Yönetmek Üzerine

İnsanın bütün eylemleri en başta, hangi nitelikte olursa olsun, ihtiyaçlarını tatmine yöneliktir. Bu ana sebep insanı çevresi ile iletişime-etkileşime götürür ve insan, yaşamı boyunca bu tür amaçlarını gerçekleştirmek için mücadele eder. Kişinin önce hayata tutunması, canlılığını, soyunu sürdürebilmesi vazgeçilemez bir şarttır. Dolayısıyla tüm canlılarda olduğu gibi insanların da, önde gelen etkinlikleri özellikle fizyolojik nitelikte olan ihtiyaçların yani beslenme, barınma ve üreme ihtiyaçlarının karşılanması, bunların tatmini bakımından doğa ile diğer insan ve topluluklarla ilişkiye girmeleri ve mücadeleyi ömür boyu sürdürmeleri gerekiyor. Bu sebeple olsa gerek Konfüçyüs “Dünyayı yöneten aşk ve açlıktır” demiştir.

Maslow’dan hareketle söylersek ikinci önemli ihtiyaç kümesi de güvenlikle ilgili olanlardır. İşte bu ihtiyacın tatmini sorunu da toplumsal evrim içinde ve zamanla insanları bir örgütlenmeye, sosyal bir kurum ihdas etmeye götürmüştür. Devlete duyulan ihtiyaç, bir anlamda, bu ortak sosyal kaygılardan doğmuştur. Tabii bir siyasal kurumun, örgütün meydana getirilmesi insanlar ve toplumlar arasındaki çelişki ve çatışmaları, kavgaları sonlandırmamıştır. Çünkü söz konusu ihtiyaçların karşılanması kendiliğinden ve kaçınılmaz olarak bir “yönetim sorunu” da yaratmıştır. Doğal olarak insanlar, gruplar hâlinde yaşamaya ve birlikte üretim yapmaya çeşitli maddi ve sosyal etkinliklerde bulunmaya başlayınca ortak kararlar alma ve bu kararları uygulamaya koyma meselesi de gündeme gelmiştir. Böylece bir “yönetmek olgusu” ortaya çıkmıştır. Bu noktada Weber’in yönetimle ilgili ilk tespitlerine yer vermek gerekir. Ona göre en küçük insan gruplarında bile “yöneten- yönetilen” ayrımı vardır. Aynı şekilde önemli hukuk ve siyaset sosyologlarından sayılan Duguit de yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkilerin evrensel bir ilişki olduğunu vurgulamıştır. İşte bu ayrım toplumlarda siyasal yapılanmanın, örgütlenmenin ve kurumlaşmanın ilk unsurudur.

Topluma sosyolojik ve antropolojik açılardan bakarsak, her zaman ve her toplumda beş temel (olmazsa olmaz) sosyal kurumun var olduğunu görürüz. Bunlar: Üretim (ekonomi), aile, siyaset (politika-yönetim), eğitim ve dindir. Bu sosyal kurumların şemsiyesi altında belirli sosyal işlevleri yerine getiren ikinci derecede onlarca, yüzlerce kurum ve kuruluş bulunmaktadır. Örneğin devlet de siyaset kurumu çerçevesinde olmak üzere oldukça kapsamlı, önemli bir sosyal kurumdur. Devletin bu siyasal kapsayıcılığından, öneminden dolayı siyaset biliminde ona “kurumların kurumu” denilmektedir. Sonuçta küçükten büyüğe, tüm sosyal grup ve örgütlerin, kurumların, nihayet devletin yönetimi sorunu ilk çağlardan bu yana toplumların ortak, evrensel bir sorunu olagelmiştir. İnsanlık tarihinde en büyük çatışma ve savaşlar, ne yazık ki, bu kurumların üçünde (ekonomi, yönetim-siyaset ve din) yaygın, sürekli, şiddetli ve hatta kanlı olmuştur. Dahası, kültür ve uygarlık alanlarındaki tüm pozitif gelişmeler bu kavgaları önleyememiştir. Çatışma ve kavgalar aynı biçimde devam etmiş, sadece kullanılan araçlarda değişiklikler olmuştur.

 

Yönetmek Ne Demektir?


Bu sitede makro düzeyde yönetim dolayısıyla devlet idaresi-siyaset ile ilgili olarak birkaç makale bulunmaktadır. Biz bu makalede ise yönetim-siyaset olgusunun genel anlamına gene biraz değinmekle birlikte, bu olgunun farklı yönlerine ayrıca olayın bireysel-psikolojik boyutlarına eğilmek istiyoruz.

Yönetmek ve yönetim kavramları çok kapsamlı ve boyutlu kavramlardır. Bu kavramlar sadece bir alanla yani toplumların, siyasal yapıların yönetimiyle, sevk ve idaresiyle ilgili değildir. Örneğin insanın kendisini yönetmesinden, olayların yönetiminden, bir örgütün, kurumun, ailenin, şirketin, eylemin, makinelerin, hayvanların, sermayenin, hatta zamanın yönetiminden bahsedebiliriz. Bunların hepsinin temelinde, herhalde insanın kendisini yönetmesi konusu yatmaktadır. Bu sebeple daha İlkçağ’da Eflatun, “Kendisini yönetmesini bilen insan dünyayı da yönetir” ve ilave olarak da “Kendisini yönetmesini bilmeyenler, kendi yurttaşlarını idare etmek iddiasında bulunamazlar” demiştir. Fakat biz burada yönetmek kavramı ile esas olarak insan gruplarının, devletin yönetiminden bahsetmek istiyoruz. Bir toplumun, milletin, devletin yönetilmesine, bu konudaki etkinliklere siyaset (politika) denilmektedir. Diğer kurum ve örgütlerin (bir şirket, okul, banka, atölye, fabrika vb. gibi) yönetimi işine ise “siyaset” denilmez. Siyaset, bütünsel toplumun siyasal bir yapıya dönüşmesi durumunda meydana gelen siyasal örgütün yani devletin yönetimini ifade eder.


Bu çerçevede sözlük anlamıyla ve en genel manada yönetim, bir kurum veya kuruluşun, örgütün, yasalara ve belirli kurallara, şartlara uygun bir biçimde işlemesini sağlamak, onu sevk ve idare etmek, yönlendirmek demektir. Siyaset bilimi açısından yönetmek iktidar olmak yani toplum nazarında meşru bir siyasal otoritenin kullanılmasını anlatır. Dolayısıyla siyasetin temel amacı iktidar olmak ve toplumun-devletin belirlenen doğrultuda ve belirli kurallar çerçevesinde işleyişini, ilerleyişini sağlamaktır. Yukarıdaki açıklamalar bağlamında bakarsak, insanların var oldukları günden bu yana, en çok kafa yordukları, tartıştıkları meselelerden biri de yönetim kavramı ve yönetenle yönetilenler arasındaki ilişkilerdir. Tabii burada şunu vurgulamak gerekiyor. Her zaman ve her toplumda iyi kötü bir yönetim tarzı oluşturulmuştur. Ancak insanoğlu sürekli daha iyiyi, mükemmeli, kendisine en yüksek mutluluğu verecek olan ideal bir yönetim şeklini düşlemiş ve bu amacı gerçekleştirecek sistemi (veya sistemleri) arayıp durmuştur. Bu noktada ilk bulduğu kavramlardan biri “adalet” kavramıdır. Toplumda tam adalet gerçekleştirilirse ve yöneticiler, toplumu, devleti bu ilkeye göre idare edebilirlerse insanlar, topluluklar huzur ve mutluluk içinde yaşayabilirler. Örneğin İlkçağda bu ideal yönetim kavramı üzerinde en çok zihinsel çaba harcayanların başında Eflatun gelir.    Eflatun’dan yaklaşık yüz yıl önce doğan Konfüçyüs de, Eflatun kadar yoğun olmasa da, en uygun ve dengeli bir toplum ve devlet düzeni üzerinde düşünenlerden birisidir. Ancak Konfüçyüs adaletle düzen ve dengeyi birlikte ele almaktadır.


Eflatun, “Devlet” başlığını taşıyan ve İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre, dünyada en çok okunan 10 kitaptan biri olarak kabul edilen eserinde, ideal bir toplum ve devlet modeli-düzeni oluşturmuş ve bu eserin, dolayısıyla önerdiği siyasal düzenin temeline adalet kavramını yerleştirmiştir. Eflatun’a göre en iyi devlet şekli, yani en iyi yönetim sistemi, toplumda en iyilerin (ki bunlar, en bilgili ve yeterli olanlar yani filozoflardır) devleti idare ettiği bir devlet biçimidir. Başka bir ifadeyle “Bilgeler öne düşecek ve yönetecek, bilgisizler de onları izleyecektir.” Daha sonraki çağlarda “Devlet” e benzer özellikler taşıyan ve gene ideal yönetim ve toplum düzeni öneren birçok “ütopyalar” yazılmış ve yayımlanmıştır.
 Siyasi bakımdan adalet, eşitlik ve özgürlük gibi temel kavram ve uygulamaları içeren ideal yönetim (devlet) sistemi o günlerden bugüne tartışılıp durmuştur. Bu çerçevede değişik sistemler, rejimler denenmiş, içinde yaşadığımız dönemde “demokrasi” denilen kapsamlı bir yönetim sistemi üzerinde (o da uygulamada çeşitlilik göstermekle birlikte) aşağı yukarı ortak ve pozitif bir kanaat oluşmuştur denilebilir. Günümüzde demokratik uygulamalar geçerli olsa da Meriç’e göre, idare edenlerle edilenlerin, toplumsal tarihi ve işleyişi birlikte gerçekleştirecekleri bir devlet şekli hiçbir zaman bulunamayacaktır. Anlaşılmaktadır ki toplumda herkesi ve her grubu siyasal açıdan aynı oranda, düzeyde mutlu kılacak bir siyasal düzen yani yönetim biçimi için insanlık daha çok zihin yoracak ve mürekkep tüketilecektir. Bu arada vurgulayalım ki, yönetimin genel geçer, standart bir şeklinin olmadığı da anlaşılmaktadır. Bu kavram ve olgu zaman, mekân ve kültür unsurları ile sınırlı olmaktadır.


Bir ülke düzeyinde siyaset yapan bir yöneticinin, liderin siyasi başarı sağlaması belki sayılamayacak kadar fazla olan değişkenler arasında belirli, kabul edilebilir bir dengeyi tutturabilmesine bağlıdır. Hele Türkiye gibi gelişilmekte olan ve çok girift sorunları bulunan ülkeleri yönetmek daha da zordur. Bu nedenle olsa gerek Süleyman Demirel “Bu ülke yönetilemez, ancak idare edilir” demiştir. Gerçekten siyaset bir denge sağlama hüneridir. Neyin, nelerin dengesi? Bu, kişiler, gruplar, örgütler, kurumlar, sınıflar arası çıkarlar, talepler, düşünceler, inançlar arasında gerçekleşmesi gereken bir sosyal ve siyasal dengedir. Buna ek olarak ulusal ve uluslararası çıkarlar, çatışmalar ve sorunlar açısından da makul bir dengenin sağlanabilmesi lazımdır. Siyasette başarı, elde edilen somut sonuçlarla ölçülebilir; çünkü siyasette sonuçlar önemlidir, amaçlara ulaşmak için kullanılan araçların niteliği pek önemli değildir. Siyasette başarı da bir anlamda izafiyet taşımaktadır. İsmet İnönü siyasetteki bu dönemsel izafiyeti anlatmak için onu askerlikle karşılaştırarak, “Siyasette bugün mağlup görünen, yarın konjonktür değişince galip duruma geçebilir” demiştir.
 Netice olarak bu kadar iç ve dış dinamiğin bir ahenk içinde harmanlanması ve bu ilişkilerin ülke yurttaşlarının, kamunun çakarları doğrultusunda götürülebilmesi çok büyük bir yaratıcılığı, bilgiyi, esnekliği, vizyonu, iradeyi, isabetli karar almayı, bunu yürütmeyi ve sürdürebilmeyi gerektirir. Bu açılardan siyaset belli kural ve düzenlemeleri olan bir meslek olarak da kabul edilmez. Dolayısıyla bu iş, sıradan herkesin altından kalkabileceği bir uğraş değildir. Ancak toplumda çoğu insan kişisel hedefler ve tutkular yüzünden bu işe talip olmak ister. Bu her dönemde ve toplumda böyle olagelmiştir.


Siyaset çok karmaşık ve çok faktörlü bir olay olduğu kadar, inişli çıkışlı, gelgitli, aynı zamanda çok farklı araçların da kullanıldığı bir süreçtir. Mevcut sosyal, ekonomik ve siyasal şartlar değiştikçe siyaset ve siyasetçiler bu yeni durumlara uymak zorundadırlar. Siyasetteki bu değişkenliği, izafiyeti Süleyman Demirel’in söylediği şu söz, çok kısa, ama net ve vurgulu bir biçimde ifade etmektedir: “Dün dündür, bugün bugündür.” Demirel, bu sözü sarf ettiği dönemde, güncel siyasal polemikler açısından çok eleştirilmiştir. Aslında bu açıklama doğrudur ve siyasetin kısa zaman aralığında bile olsa değişkenliğini ve gerçeğini yansıtmaktadır. Bu ifade, bir siyaset kuramcısı tarafından değil de, elli yıl siyasetin içinde bulunmuş, en üst statülere kadar yükselmiş, pişmiş bir uygulayıcı tarafından söylendiği için daha da anlamlı ve önemlidir. Siyasetin gidişini, işleyişini, yönünü belirleyen unsurlar olarak, sosyoekonomik ve diğer toplumsal şartlar, ihtiyaçlar, sorunlar ve imkânlar sayılabilir. Bunlar ise oldukça dinamik unsurlardır.


Siyasetin barış zamanında kullanılan yöntem ve araçları ile savaş zamanında kullanılanlar arasında bazı farklar da mevcuttur. Siyasetin en kanlı, kötü ve merhametsiz aracı savaştır. Burada siyasetle savaş arasındaki ilişkiye de kısaca değinmekte yarar vardır. Genellikle savaşın, şiddete başvurularak uygulanan bir siyaset olduğu kabul edilmektedir. Yani savaş, siyasetin doğal ve çoğu zaman da kaçınılmaz bir devamı demektir. Bu sebeple Mao Çe Tung “Siyaset kan dökülmeyen savaştır, savaş ise kan dökülen siyasettir” demiştir. İnsan, canlılar içinde en gaddar, yırtıcı bir varlık olduğunu savaş ortamında gösterir. İnsanlar kendi türünden olan diğer insanları öldürmenin yanında,  çevreyi de yakıp yıkan, hatta doğayı tahrip etmekten (hayvanlar doğayı tahrip etmezler) kaçınmayan bir varlıktır. İşte savaş sırasında tüm bu canavarlıklar yapılabilmektedir. Yeryüzünde yaşanan en kapsamlı ve sayıca büyük insan ölümleri, katliamlar, sürgünler, soykırımlar hep uygulanan siyasetler gereği gerçekleştirilmiştir. Siyaset, teorik ve ideal olarak başlangıçta insanları, toplumları saadete, huzur ve güvenliğe kavuşturmak için yapılan bir etkinlik, iyilik ve fedakârlık olarak düşünülse de,  uygulamada bu amaca hizmet etmeyen ve bu kavramlarla çelişen durumlara çok sık rastlanmaktadır.

 

Yönetmenin Psikolojik Boyutu

Yukarıda belirtildi, yönetmek çok yönlü ve oldukça kapsamlı psikososyal bir faaliyettir, iştir. Yöneten-yönetilen ilişkisinde diğer insan ilişkilerinde olduğu gibi burada da psikolojik boyut öncelik taşır. Yani bir insanın (liderin) diğer insanları etkilemesi, onları yönlendirmesi, belirli konularda ikna etmesi öncelikle psikolojik bir süreçtir. Bu çerçevede söz konusu ettiğimiz psikolojik boyutu iki aşamada ele alacağız. Birincisi, yönetenle yönetilenler arasındaki iletişimi gerçekleştirmek hatta bunu yoğunlaştırmak ve bu psikososyal ilişkide (çünkü bu bir etkileme-etkileşim mekanizmasıdır) beklenen etkiyi yaratabilmek ve başarılı sonuç alabilmek bakımından, rasyonel unsurlardan çok duygusal unsurları kullanmak ve böylece yönetilenlerin siyasal lidere (liderlere) güven duymalarını sağlama konusudur. Bu süreçte duygusal bir bağın, etkileşimin kurulması zorunludur. Onun için olsa gerek, Roosevelt “Kendinizi yönetmek için kafanızı, başkalarını yönetmek için ise kalbinizi kullanın” demiştir.


Özellikle çağımızdaki demokratik yönetim sistemlerinde kitlelerin desteği şarttır. Bu desteğin yöneticilere verilmesi bakımından ortak duygusal bağların oluşturulması ve karşılıklı empatinin kurulması gerekmektedir. Bu çerçevede rasyonel argümanların hiç olmayacağını söyleyemeyiz. Ancak politikada duygu-düşünce ve belli konulardaki inanç akışı, rasyonel benzerlik ve ortak noktalardan önce gelmektedir. Hangi tür yönetim tarzı olursa olsun yönetimde sağlıklı bir iletişim kurulabilmelidir. Sosyal psikolojinin bulgularına göre de insanlar arasında verimli bir iletişim öncelikle duygusal faktörler yoluyla gerçekleşmektedir.

 

Siyaset bilimcileri, demokratik ülkelerde seçimlerde yurttaşların oy verirken akıl ve bilgiden çok sezgilerine göre hareket ettiklerini, ekonomik ve rasyonel unsurlardan ziyade inançların, duygusal bağların, güven duygusunun, saygınlık arayışı gibi unsurların rol oynadığını belirtmektedirler. G. Le Bon siyasette, ekonomik ve rasyonel kavramlardan çok tutkuların, inançların, pek az da düşüncelerin çarpıştığını ifade etmiştir.

Bu boyut içinde belirtmek istediğimiz ikinci konu da şudur; yöneticilerin kişilik yapıları psikolojik özellikleri, yani onların duyguları, arzuları, öfkeleri, tutkuları, ideal ve hayalleri bu süreçte çok önemli bir yer tutmaktadır. Burada önce şunu belirtelim ki siyaset psikososyal açıdan bir çatışma alanıdır. Sosyal ve siyasal bir olgu olarak politikanın başlangıçta mahiyetinin iyi analiz edilmesi ve tanımlanması gerekir. Politika hem kişisel özlemlerin, tutkuların şaha kalktığı, hem de ulusal çıkarları sağlamak, toplumsal hedeflere ulaşmak bakımından acımasız bir mücadelenin yürütüldüğü bir ortamdır. Bu sebeple Meriç söz konusu mücadeleyi açıklarken “Politika kanlı bir boğuşma alanı” ifadesini kullanmakta ve politikanın “Beyaz eldivenle yapılamayacağı” na dikkat çekmektedir. Gene bu noktada Sartre da benzer bir ifadeyle “Safiyetle politika yapılmaz” demiştir.

Politikada bu sert ve zaman zaman da çok acımasızca cereyan eden mücadele biçiminin temel özelliklerini ve politikanın ana ilkelerini siyaset sosyolojisinin tarihsel gelişimi bakımından en net biçimde 16. yüzyılda Machiavelli belirtmiştir. O, politikacıların, devlet adamlarının toplumu, devleti yönetirken, bu eyleme kişisel ahlakı karıştırmadan davranmaları gerektiğini vurgulamıştır. Daha ayrıntılı olarak söylersek, Machiavelli’nin siyaset bilimine belki de en büyük katkısı, siyasetin gerekleriyle kişisel ve toplumsal ahlakın, geleneklerin ve inanç sistemlerinin (dinlerin) gereklerinin tümüyle ayrı olduğu ve siyasi sürecin bunların dışında apayrı bir süreç, olgu olarak işlediği düşüncesidir. Dolayısıyla siyasal liderlerin, yöneticilerin nasıl bir psikolojik tutum içinde olmaları konusunda Machiavelli, çok tartışılmakla birlikte, en gerçekçi ve rasyonel ilkeleri ortaya koymuş, bu konu ile ilgili evrensel, genel-geçer niteliği olan önerilerde bulunmuştur. Onun için gene Meriç bu durumla ilgili olarak, “Politikada bütün büyük mücadele adamları Makyavelisttir” ifadesini kullanmıştır.

Yönetmek fiilinde insan egosunu tatmin eden çok büyük özellikler bulunsa gerek. Başlangıçta belirtmiştik, insanları, olayların, nesnelerin, hayvanların yönetiminden çok, kendi türlerinin yani diğer insanların yönetimi cezbediyor. Kabul etmek gerekir ki yöneten yönetilen ilişkisinde ama isteyerek ama istemeyerek bir boyun eğme, kabul etme, emretme vardır. Hâlbuki diğer varlık ve nesnelerin yönetiminde bu tür özellikler yoktur. İnsanın doğa olaylarına, nesnelere bu anlamda bir emretme gücü de söz konusu değildir. Siyaset, insan egosuna diğer sosyal eylemlerden çok daha fazla haz duymasına imkân veriyor, böyle bir ortam yaratıyor. Öyle anlaşılıyor ki insan egosunu en çok tahrik ve motive eden, şişiren alan siyaset alanıdır. İnsanların tümü olmasa da, çoğu bu amaçla siyasal hiyerarşinin en tepesine tırmanmak, “baş” olmak istiyor. Atasözlerimiz içinde “baş olmak” la ilgili pek çok söz vardır. Dünyada bütün kültürlerde baş olmak hep özlenen, ulaşılması gereken bir statü olarak ortaya konmuştur. Örneğin bu konuda Caesar, “Roma’da ikinci olmaktansa, bir köyde birinci olmayı isterim” demiştir. John Milton da benzer bir ifade kullanmıştır: “Cennette uşak olmaktansa cehennemde baş olmak daha iyidir.” Siyasetteki ölçü tanımayan rekabet, öne geçme, toplumu yönetme ve kendince dönüştürme ihtirası (bu alandaki bunca riske, tehlike ve sıkıntılara rağmen) başka türlü açıklanamaz. Onun için olsa gerek, bizim geleneksel kültürümüzde “Siyasetçinin iki gömleği olur, biri bayramlık, biri idamlık” denmiştir.

Yönetmek bir gücü, otoriteyi kullanmak, insanlar ve toplum üzerinde, niteliği nasıl olursa olsun bir egemenlik kurmak, toplum adına bu güç vasıtası ile toplumsal yapı ve kurallarda kendi düşünceleri, dünya görüşü doğrultusunda değişmeler meydana getirmektir. Bu, tabii halka hizmet, toplumu daha huzurlu, mutlu hâle getirme faaliyeti olarak sunulur. Bu bir bakıma da doğrudur. Ancak burada belirlenen amaçların gerçekleştirilmesi için yöneticilerde çok güçlü bir egonun, belirli tutkuların ve farklı bir zekânın bulunması gerekmektedir. Dolayısıyla siyasette büyük işler başarmış tüm karizmatik liderlerde  güçlü bir ego enerjisinin varlığı kabul edilmektedir.

Siyaset kavramının odak noktasında “güç-kuvvet” vardır. Teorik ve ideale yönelen siyasi açıklamalarda genellikle toplum nazarında pozitif algılar, duygular yaratan kavramlar kullanılır. Ancak siyasetin somut gerçeği daha farklı kavramları, uygulamaları gündeme taşımaktadır. Onun için olsa gerek Pascal, “Dünyayı yöneten düşünceler değil, kuvvettir” demiştir. Sinema alanında birçok bilimkurgu tarzındaki filmlerde, ayrıca çocuklar için hazırlanan çizgi filmlerinde olayın kahramanları arasında kıyasıya dünyayı veya evreni ele geçirmek, yani sonuç olarak insanları, devletleri kendi yönetimi altına almak isteyen, böyle bir ihtirasla yanıp tutuşan kimseler vardır. Bu tür maceralarda da büyük bir güç savaşı, rekabeti gözlenir. Dolayısıyla siyaset, toplum adına meşruiyeti de olan (geleneksel, yasal veya karizmatik egemenlik) bir siyasal güç elde etme ve bunu kullanma mücadelesidir. Bunun bir sınırı da yoktur.

Yöneten ve yöneticilerin, yönetim olgusu bakımından ilişkileri, etkileşim süreçleri zamana, çevreye, kültürel yapılara göre farklılıklar göstermektedir. Yönetim şekilleri bu psikolojik özelliklere (davranış ve tutumlara), ayrıca kültürlere göre değişik biçimlere ayrılmakta ve çeşitli otorite-iktidar dolayısıyla devlet tipleri ortaya çıkmaktadır. Yani iktidar biçimlerini belirleyen sadece kişilik özellikleri, siyasal hedefler değildir. Ayrıca burada toplumların sosyolojik yapıları, tarihsel ve sosyolojik evrimleri, iktidarlara ve onların yönetim tarzlarına etki yapmaktadır. Batı toplumlarındaki, “devlet” algısı ile örneğin Türk toplumundaki devlet algısı ve devletten beklenilenler birbirinden çok farklıdır. Bu durum yönetim biçimine doğrudan etki eder. Onun için Montesquieu ve bazı önemli siyaset düşünürleri “Her ulusun, hak ettiği-layık olduğu hükümetler tarafından idare edildiği” ni belirtmişlerdir.
 

Siyasetin ve Ulusal Çıkarların İzafiliği

Sosyal bilimler literatüründe ve bu bilimlerin sınıflandırılmasında “siyaset bilimi” kavramı kullanılır. Ama ayrıca “siyaset” in bilim mi, yoksa sanat mı olduğu da tartışılır. Bu teorik tartışmaya uzun boylu girmeyeceğiz. Şu kadarını söyleyelim ki siyaset pozitif bir bilim olmamakla birlikte ilgili alanda objektif, derinliğine, kapsamlı gözlemler, araştırmalar, karşılaştırmalar, tanımlamalar ve sınıflandırmalar yapmak, bu çalışmalara bağlı olarak belirli bilgiler, teoriler üretmek, gene bu alana ilişkin belgeler toplayıp değerlendirmek bakımlarından, örneğin tarih, teoloji gibi bir sosyal bilim kabul edilir. Ancak, bu bilim yönetenlerin eline kesinleşmiş, genel-geçer, rasyonel, evrensel bilgiler, yasalar veremediği için, ayrıca yönetimin pratiğinde bu eylem kişiden özel yaratıcılıklar, beceriler, anlayışlar, öngörüler istediği ve yönetim etkinliklerinde ilgili grup ve örgütün çıkarları, yani genel bir ifade ile ulusal çıkarların dikkate alınması gibi bir zorunluluk bulunduğu için, bu olgu tümden izafi bir nitelik taşımaktadır. Örgütlerin, toplumların, milletlerin çıkarları genellikle birbiri ile çatıştığından siyaset konusunda örneğin fizik, kimya bilimlerinde olduğu gibi evrensel ilke ve kurallardan bahsedemeyiz. Sadece uluslararasında, devletlerarasında belirli bir dönemde geçerli olan bazı anlaşmalardan, uzlaşmalardan ve bu doğrultuda hazırlanmış belirli ilke ve yazılı metinlerden söz edebiliriz. Özetle siyasette kamunun menfaatleri, ulusal çıkarlar genel olarak tüm kuralların, sözlerin ve anlaşmaların önüne geçmektedir. Siyasetin ve ulusal çıkarların izafiliğinden kastettiğimiz budur. Siyaset sınıfsal, ulusal amaçlar, çıkarlar açısından değer yargısı da içerir. Değer yargıları öne çıkınca da nesnellikten, evrensellikten söz edemeyiz.

Ulusal bazda bir ülke içinde politikacılar prensip itibariyle en üstün bir ilke ve ideal olarak “adalet” kavramını uygulamalarında esas alabilirler. Buna ihtiyaç da vardır. Ancak uluslararasında ne yazık ki ulusal çıkarlar gündeme gelince evrensel adalet de hemen rafa kaldırılıyor ve devletlerarasında adına savaş denilen kanlı bir boğuşma başlıyor. Örneğin Amerika’nın (ABD) bir dönem Vietnam’ı, daha sonra Rusya’nın Afganistan’ı, ardından Amerika’nın gene Afganistan’ı, yakın dönemde de aynı Amerika’nın Irak’ı işgal etmesi uluslararası adaletin, ortak aklın veya siyaset bilimin bir gereği midir? Bu işgaller, evrensel anlamda ne akılcı bir tutumla, ne siyaset bilimi ile ne de evrensel insani değerler ve ahlakla açıklanamaz. Bizim, politikanın bireysel ahlakla bir ilişkisi yoktur derken anlatmak istediğimiz, bu sosyolojik gerçekliğin ifadesinden başka bir şey değildir. 

Yukarıda da değinildiği gibi, özellikle uluslararası politikada ulusal çıkarlar doğrultusunda güç kullanma en üstün bir değer ve ilkedir. Her zaman, bu uygulama ve gerçek tüm insani, kültürel değerlerin üstüne çıkmaktadır. İnsanlık ve uygarlık tarihi henüz bunu aşamamıştır, ufukta aşma ihtimali de hiç gözükmemektedir. Bu olgu ne yazık ki politikayı çoğu zaman meşruiyetten ve hukuki kural ve ilkelerden uzaklaştırmaktadır. Daha önce de olduğu gibi son üç Amerikan başkanı her uluslararası bir sorun çıktığında, belirttiğimiz ilke bağlamında, özetle “Amerika’nın çıkarları söz konusu olduğu zaman, Amerika her yere ve ülkeye müdahale eder ve edecektir” şeklindeki bir ifadeyi bu tür olaylar karşısında hep tekrarlamışlardır. Dünya siyaset tarihinde, gerek kişilerdeki “En iyi ben yönetirim, ülkeyi ben yönetmeliyim” şeklindeki kanaat ve tutku yüzünden, gerekse ulusal çıkarların tüm değerlerin üstüne çıkarılmasından dolayı nice ihtilaller, darbeler, iç savaşlar, komplolar, soykırımlar düzenlenmiş, uygulanmış ve bu siyasi mücadelelerde, çatışmalarda nice masum insanın kanı akıtılmıştır. Burada tabii bir gerçek daha vardır ki o da, bu usulsüz ve adaletsiz politik operasyonlar yapılırken genellikle söz konusu pisliğin üzerine kamuflaj aracı olarak genelde hep insani, ahlaki bir şal örtülmektedir.

Bu başlık çerçevesinde bir noktaya daha dikkat çekmemiz gerekmektedir. Toplumdaki siyasi iktidarı belirleyen birçok hukuki-yasal ilke ve kurallar vardır. Her ülkede, istisnai durumlar hariç, iktidarlar bu usullere göre meydana getirilmektedir. Bunlar bilinen ve toplumca onaylanan, düzenlenmiş normlardır. Ancak bir de bu kadar net olmayan ve açıkça hukuki-yasal yöntem ve kural hâline dönüştürülmemiş net olarak fark edilmeyen olgular da vardır. O da iktisadi unsurlar ve gerçeklerle ilgili bir husustur. Bu konuda Aristoteles’ten Marx’a kadar birçok düşünür, sosyal bilimci Özetle şu temel düşünceyi vurgulamışlardır: “Bir ülkede siyasi iktidarı daima ekonomik iktidar belirler.” Bu ilkenin günümüzde de pek değişmediğini kabul edebiliriz.

Tabii burada şunu da vurgulayalım ki ulusal çıkarların gereğini yapmak bir “güç” le olur. Onun için daha önce de açıkladığımız gibi politika zaten bir güç kullanma (askeri, siyasi, ekonomik vs.) faaliyetidir. Bu gücünüz varsa ulusal çıkarlarınızı koruyabilir, planladığınız politikanızı içte ve dışta gerçekleştirebilirsiniz. Dolayısıyla politika, her ulusun imkânlarını, maddi ve manevi güçlerini en verimli ve rasyonel biçimde kullanabilme sanatıdır. Bu iş, yukarıda ifade edildiği gibi, politikacılardan ve devleti yönetenlerden çok farklı psikososyal yetenekler, sezgiler, düşünce ve uygulamalar istemektedir. Politikada aksi hâlde başarı şansı yoktur.

Son olarak şu hususu da belirtmeliyiz. Zaman zaman çok çirkinleşmesine ve sevimsizliğine rağmen siyaset bir sosyal kurum, dolayısıyla vazgeçilmez, kaçınılmaz, gerekli bir sosyal olgudur. Siyasetin çirkinliğini tümüyle, onu icra edenlerin çirkinliği olarak görmemeliyiz. Hiç kimse durup dururken hastaneye yatmak, örneğin ameliyat olmak istemez. Ameliyatın getirdiği acılar onu yapan doktorlara mal edilemez, bu olayın maliyeti doktora çıkartılamaz. Siyasetin niteliğine bakıp tümüyle siyasetçileri suçlamak, kötülemek doğru değildir. Geçmişte olduğu gibi bugün de toplumda birçok insan siyaset yapacaktır. Tüm mesele, devlet düzeyinde, bu sosyal eylemin toplumda bu işe en elverişli kimseler tarafından, gerçeğine uygun olarak en düzgün biçimde icra edilmesi ve olabildiğince en az bireysel, toplumsal bir hasarla sonuçlanmasını sağlayabilmek, böyle bir siyasal sistemi oluşturup yürütebilmektir.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile