere tahammül edebilmemiz, dolayısıyla tolerans katsayımızı yükseltmemiz gerekmektedir. Empati yapabilmeyi, diyaloğu, tartışmayı, müzakereyi öğrenmeliyiz. Özetle “çatışma kültürü”nden “uzlaşma kültürü”ne geçebilmemiz önemlidir.

Batı’da felsefe ve bilimde, sosyal hayatta Yeniçağ’da gerçekleşen bir “zihniyet devrimi” vardır. Bu devrimle birlikte Batı önyargılardan kurtulmuş ve yaratıcı üretici bir düşünce ortamı oluşmuştur. Bilimde, teknolojide, sanayileşmede, kamu hukuku alanında ve politikada (demokratikleşme dâhil) gerçekleşen hızlı gelişmeler bu sayede olmuştur. Avrupa’daki bu zihniyet devrimi ile birlikte kapsamlı bir “tolerans düşüncesi” meydana gelmiştir. Bu tolerans kültürü Batı’da önyargılardan kurtulmada ve düşünce özgürlüğünün gelişmesinde çok büyük bir rol oynamıştır. Yayımlandığı dönemde, hatta daha sonra da aydınlarımızın görmezden geldiği bir önemli eser vardır; Hüseyin Batuhan’ın “Batı’da Tolerans Düşüncesinin Gelişmesi” başlıklı kitabı. Öyle ya bizim toleransa değil, köşeli, keskin tezlere ihtiyacımız vardı… Hâlbuki tolerans, özgür düşünce ortamını yaratmadan zihniyet devrimini, felsefi ve bilimsel yaratıcılığı dolayısıyla sanayileşmeyi, her türlü kalkınmayı nasıl gerçekleştirecektik? Bu eserde Avrupa’da Yeniçağ öncesi ve sonrasında tolerans ve eleştirel düşüncenin gelişmesi çok detaylı bir biçimde açıklanıyordu. Çağdaş bilim, teknoloji ve demokratik düşünceler, uygulamalar ancak bu tolerans ve özgürlük ortamı içinde gelişip serpilme imkânı bulabilmiştir. Özetle söylemek gerekirse tolerans, diyalog, müzakere gibi uzlaşma kültürünün unsurlarını içermeyen bir zihniyet değişikliğini gerçekleştirmeden kamplaşma geleneğinden kurtulmamız mümkün değildir.

Bu sitede yayımlanan başka bir makalede de (Çatışma Kültüründen Uzlaşma Kültürüne Geçiş) belirttiğimiz gibi uzlaşma kültürüne geçiş sadece bireysel irade ve istekle olabilecek bir şey değildir.  Bu, bir ortam, sosyal, ekonomik ve siyasal olgunluk, gelişmişlik meselesidir.  Söz konusu kültürü yaratan veya oluşmasını engelleyen belirli faktörler sosyal ve siyasal şartlar bulunmaktadır. Şimdi Türkiye’de son 60 yılda gözlenen kutuplaşmaların bazı psikososyal ve siyasal nedenlerini açıklamaya çalışalım.

Birinci olarak yukarıda bahsettiğimiz baskıcı, otoriter, devirmeci,  modernleştirici gelenek, sosyal ve sınıfsal kökeni olmayan (yani diyalektik bir oluşum içermeyen) karşıt gibi görünen fakat paralel ikili bir sosyokültürel yapı oluşturduğundan ve bu olgu da 1950’lerden sonra toplumdaki demokratik siyasal evrimin kendi doğal akışı içinde cereyan etmesini önlediğinden dolayı kutuplaşma olgusu sanki bir siyasal miras gibi yerleşmiş ve devam etmiştir.

 

Kutuplaşma ve Askeri Darbeler

İkinci olarak siyaset kurumlarına, hükümetlere karşı elli küsur yıl içinde irili ufaklı dokuz askeri darbe yapıldığından dolayı bu kurumlar çok örselenmiş, demokratik anlayış ve kurumlaşmalar önlenmiştir. Böylece demokratik kurumların, geleneklerin yerleşip kökleşmesi mümkün olmamıştır. Sistem aşınmış, yalama olmuştur. Siyasal alana müthiş bir kuşku, korku, güvensizlik yerleşmiştir. Siyasal rejim üzerinde, özellikle asker kökenli güçlü bir unsurun örneğin siyasal ihtirasları da olan cevval bir grup generalin, albayın darbe yapma düşüncesi, teşebbüsü siyaset kurumu üzerinde her zaman Demokles’in kılıcı gibi sallanmıştır. Siyasi bir okul durumunda olan siyasi partiler darbelerden sonra sürekli kapatıldığı için siyasal sosyalleşme önlenmiş, bireylerin demokratik tutum ve alışkanlıkları kazanmaları mümkün olmamıştır.

Darbe nedir? Darbe zor kullanmaktır, şiddettir. Kural ve hukuk dışı bir uygulama olduğu için de zulümdür, mağduriyettir. Türkiye’de her alanda kural, usül dolayısıyla hukuk dışı uygulamaların en önemli sebebi bu darbe geleneğidir. Dolayısıyla her türlü şiddet ve korku, güvensizlik de mazlum insanlar yaratır. Son elli yılda bu kadar mağdurun üretildiği bir toplumda, siz sosyal ve siyasal bütünleşmeyi, güven duygusunu, uzlaşmayı nasıl sağlayacaksınız?

Ayrıca toplum üzerinde siyasi gücü az olan, seçimlerde başarısızlığa uğrayan partiler de askeri darbelerden medet umar hâle gelmişler, dolayısıyla bunlar darbelere açık veya kapalı destek vermişlerdir. Her darbe geniş toplum kesimlerinde siyasal kırılma, travma yaratarak derin bölünmelere yol açmış ve sonuçta öfke yüklü mağdur kitleler meydana gelmiştir. Türkiye’de siyasal kutuplaşmaların en önemli nedenlerinden biri budur. İlk büyük kırılma ve mağdur olmuş kitleler 27 Mayıs askeri darbesinden sonra oluşmuştur. Siyasete kan bulaşmış, politikada bir rövanş durumu yaratılmış, bir etki tepki zinciri işlemeye başlamıştır. Her darbeden sonra bu zincir ortadan kaldırılıp bir uzlaşma zemini yaratılamamış, aksine zincirin boyu uzamıştır. Bugüne kadar sivil bir anayasa yapamayışımızın sebebi de bu olumsuzluklardır. 27 Mayıs’taki siyasi yargılamalar da Türkiye’de yargı kurumlarına, adalete olan güveni sarsmıştır. Hâlbuki Emile Zola’dan hareketle söylersek, “Cumhuriyet’in erdemi adalet olmalıydı.” Bu darbe olayları yargının tarafsızlığını yitirmesine devlete, adalete ve onun kurumlarına olan güvenin ortadan kalkmasına yol açmıştır. Zaten ondan sonra da Türkiye’de siyaset kurumu ile yargı gücü dikiş tutmamıştır. Bu tarihte adalet terazisinin bozulan dengesi günümüze kadar düzeltilememiştir. Devletin temel kurumlarındaki bu bozulma kronik hâl almış, yasama organına olan güven de azalmış, hükümetlerin inandırıcılığı zedelenmiş, yürütmenin icra, yaptırım gücü de zayıflamıştır.

Kutuplaşma olayı sadece sosyolojik ve siyasal bir olay değildir. Özü itibariyle bu olay önce psikolojiktir. Türü ne olursa olsun tüm insan ilişkileri toplumsal güven duygusuna dayanır. Kutuplaşmaların ilk ayağında diğer insanlara yani karşıt durumda olanlara güvenmemek, onlardan bir zararın geleceğine inanmak duygusu, kuşkusu vardır. Bu ortam içinde siyaset ve siyasetçiler, siyasi partiler inanılmaz, güvenilmez varlıklar olarak tanımlanır, algılanır hâle gelmişlerdir. İyi de, vatandaşlar demokratik sistem içinde kendi seçtikleri ve iktidara getirdikleri insanlara güvenmeyip de başka kime güvenecekler? Siyaset kurumu sosyolojik açıdan tüm toplumlarda olmazsa olmaz olan beş temel sosyal kurumdan biridir. Siyaset kurumunu askeri darbeler deyim yerindeyse şamar oğlanına döndürmüştür. Askerden sürekli tokat yiyen ve demokrasi içinde normal siyaset yapamayan kitleler kutuplara savrulmayıp ta nereye gideceklerdi? Siyaset kurumları toplumda yerleşip kökleşemediği, siyasi ve demokratik gelenekler oluşmadığı için her siyasal gücün, rakiplerini hep tasfiye edeceği, ona hayat hakkı tanımayacağı kuşkusu siyasi kutuplaşmaları çok yoğunlaştırmıştır. Demokrasinin sağlıklı işlemesi için siyasette gelenekleşmiş saygın kurumların bulunması gerekir. Her on yılda bir ve bazen daha sık olarak seçilenlerin, yöneticilerin alınıp götürüldüğü, her seferinde devletin âdeta yeniden dizayn edildiği bir ülkede toplumsal güven duygusu, siyasi istikrar nasıl tesis edilecek? Yaratılan bu ortamda gene siyasetçi yetişmiştir de, yapılan ve belirtilen hatalardan dolayı “devlet adamı” çok az yetişmiştir. Bunun eksikliğini Türkiye’de hep hissetmişizdir.

Açıklamaya çalıştığımız bu toplumsal ve siyasal korku, kuşku ortamı çatışmacı bir kültürü sürekli beslemiştir. Dolayısıyla söz konusu ortamdan çıkarak uzlaşmacı bir kültürün yeşermesi mümkün olmamaktadır. Her kesim inandığı kendi değerlerinin, hayat tarzının sürekli tehlikede olduğunu, bir gece erken kalkan birinin bunu ortadan kaldırıp paydos diyeceği kuşkusunu taşımaktadır. Seçilmiş iktidarlar da (önceki gelgitlerden ve yapboz uygulamalarından dolayı) bireylere bu garanti ve güveni verememektedirler. Çünkü geçmişte “Hükümet olursun, ama iktidar olamazsın” şeklindeki bir slogan âdeta siyasal bir atasözü hâline getirilmiştir. Bu sözün sık sık tekrarlandığı bir ortamda siyasette, demokraside bir kurumlaşma gerçekleşebilir mi?

Bu nedenlerle kutuplaşmalarda görünen, günlük, ama yanıltıcı nedenlerden çok derinlerdeki tarihsel ve sosyolojik nedenleri araştırıp, düşünmeliyiz. Türkiye’deki kutuplaşmalar sadece basit, yüzeysel, güncel politik tartışmalara, sebeplere dayanmamaktadır. Ne yazık ki bu, âdeta geleneksel bir kültür, kronik bir sosyal, siyasal tutum hâline dönüşmüştür. Ülkemizde bazı kesimlerde ve birçok kişide geleceğe dönük olmak üzere oluşan derin karamsarlıkların temelinde yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız faktörler bulunmaktadır.

 

Bu analizlerin sonunda şu sorular sorulabilir? Geçmişe dönük yapılan açıklama ve yorumlar tamam da, içinde yaşadığımız zaman diliminde ve Türkiye’nin karşılaştığı çok karmaşık iç ve dış sorunlar, güvenlik kaygıları karşısında bireyler olarak ne yapabiliriz? Sosyal ve ulusal bütünlüğü korumak için yapabileceğimiz şeyler yok mu? Elbette vardır. Kişiler olarak geçmişteki hatalardan ders çıkararak ve Cumhuriyetin, demokrasinin geliştirilmesi, yaşatılması bağlamında da olmak üzere, yukarıda değindiğimiz tolerans, tahammül ve uzlaşma kültürünü benimsememiz, birbirimizin hayat tarzına saygı göstermemiz gerekir. Gerilimleri, çatışmaları uzlaşma ile çözme becerisini kazanmalıyız. Bu beceriyi acı çekerek de olsa öğrenebiliriz. Günümüzde “ya ben ya o” ilkesi değil “hem o hem ben”, “kazan kazan” ilkesi geçerlidir. Zor olmakla birlikte, herkesin herkesi kendisine benzetme anlayışından, tutumundan vazgeçmesi gerekmektedir. Bireysel ve sosyal farklılıkları sıfırlama görüşü doğaya aykırıdır. Toplumda bize aykırı düşünce, duygu ve davranışların bulunması yanlış ve tehlikeli değil, faydalı ve gereklidir. Namık Kemal’in dediği gibi “Hakikat, fikirlerin (birbirine aykırı olan fikirlerin) çarpışmasından doğacaktır.” Bu gerçeği öğrenmek ve uygulamaktan başka çaremiz yoktur.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile