Artık En Önemli Politik Aktör Kitlelerdir

Bu sitede yayımladığımız birkaç makalede, İletişim Devrimi’nden sonra 21. yüzyılda politika ile ilgili her türlü etkinliklerde, süreçlerde ve karar mekanizmalarında kitlelerin etkilerinin eskiye göre arttığını belirtmiştik. Şimdi kitlelerin tüm politik kararlarda, uygulamalarda baskın bir şekilde rol oynadıklarını daha genişçe ve ayrıntılı olarak ele almak istiyoruz.

Kitleler, tüm dünyada Yakınçağ’la birlikte sosyal, kültürel, teknolojik ve ekonomik devrimlerin sonucu olarak, demokratik düşüncelerin, kurumların ve siyasi sistemlerin devreye girmesi ile önem kazanmıştır. Yani toplumlar monarşik yönetim sistemlerinden, geleneklerinden insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik uygulamalara geçtikçe kitlelerin etkinliği artmıştır. İletişim-Bilişim Devrimi ile katılımcı demokrasi öne çıktıkça politikacılar kitlelerin düşüncelerine, yargılarına ve taleplerine daha fazla yer vermek zorunda kalmışlardır.

Ulaşım, haberleşme, duygu ve düşünceleri ifade etme, bunları daha hızlı yayma imkânları, fırsatları yaratıldıkça kitleler politikaya tüm ağırlıklarını koymaya başlamışlardır. Artık toplumlarda sosyal hareketler, toplu gösteriler tümüyle kör bir güç olmaktan çıkmışlardır. Demokratik uygulamaların ilk sonuçları kitleler üzerinde gözlenmiştir. Bilişim çağında bunların, medya ve sosyal medya (bazı olumsuz neticeler yaratsa da) vasıtası ile politik sosyalleşmeleri hızla artmış, siyasetin ve yöneticilerin tüm kirli çamaşırları da sergilendiği için, bireyler her şeyin farkına varmaya başlamışlardır. Artık kralların, sultanların, başkanların karizmaları çizilmiş, her politik tercih ve uygulama kamuoyunun önünde cereyan etmekte, tüm siyasal kararlarda kitleler müdahil olmaktadırlar.

İletişim-Bilişim çağına kadar devletleri yönetenler, politikacılar siyasal projeleri, programları ve hedefleri belirlerken elitlerin-seçkinlerin-akademisyenlerin görüş ve teorilerinden çok yararlanmışlardır. Devlet yönetiminde bürokratlarla beraber elitler hep önemli bir yer işgal etmişler ve politikacıları etkilemiş, yönlendirmişlerdir. Zamanla kitlelerin öne çıkması elitlerin aleyhine olmaya başlamıştır. Bugün, tümüyle olmasa da, elitlerin âdeta pabucu dama atılmıştır. Bu yüzden elitler çok mutsuz ve karamsardırlar. Gene kendilerini etkin kılacak bir siyaset de üretemiyorlar. Elitlerin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu kitleler doldurmaktadır. Kitlelerin elitlerle arası açılınca elitler kitlelere küsmüşler, onlardan daha da uzaklaşmışlardır. Bu durumda politikacılar da, oyun, sandığın demokrasi içindeki belirleyiciliğinden dolayı seçkinlere değil halka yaklaşıp onlara kulak vermeyi tercih etmişlerdir.

19. yüzyıl ile 20. yüzyılın ilk yarısında Sanayi Devrimi’nin getirdiği sosyal ve ekonomik şartlar Marksist-solcu aydınlarla işçiler arasında bir beraberlik, ideolojik ve siyasal bir etkileşim oluşturmuştu. Bu durum soldaki partilerin iktidara yürüyüşünü kolaylaştırıyordu. Soldaki aydınlar sadece bu dönemde politikacılara, iktidara yakın duruyorlardı. Ama bugün şartlar değiştiğinden böyle bir fikir ve işbirliği söz konusu değildir. Özellikle sol kesimdeki aydınların geleceğe dönük karamsarlıkları, umutsuzlukları, iktidarlara küskünlükleri bu yüzdendir. İletişim Devrimi elitlerin “bilgiye sahip olma imtiyazı”nı ortadan kaldırdı. Çünkü her türlü bilgiye herkes kolayca ulaşabilme imkânına kavuşmuş oldu. Türkiye’de ise tarihsel ve yapısal nedenlerle soldaki elitlerle halk arasında Batı’dakine benzer bir yakınlaşma ve etkileşim hiç olmamış ve yaşanmamıştır. Zaten 18. yüzyıldan itibaren Türkiye’de aydınlarla halk arasındaki etkileşim ve işbirliği, Batı’nın doğru algılanamamasından, eksik değerlendirilmesinden, ayrıca Batı’nın çıkarları gereği bu kopukluğu istismar etmesinden ve sonuçta yanlış bir modernleşme uygulamasından dolayı Osmanlı’da aydın-halk ikiliği meydana gelmiş durumdaydı.

Kitlelerin politikada öne çıkmasını veya çıkarılmasını “popülizm” kavramı ile ifade eden ve eleştirenler vardır. Ama kesin olan ve görülen bir gerçek var ki, kitlelerin tüm sosyal, kültürel ve politik konularda giderek ağırlıkları artmaktadır. Giriş niteliğindeki bu genel açıklamalardan sonra sorunun can alıcı noktalarını öne çıkarabilmek bakımından kitleleri, İletişim-Bilişim Devrimi’nden sonra yani 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren öne çıkaran faktörleri beş madde halinde sıralamak ve açıklamak istiyoruz.

1. Adı ne olursa olsun geleneksel monarşik yönetim sistemlerinde ve bu tarz politik uygulamaların yarattığı siyasal teamüller içinde “yönetme olgusu” dar bir kadronun işi sayılıyordu. Kitleler bu yönetim çemberinin (sarayın) dışında tutuluyor, dolayısıyla gerek yöneticiler gerekse yönetim faaliyetleri sırlı bir hâl alıyordu. Halk kitleleri bu oyunun sadece seyircileri idiler. Bu dönemde “Hikmet-i hükümetten sual olunmaz”dı. Şimdi İletişim çağında ise izleyiciler salondan kalkmış sahneyi doldurmuşlardır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi özellikle Yakınçağ’la birlikte insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik kurumlaşmalar, uygulamalar zamanla bireylerin, gurupların yönetime katılımını çok kolaylaştırmış, hızlandırmıştır. Kitlelerin politikayı doğrudan etkilemelerini sağlayan normal demokratik seçimlerin dışında referandum, plebisit, kamuoyuna yönelik çeşitli sosyal araştırmalar, anketler, toplantılar, gösteriler yolu ile sürekli kamuoyunun, halkın nabzını tutacak araçlar geliştirilmiştir. Böylece toplumlarda kitlelerin görüş ve düşüncelerini almadan politik bir karar almak neredeyse imkânsız hâle gelmek üzeredir. Halk artık yönetim olgusu, kurumu açısından pasif değil, aktif bir unsurdur. Bu, insanlık tarihi açısından çok olumlu bir gelişmedir.

2. Tarihsel olarak Yeniçağ ve Yakınçağ içinde felsefi, sosyal ve siyasal düşüncelerin, teorilerin doğuşuna ve bunların toplumda yayılmasına, etkilerine bakıldığı zaman gözlenen durum şudur: Tüm kültür ve düşünce alanlarında olmak üzere bu zihinsel ürünleri yaratan belirli “odak”lar “otoriteler” vardır. Bu odakları birtakım filozoflar, ideologlar temsil etmişlerdir. Kültür dünyasındaki tüm düşünceleri bu gruplar derler, toplar, bunların analiz ve sentezini yapar ve bu zihinsel ürünleri sistemleştirirler. Ardından bu görüş ve düşünceler kitaplar, dergiler, değişik türdeki konuşmalarla dalga dalga toplumda yayılır. Söz konusu düşünce odakları çok etkin olmuş, her alanda bireylere ve topluma rehberlik yapmışlardır. Fakat bu odaklar günümüzde dağılmış, etkisizleşmiştir. Onun için 20. yüzyılın son çeyreğinde birçok düşünür artık ideolojilerin öldüğünü, evrensel düzeyde büyük filozofların yetişmediğini, kapsamlı, etkili siyasal sistemlerin olamayacağını dile getirmişlerdir.

3. Burada eğitimin önemli bir faktör olarak ele alınması gerekir. Dünyada sanayileşme ve demokratikleşme süreçlerine paralel olarak eğitim sistemleri de, bu sosyoekonomik ve siyasal gelişmelere işlevsellik ve bütünsellik kazandırmak bakımından, yenilenmiştir. Sosyolojik açıdan çok ağır değişen bir sosyal kurum olmasına rağmen eğitim alanında bir dizi reformlar yapma gereği doğmuştur. Örgün eğitimin yanında, 18. ve 19. yüzyıldan bu yana örneğin Pestalozzi gibi pedagogların çabaları ile özellikle yaygın eğitim ve halk eğitimi çalışmalarına, programlarına hız verilmiş, bireylerin bu yeni sosyal, ekonomik ve siyasal sistemlere uyumu için çok kapsamlı ve yararlı eğitim uygulamaları gerçekleştirilmiştir. Her türlü eğitim ve bilgilenme-bilinçlenme gelişmelerini İletişim-Bilişim Devrimi hem nicelikçe hem de nitelikçe çok hızlandırmış ve kolaylaştırmıştır. Dolayısıyla modern toplumlarda kitleler “çobanlar”ca (yani krallar, sultanlar, padişahlar vs.)  güdülecek bir “sürü” konumundan çıkmışlar, tüm sosyal, kültürel ve siyasal etkinliklere aktif olarak katılmaya başlamışlardır. Bu bağlamda günümüzde ”yöneten-yönetilen” ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ve değerlendirilmesi de gerekmektedir.

4. Konunun analizinde söz konusu ettiğimiz faktörleri sıralarken öneminden, etkisinden dolayı “medya”yı ayrı bir madde olarak ele almamız gerekir. Bugün geniş anlamda medya yazılı, görsel, sanal vs. tüm iletişim araçlarını kapsamaktadır. Gazeteler, radyolar gibi geleneksel medya unsurları hâlen geçerli olsa da özellikle televizyon, bilgisayar ve internet iletişimde öne çıkmış ve tüm insanları çok yoğun bir şekilde etkilemeye başlamıştır. İletişim alanındaki art arda gelen yeni teknolojik unsurlar, mekanizmalar en büyük etkiyi kitleler üzerinde göstermiştir. Bu teknolojik araç ve mekanizmalar insanları eğitti, bilinçlendirdi, onlarda farkındalık yarattı. Halk arasında kullanılan basit bir ifadeyle söylersek artık insanların “gözü açılmış”tır. Bu yeni iletişim araçları sayesinde yüzyılların oluşturduğu bütün tabular, yasaklar kalkmış ve gizili-saklı ne varsa bütün çıplaklıklarıyla ortaya dökülmüş, tüm bilgiler, düşünceler insanların zihninde yeniden inşa edilmeye başlanmıştır. Böylece mahremiyet çağının kapanmış olmasının yanında insanlar özel yaşamlarında kendi mahremiyetlerini dahi herkese açmaya başlamışlardır.

Bu dönemin belki en önemli sonuçlarından biri de, bahsettiğimiz gelişmelerden dolayı yöneten-yönetici arasındaki kalın, aşılmaz duvarlar ortadan kalkmış, yöneticilerin üstünlükleri son bulmuştur. Bilişim çağı, yöneticileri psikolojik ve sembolik anlamda tahtlarından indirmiştir. Yönetici ile yönetilenler âdeta eşitlenmişlerdir. Bu iki yönetim unsuru artık birbirini etkilemekte ve yöneticileri halk hem seçmekte hem de medya aracılığıyla sürekli denetim ve psikolojik baskı altında tutmaktadır. Siyasal sistemin, kurumların aldığı her yeni karara, çıkarılan yasalara karşı, ortaya çıkan sonuçların niteliğine göre, kitleler büyük bir toplumsal koro hâlinde tepki vermektedirler.

Bu arada medya hızla küreselleşmiş ve hem yerel hem de evrensel düzeyde algı operasyonlarında güçlü bir biçimde kullanılmaktadır. Bu bağlamda medya kültürel emperyalizmin çok etkili bir aracı hâline de gelmiştir. Örneğin dünyadaki genel değerler sistemi Batılı modellere göre oluşturulmaktadır. Tüm bunları ulusötesi medya şirketleri, kuruluşları gerçekleştirmektedir. Tabii bu medya mekanizmaları bireysel otonomiyi ortadan kaldırmakta, bireyleri birer “yığın” hâline dönüştürmektedir. Medya kitleleri örgütlemekte, şekillendirip yönlendirmekte, dolayısıyla bazen yeni bir gerçeklik veya bir “üst-sanal gerçeklik” meydana getirilmektedir.

5. Öncelikle 18. yüzyıldan itibaren ve Fransız Devrimi’nin ardından 19. yüzyılda Avrupa ülkelerinde ekonomik, ideolojik ve siyasal sebeplerle köylü isyanları, grevler, genel grevler, kapsamlı toplu gösteriler gibi sosyal mücadeleler ve tepkiler vasıtasıyla kitleler kendi güçlerinin farkına varmış oldular. Siyasal otoriteye karşı mücadele ederek bazı sosyal hak ve özgürlüklerin elde edilebileceğini, acı çekerek de olsa, öğrendiler. Bu bilgi ve sosyal tepki şekli zamanla bir toplumsal alışkanlık, gelenek hâline geldi. Böylece bugüne gelindiğinde artık kitleler en önemli politika yapıcı unsur oldular. Aynı zamanda halk kitleleri bu süreç içinde sosyal ve siyasal örgütlenmenin gereğini, faydasını kavrayarak hem sosyal gelişmenin hem de demokrasinin önünü açmayı başardılar. Bu şartlarda Batı’da çok partili parlamenter demokrasiler yerleşmeye başladı. Çokçu, diyalogcu, özgürlükçü siyasal sistemler bütün dünyada yaygınlaştı, gelişti. Dolayısıyla siyasal sistemlerin, demokrasinin en büyük teminatı halklarda oluşan bu siyasal bilinç oldu. Demokrasi dışı her girişimi kitlelerin tepkileri, karşı koymaları engellemektedir. Artık siyasal sisteme ayarı elitler, bürokrasi değil halk kitleleri vermektedir. Bu yüzden yönetimde “şeffaflık” en temel bir yönetim ilkesi olmuştur.

Bu arada eklemek gerekir ki dünyadaki tüm siyasal sistem ve rejimler, sosyal yapılar yukarıda bahsettiğimiz olgunlukta değildir. Dünyada 21. yüzyıla uymayan daha birçok siyasal rejim bulunmaktadır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile