Uygar İnsanın Doğadan Kopuş Süreci Hızlandı

Kültür ve Uygarlık Yaratan Varlık

İnsan, yeryüzündeki diğer canlılardan farklı olarak kültür ve uygarlık yaratan bir varlıktır. İnsanoğlu ihtiyaçlarını giderirken, yani beslenme, barınma, soyunu devam ettirme, güvenliğini sağlama ve diğer psikososyal ihtiyaçlarını tatmin etme çerçevesinde, bu faaliyetlerini yürütürken aynı zamanda kültür ve uygarlık oluşturur. Coğrafya ve zaman faktörlerine bağlı olarak farklı toplumlar kendi yapı ve yaşayış koşullarına bağlı olarak farklı kültürler yaratmışlardır. Belirli toplumların geliştirdikleri kültürler de, belli bir gelişme ve evrim aşamasından sonra uygarlık aşamasına ulaşmaktadır.

Zaman içinde meydana getirilen kültür ve uygarlık ürünleri, araçları, eserleri insanın ve toplumun yaşamını kolaylaştırır, diğer canlılara göre insanın gücünü, başarılarını artırır ve sonuçta insanı daha güçlü ve mutlu kılar. Özellikle insan-doğa ve üretim ilişkisi bağlamında uygarlık alanında ilk insanlardan çağdaş insana doğru bir tarihsel çizgi çizilirse, bilim, teknik dolayısıyla uygarlık bakımından sürekli bir yenilenmenin, evrim ve değişmenin, gelişmenin var olduğu görülür. Bu nedenle çağdaş insan ilkel insana göre daha bilgili, bilinçli ve güçlüdür, ayrıca diğer varlık ve nesneler üzerinde bir hâkimiyet de kurmuş durumdadır.

İlk insanlar, her bakımdan ve her anlamda doğaya tam bağımlıydılar ve doğa ile iç içe yaşıyorlardı. Bu insanları doğadan ayrı düşünmek mümkün değildi. Tarihsel süreç içinde yaratılan uygarlık ham hâldeki doğa-toprak ile insan arasındaki mesafeyi çok açmış durumdadır. Böylece insan, kendi ürettiği uygarlık eserlerini, araçlarını kullanmak suretiyle daha bağımsız davranmaya, doğal çevrenin dışında yeni bir sosyal çevre yani yeni bir kültür ve uygarlık aşaması oluşturmaya başlamıştır. Bu durum, insanın kendisine, kendi aklına, zekâsına ve bilgisine, becerisine olan güvenini daha da artırmıştır. Sonuçta doğal çevrenin dışında ikinci bir çevre, tümüyle ve doğrudan doğruya insan eseri olan yapay bir kültür ve uygarlık çevresi meydana gelmiştir.

Çağdaş insan (uygar insan) bir anlamda, doğaya karşı bağımsızlığını ilan ederek, ipek böceğinin kozası gibi kendi ürettiği ayrı bir ortamda yaşamaya başlamıştır. Dolayısıyla günümüzdeki uygarlık, insanı âdeta doğadan koparmış, onu doğaya karşı yabancılaştırmış, varoluşunu, yaşamını yapaylaştırmıştır. Bu, yeni bir yaşam, düşünme, inanma, davranma tarzının oluşması demektir. Bize göre bu, oldukça kritik ve yarattığı sonuçlar açısından birçok ciddi ekolojik ve beşeri problemlerin doğmasına yol açan bir durumdur. İnsanoğlunun ürettiği teknolojinin başlangıçta, insan ve sosyo-ekonomik yaşam açısından çok olumlu sonuçlar yarattığı, büyük kolaylıklar sağladığı kesin bir gerçektir. Ancak teknolojinin, uygarlığın belli bir aşamadan sonra insanın yaşamına müdahale eder ve onu yönlendirir hâle gelmesi de gözlenmektedir. Bu sebeple olsa gerek, “İnsan tekniğin hem efendisi hem de kölesidir” ifadesi kullanılmaktadır. Şimdi ise geldiğimiz aşama gerek insanın kendisi, gerekse de doğa açısından kaygı verici bir aşamadır. İnsan, teknolojinin efendisi olmaktan giderek çıkmakta, artık onun arkasından sürüklenmekte, onu izlemektedir. Daha kötüsü, insan doğayı öylesine tahrip etmekte ve bozmaktadır ki tam uç anlamda olmak üzere doğa karşısında yabancılaşmakta ve doğadan uzaklaşmaktadır. Ne yazık ki bu, uygarlığın yarattığı unsurlar, mekanizmalar vasıtası ile olmaktadır.


Doğal ve Uygar Dünya Sanal Dünyaya Dönüşmek Üzere

Bendeniz İzmir’in Urla ilçesinin bir köyünde-Barbaros’ta oturmaktayım. Mütevazı bir yapı olan evimiz, babadan kalan yaklaşık yarım dönümlük bir arsa üzerinde bulunmakta ve 80 metre kare kadardır.  Bahçemizde ve evin çevresinde,  asmalar hariç, 40 kadar ağaç vardır. Bunların 35 tanesi meyve ağacıdır. Yani evin dört bir yanında nar, ayva, badem, kayısı, elma, armut gibi meyve ağaçları bulunmaktadır. Kentten zaman zaman gelen misafirlerin ilk, orta ve yükseköğretim çağındaki çocukları (arkadaşların, akrabaların çocukları vs.) bize gelince eve kapanıyorlar, ellerindeki cep telefonlarıyla veya getirdikleri bilgisayarlarda bulunan oyunlarla, çeşitli programlarla meşgul oluyorlar. Ne bahçeyi geziyorlar, ne bahçedeki ağaçlara, çiçeklere, hatta meyvelere, üzümlere gelen kuşlara, böceklere bakıyorlar. İzin vermemize ve teşvik etmemize rağmen olgunlaşan meyveleri koparıp yemiyorlar, bu tür ihtiyaçlarını marketlerden aldıkları meyve suları ve benzeri içeceklerle karşılıyorlar. Gözleri, bahçede başlarına çarpan üzüm salkımlarını bile görmüyor. Varsa yoksa cep telefonu, bilgisayar ve internet…


Doğrusu, bu durum bende büyük bir ürküntü ve kaygı yaratıyor. Çünkü sorun bireysel olmaktan çıkmış, toplumsal ve evrensel hâle gelmiş. Bu yeni kuşağı oluşturan gençler her yerde ve ortamda yani çarşıda, pazarda, sokakta, otobüste, parkta aynı davranışı sergilemektedirler. Artık grup hâlinde bulunan, oturan insanlar arasında görülen eski muhabbetler, müzakere ve tartışmalar da tarihe karışmıştır. Güya iletişim çağındayız, ama diyaloglar kaybolmuş, monologlar başlamıştır. Her yer ve zamanda kafalar önde, gözler çevredeki insanlarda değil, ya televizyon, ya bilgisayar ya da cep telefonu ekranlarındadır. Paradoksal bir durum var yani. Çünkü ne yazık ki bu çocuk ve gençler dış dünyadaki varlık ve nesnelere, olması gereken ilgilerini tümüyle kaybetmişler. Teknolojinin ürünü olan aletler, ekranlar onları esir almış. Başka bir şey görmez, düşünmez olmuşlar. Onlar için hayat artık avuçlarındaki cep telefonlarında ve internet sayfalarındadır. Yazılı metinleri de görmüyor ve okumuyorlar. Bunlar sadece ekranlardakileri görüyor ve izliyorlar. Dolayısıyla edindikleri bilgiler çok yüzeysel, derinlikten, genişlikten yoksundur. Bu yeni kuşak gerçekten ve tam olarak doğadan kopmuş, içe kapanmış, doğal çevreye yabancılaşmıştır. Köye gelen kent çocukları sokakta gördükleri örneğin bir eşekle ( bizim köylerimizde en çok rastlanan hayvandır, ama artık o da yok olmak üzere ya) fotoğraf çektiriyorlar. Gençler, yaşadıkları coğrafyada bulunan hayvanları, böcekleri ancak belgesellerde görüyor ve seyrediyorlar. Teknolojinin insanoğlunu getirdiği noktaya bakınız!  Evrendeki kara deliklerin yuttuğu nesneler gibi sanal dünyada kaybolmak üzere olan bir gençlik peyda olmuş. Bu yeni genç kuşaklar sanal dünyanın renkli, hareketli nesnelerinden gözlerini çevirip somut, doğal dünyanın nesne ve varlıklarını göremez olmuşlardır. Gelinen ve gözlenen noktayı başka nasıl açıklayabiliriz ki…

Bilim ve teknolojinin dolayısıyla çağdaş uygarlığın insanoğluna sunduğu imkânlara bir yandan seviniyoruz, bu kolaylıklardan çok yararlanıyoruz. Bu sevindirici bir durumdur. Ancak bu uygarlığın yol açtığı ekolojik sorunlarla, yukarıda bahsettiğimiz kültürel ve psikolojik problemlerle nasıl bahşedeceğimizi henüz tam bilemiyoruz. El yordamıyla bazı tedbirler alınıyor ama maalesef şu aşamada bunlar oluşan sorunları tam olarak ortadan kaldıracak bir düzeyde değildir. Yoksa kendi sonumuzu kendimiz mi hazırlamaktayız?  Diyalektik ilkeler, kurallar galiba burada da işlemektedir, yani yeni sistem ve yapı kendi zıddını, onu evrimleştirecek, değiştirecek dinamikleri, mekanizmaları yaratmaktadır herhalde. Tabii olaya böyle yaklaşmak da mümkündür.

 

Art Arda Gelen İki Devrim

Uygarlık tarihine baktığımız zaman bu son durumu özellikle, art arda gelen ve birbirini tamamlayan iki büyük teknolojik devrime bağlayabiliriz. Bunlar 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi ile 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen İletişim ve Bilişim Devrimi’dir. Bu iki devrim insanın eline daha önceki dönemlerle kıyaslanamayacak derecede güçlü araçlar, teknik malzemeler, aletler vermiştir. Özellikle elektronik sanayisinde gerçekleşen gelişmeler, icatlar iletişim ve bilişim alanında dolayısıyla ekonomik, kültürel ve sosyal alanda baş döndürücü yenilikler meydana getirmiştir. Neticede yukarıda söz konusu ettiğimiz noktalara gelinmiştir. Bu aşama hem sevindirici, hem de kaygı verici unsurları içermektedir.

Sanayi Devrimi’nin yol açtığı insani ve toplumsal sorunları, felaketleri 19. ve 20 yüzyılda bazı düşünür ve sosyal bilimciler dile getirmiş ve bunlar teknolojideki hızlı ve yoğun ilerlemenin insan yaşamında yarattığı tehlikelere dikkat çekmişlerdir. Bu yazarlara göre, Sanayi Devrimi öncelikle aşırı bir kentleşme ve makineleşme sürecine yol açmıştır. Bu gelişmeler ise doğadan kopuşun ilk aşamasını meydana getirmiştir. Örneğin Alman düşünürü ve uygarlık tarihçisi Spengler’in daha 1930’lu yıllarda yazdığı “İnsan ve Teknik” adlı eserinde konu ile ilgili düşüncelerini şöyle özetlemek mümkündür: Teknik hayatın taktiğidir. İnsanın alet yapması ve yaşamın her alanında onu kullanması insanın hem gücü hem de zayıflığı demektir. Hayvanların kullandığı teknik onların soyundan gelir yani onların soyuna bağlıdır; icat edilmemiştir ve geliştirilemez. İnsan tekniğinin özelliği ise insan soyunun hayatından bağımsız olmasıdır, insanın dışındadır. Bu durum canlılar içinde sadece insana özgüdür. İnsan varlığında teknik bilinçli, keyfi, değişken, düşünce ve icada dayalı bir unsurdur. Bu teknik öğrenilebilir, geliştirilebilir. İnsan böylece kendi hayat taktiğinin yaratıcısı olmuştur. Ancak insanın büyüklüğü de kaybı da işte bu noktadadır. Çünkü insanı çok güçlü kılan bu teknik, aynı zamanda kendi yaratıcısı olan insan yaşamını demir bir kafese dönüştürebilmekte, insanı esir alabilmektedir. Özellikle son iki yüzyılda Batı’da gelişen bu makine kültürü bütün insanoğlunu kapsamına almış, hayatta büyük bir kolaylık sağlamış, ona hız katmış, aynı zamanda bir lüks ve zenginlik yaratmıştır. Bu aşırı lüks, israf ve tüketim insan yaşamını aynı oranda sunileştirmektedir.

Gerçekten, daha sonra gelen İletişim Devrimi ise bireyin diğer bireylerle iletişimini çok artırmış, ama insanın doğa ile iletişim ve etkileşimini de neredeyse ortadan kaldırmıştır. Bu devrimin ürünleri insanların başını döndürmüş, bu araçların olumsuz ve keyfi amaçlarla kullanılışı o kadar aşırıya götürülmüştür ki insanlar âdeta sanal dünyada yaşar hâle gelmişler, gerçek dünya ikinci plana düşmüştür. Beslenmede, giyim kuşamda, sağlıkta ve diğer alanlarda endüstrinin işleminden geçmeyen maddeler kullanılmaz olmuş, her şeyin ve nesnenin yapay olanı tercih edilir olmuştur.  Her ne kadar Hegel, “Tarihin verdiği ders, gittikçe daha fazla çoğalan özgürlüktür” demişse de, Spengler’in belirttiği gibi insanın kendi ürünü olan teknoloji onun özgürlüklerini sınırlamış ve insan bu teknolojiye bağımlı hâle gelmiştir.  İnsan “alet yapan varlık” (homo faber) olarak tanımlanır; fakat ulaştığımız aşamada yaptığımız aletler bize hükmetmeye başlamıştır. Dolayısıyla insan-doğa bütünlüğü, etkileşimi de bozulmuştur.

Bu yeni teknolojik hamlelere uygun yeni bir popüler kültür oluşmuştur. Fakat bu sosyokültürel olgu hem özgün olan geleneksel kültürleri silip süpürmekte, hem de dindışı âdeta yeni kutsallıklar yaratmaktadır. Teknolojinin büyüsüne kapılarak şekillenen bu inancı, aşırı bir bedensel hazzın, tüketimin peşinde koşmak olarak tanıtabiliriz. İnsanı özünden koparan ve onu başkalaştıran bu yeni teknolojiyi çağdaş düşünürlerden olan Heidegger “vahşi canavar” olarak ifade etmiştir.  Postmodern toplum aynı zamanda “Bilgi Toplumu” olarak tanımlanmıştı. Ama bu yeni dönemin bilgisi ise klasik-geleneksel bir bilgi türü değil, sadece teknolojik ürünlere, rakam ve sayılara indirgenmiş bir bilgidir. Dolayısıyla günümüzde baştan çıkarıcı bir teknolojik şehvet dönemini yaşıyoruz. Bu, teknolojinin soğuk, ifadesiz yüzünü yansıtan çağdaş insan, duygulardan sıyrılmış robotvari bir insandır artık. Heidegger, en büyük ve önemli bir değer olarak teknik değerleri kabul eden bu yeni toplumda insanın özünü, insani vasıflarını kaybettiğini ifade etmektedir. Çünkü ona göre, insanı esas olarak var eden eylemleri, üretme etkinlikleri ortadan kalkmakta, yok olmaktadır. Hâlbuki bunlar, insanın dışında başka varlık ve araçlara devredilemez olan temel niteliklerdir. 

İnsan ve toplum açısından beslenmeden cinselliğe kadar sağlıklı ve mutlu yaşamanın ana ilkeleri, şifreleri doğadadır. İnsanın, doğaya ters düşen, onunla çatışan hiçbir eylemi, tavrı onun lehine bir sonuç yaratamaz. Rehberimiz doğal yaşamdaki genel seyir, evrim ve denge olmalıdır. Burada insanoğlunun yarattığı teknoloji insan yaşamını kolaylaştıran sadece bir araçtır. Bu araç, amaç hâline getirilince ve insan hayatının akışı teknolojinin emrine verilince insan için telafisi imkânsız felaketler dönemi başlamış demektir. Nitekim çağdaş yaşamda, örneğin sağlıkta, beslenmede, psikolojik ve sosyal hayatta bu durumun habercileri fazlasıyla gözlenmektedir. Teknolojinin gücü doğanın gücünden, yasalarından kaynaklanır. Aslında bu insanın kendi gücü değildir. Onun için bu güç doğanın tahribi için kullanılmamalıdır. Esas olan doğadır,  teknoloji onun türevidir sadece.

Son olarak şunları da vurgulayalım. Teknolojiden vazgeçemeyiz, onu kullanmak, ondan yararlanmak ve zamanla geliştirmek zorundayız. Bu ölçülere varan ve insanı gerçekten hayrete düşüren tekniği “insanileştirmek”, bir anlamda onu “terbiye etmek” mecburiyetindeyiz. Teknoloji iki ucu keskin bıçağa, ateşli silahlara benzer; düşmanı da, dostu da vurur. Üstelik insanlar kendi icat ettikleri silahlarla intihar etmektedirler. Yani mesele, teknoloji silahını hangi amaçla ve kime karşı kullanacağız? Sorun burada düğümleniyor. Bu kadar ilerlemiş olan teknoloji ne yazık ki çoğu insani sorunu hâlen çözememiştir. Örneğin bu teknoloji, Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre şu anda dünyadaki insanların 7’de 1’inin karnını doyuramıyor.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile