İbn Haldun Üzerine

İbn Haldun Kimdir?

İslam düşüncesi ve uygarlığı ile ilgili olarak, başta sayılabilecek örneğin on düşünür ve bilim insanı belirlense İbn Haldun ilk beşin içinde yer alacak kişilerden birisidir. Önemi, değeri Doğu’da ve Batı’da uzun süre fark edilmese de, bu gerçek günümüzde anlaşılmış ve hakkı teslim edilmiştir. Şimdi, kim olduğunu özetle anlatmaya çalışalım.

İbn Haldun (Muhammed bin Abdurrahman İbn Haldun) Yemen’in Hadramut ilçesinden Endülüs’e, oradan da III. Ferdinand’ın İspanya’yı ele geçirmesi sebebiyle Tunus’a göç eden Arap asıllı soylu ve kültürlü bir ailenin ferdi olarak 1332’de Tunus’ta doğmuştur. Asıl adı Abdurrahman, babasının adı Muhammed, ama o dedesinin adını (Haldun) kullanmıştır. İlk ve temel bilgilerle dini bilgileri, dersleri babasından almış, ayrıca Zeytuniye Medresesinde öğrenim görmüş ve Ebu Abdullah Ensari’den, El Hasayidi’den, İbn Abbali’den din ve din bilimleri, Arap dili ve edebiyatı, felsefe başta olmak üzere çeşitli dersler almıştır.

Bu arada, İbn İshak, Taberi, İbn Kelbi, Vakidi ve Mesudi gibi devrin önemli tarihçilerinin eserlerini incelemiş, onlardan yararlanmış, ayrıca Gazzali, İbn Rüşd ve İbn Sina başta olmak üzere İslam filozoflarından da etkilenmiştir. Bunlara ilave olarak kendisini yetiştirmek ve bilgisini, görgüsünü artırmak bakımından Tunus, Mısır, Fas, Cezayir, İspanya gibi ülkeleri gezmiş, buralarda kapsamlı sosyal ve siyasal gözlemlerde, incelemelerde bulunmuş, toplumsal ve siyasal olaylar bakımdan karşılaştırmalar, sınıflamalar yapmıştır. Gençlik çağında İ. Haldun’un esas ilgi alanı olarak tarih ön plandadır. Fakat onun hem analitik hem de sentezci-bütüncü bir zekâya sahip olması, ayrıca edindiği bilgi ve gözlemler onun sınırlı ve nakilci bir tarihçi değil, çok önemli bir tarih filozofu ve uygarlık tarihçisi olarak anılmasını, tanınmasını sağlamıştır.

Üstlendiği görev bakımından daha genç sayılabilecek bir yaşta (20’li yaşlar), gerek yetiştiği aile ve kültür ortamı, gerekse zekâsı ve kazandığı bilgi birikimi ona üst düzeylerde siyasi ve idari görevler verilmesini sağlamıştır. Bu bağlamda siyaseti ve devlet yönetimini tanımasına fırsat veren bir siyasi görev almış, Tunus Sultanı Ebu İshak’ın kâtipliğine atanmıştır. İbn Haldun’un yaşamında siyasi ve idari başarılarılar ile bilim ve düşünce düzeyindeki şöhreti paralel bir seyir izlemiş, dolayısıyla bir süre sonra Fas hükümdarının davetiyle Saltanat Dairesi Sekreterliği görevine getirilmiştir. Bu görevi sırasında iken, onun bu hızlı yükselişi çevresinde birtakım dedikoduların, kişisel çekişme ve kıskançlıkların doğmasına da yol açmış ve bu tür şikâyetler üzerine zaman bakımından kısa süreli de olsa, hapis de yatmıştır. Ancak yaşadığı dönem içinde bilgisi, görgüsü ve zekâsı sayesinde gittiği yerlerde saygı görmüş, aldığı görevlerde başarılı olmuştur.

Fas’taki bu olaylardan, gelişmelerden sonra Endülüs’e gelmiş ve orada da devlet katında siyasi memuriyetlerde bulunmuştur. 1370’li yıllarda Tunus’a dönmüş, küçük bir kasabadaki kaleye çekilerek (Selâme Oğulları Kalesi) dört yıllık bir süre içinde “Mukaddime”yi yazmıştır. 1378’de tamamlanan eseri Sultan Ebu Abbas’a sunmuştur. Hayatının kalan kısmını Mısır’da geçirmiş ve Kahire’de kadılık yapmış, Ezher Camisi’nde dersler vermiştir. Mukaddime’nin dışında tarihi konular ağırlıklı olmak üzere başka alanlarla ilgili eserleri de vardır. Eserlerinin en ünlü ve değerlisi yedi ciltlik ve esas adı “Kitabul-İber” olan kitaptır. Mukaddime bu kitabın giriş kısmını içeren ilk üç cildidir.

 

Bir Sosyal Bilim Olarak Tarihe Katkıları

İbn Haldun’un sosyal bilimlere katkıları önce tarih alanında dikkati çekmektedir. Sosyolojik araştırmalara, düşünmeye ve toplumsal sorunlarla ilgili kuramsal bilgiler üretmeye, yaptığı ve geliştirdiği tarihsel çalışmaların, birikimlerin sonucunda yönelmiştir. Edindiği tarihsel malzemeler, siyasal görevlerden kazandığı tecrübeler, ona sosyal bilimlerin çoğu dalında olgusal yeni bilgiler, görüş ve düşünceler oluşturmasına imkân vermiştir. Bu nedenlerle İbn Haldun bu çok yönlülüğü sayesinde sosyal bilimlerin birçok dalında ilk önemli sistematik bilgileri derleyip toplayanlardan, bu bilim dallarının temellerini atanlardan sayılır.

İbn Haldun öncelikle bir uygarlık tarihçisi ve bir tarih filozofudur. Bu nedenle olsa gerek, Toynbee, “Mukaddime’deki tarih felsefesi, nev’inin en büyük eseridir. Şimdiye kadar, hiçbir ülkede, hiçbir çağda, hiçbir insan zekâsı böyle bir eser yaratmamıştır” demiştir. Onun tarih anlayışı klasik, nakilci bir tarih anlayışı değildir. O, eserlerinde sosyoloji kaynaklı, sosyal tabanlı bir tarih anlayışını tercih etmiş, yani tarihi sosyoloji üzerine inşa etmiştir. Haldun’a göre tarihsel olayların kendi içinde ayrı bir mantığı, kanuniyeti vardır ve bu mantığın da temel unsurları tek tek bireyler ve nihayet toplumlardır. Tarihsel ve toplumsal açıklamalarda bireylerin ve toplumların yaşamları ve onlara anlam veren çeşitli davranışlar, sosyal alışkanlık ve tutumlar, sosyal kurum ve normlar çok büyük önem taşır. Bu tarihsel ve toplumsal bakış açısı 14. yüzyıl için oldukça yeni ve önemlidir. Haldun’un bakış açısına göre tarih, sadece siyasi tarihten ve siyasal liderlerin yaptıkları işlerden, savaşlardan, devlet yönetiminden ibaret değildir. O, tarihsel olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkilerine, bunları meydana getiren, olaylara etki eden sosyal faktörlere önem vermiştir. Dolayısıyla tarih konusunda hem içerik hem de yöntem açısından yenilikler getirmiştir. Tarihin bir bilim olarak belirli ilke ve kurallara kanunlara dayandığını düşünmektedir. Tarih belirli gözlemlere, belgelere, incelemelere dayalı olarak iş gören bir bilimdir.

Ayrıca tarihi, teolojik açıklamalardan, sübjektif anlatım ve düşüncelerden temizlemiştir. İ. Haldun tarihsel ve toplumsal açıklamalarda, değerlendirmelerde bulunurken hiçbir zaman değer yargılarına yer vermemiştir. Bu konuda, henüz Bacon ve Descartes gibi filozofların eser ve görüşlerinden, bilimsel yöntemlerinden yararlanamamış olmasına rağmen, daha Ortaçağ’ın dinsel bakış açısının terkedilmediği bir dönemde böylesine bir objektiflik gerçekten çok etkileyici bir tutumdur.

 

Sosyolojiye Katkıları

İbn Haldun’un sosyal bilimler tarihinde esas ve en büyük hizmeti sosyoloji alanında olmuştur. Yakın zamana kadar geleneksel ve klasikleşmiş sosyoloji kitaplarında bu bilimin kurucusu olarak (19. yüzyılın ortaları) hep A. Comte’un adı zikredilmiştir. Bunun sebebi, Comte’un bu yeni bilimi diğerlerinden ayrı bağımsız bir bilim olarak tanımlaması ve ona isim babalığı yapmış olmasıdır. Ancak Comte hiçbir sosyolojik araştırma, inceleme yapmamıştır, o aslında sadece toplum felsefesi yapan bir filozoftur. Haldun ise Comte’tan farklı olarak Durkheim ve benzerlerinden yüzyıllar önce sosyal olguları, kurumları ve sosyal değişmeleri gayet titiz bir biçimde incelemiş, sınıflandırmış, sonuçta elde ettiği bilgi ve bulgulara dayalı, o zamanın toplumsal şartlarına göre çok gerçekçi sosyal kuramlar geliştirmiştir. Meriç’in açıklamalarına göre o, yeni bir bilim kurduğunun da farkındadır. Bu bilimin konusu da “beşeri umran”dır. Yani herhangi bir toplumun, kavmin yapıp ettikleri, üretimiyle, tüketimiyle, barınmasıyla, bayındırlık eserleriyle, yönetim biçimiyle, inanç ve her türlü sosyal alışkanlık ve âdetleriyle bütün toplumsal yaşamıdır. Kısacası bu toplumsal unsurlar tümüyle o toplumun sahip olduğu kültürü ve uygarlığıdır. İ. Haldun’un tarihten anladığı da, böyle bir kültür ve uygarlığın tespiti ve anlatılması, açıklanmasıdır. Bu genel açıklamalardan sonra daha net olarak sosyolojiye katkılarını maddeler hâlinde sıralamak istiyoruz.

1. İbn Haldun, topluma soyut bir varlık olarak bakmamış, bu anlamda bir toplum felsefesi de yapmamıştır. Yaşamakta olan somut toplumları incelemiştir. Yani o, dinamik halde bulunan, yaşayan, öncelikle ihtiyaçlarını karşılama kaygısında olan, bunun için de söz konusu amacına ulaşmak için çeşitli sosyal ilişkiler, kurallar, normlar, kurumlar içeren bütün hâlindeki sosyal yapıyı, düzeni,  sistemi konu edinmiştir. Bu çağdaş bir sosyolojik yaklaşımdır. Dolayısıyla Haldun’un sosyoloji anlayışı ve yöntemi sosyolojiyi felsefeye değil, pozitif bilimlere yaklaştıran bir nitelik taşımaktadır. Bu incelemelerde kendisinin ütopik bir toplum tasavvuru yoktur. Somut sosyal ilişkiler, kurum, norm ve değerler söz konusudur. Böylece realist, işlevsel ve objektif bir sosyoloji ortaya çıkmaktadır. Toplumsal olguların, gelişmelerin analizine hiçbir zaman duygularını, önyargılarını karıştırmamıştır.

2.  Toplumla ilgili bu kucaklayıcı bakış açısından dolayı Mukaddime bir “Genel Sosyoloji” kitabı görünümündedir. Gene bu nedenlerle Mukaddime “Kurumlar Sosyolojisi”nin ilk önemli eseri sayılabilir. Mukaddime’de zamanına göre sosyolojinin bütün temel kavram ve alanları incelenmiş, çok net açıklamalara, analizlere yer verilmiştir. Bu bakımdan Meriç Mukaddime için “beşeri ilimler ansiklopedisi” ifadesini kullanmıştır. Dolayısıyla bugünkü adlandırmalarla İ. Haldun, bilgi sosyolojisi, köy sosyolojisi, kent sosyolojisi, siyaset sosyolojisi, iktisat sosyolojisi, endüstri sosyolojisi, din sosyolojisi, örf ve âdetler sosyolojisi gibi sosyoloji dallarının da kurucusudur. Mesela siyaset sosyolojisinde devlet, siyaset, iktidar, meşruiyet, otorite, gibi siyasal kavram ve kurumlar üzerinde düşünmüş ve ürün vermiş olan Aristoteles ve Eflatun’dan sonra Yeniçağ ve Yakınçağ’da da Machiavelli, Montesquieu ve Rousseau gibi siyaset filozoflarından çok önce söz konusu kavramlar ayrıntılı bir biçimde,  somut örneklere dayalı olarak Mukaddime’de yer almıştır.

İ. Haldun siyaset sosyolojisi çerçevesinde “devlet” kavramı üzerinde detaylı olarak düşünmüş ve bu kavram ve siyasal olguyu her yönden incelemiştir. Ona göre şekil madde için ne anlam ifade ediyorsa, toplum için devlet de aynı anlama gelir. İnsanlar bir varlık olarak çok saldırgan ve yırtıcıdırlar. Bireyi toplum içinde disipline edecek, dizginleyecek, toplumla uyumlu hâle getirecek bir düzene, kurallara, yapıya ihtiyaç vardır. İşte bunu öncelikle ve kaçınılmaz olarak devlet denilen siyasal aygıt sağlayacaktır. Haldun devlet otoritesini bireylerin ve toplumun huzur ve güvenliği için zorunlu bir sosyal, siyasal unsur olarak kabul etmektedir. İkinci olarak da asabiyet denilen dayanışma duygusu söz konusu toplumsal barış ve ahengi, bütünleşmeyi mümkün kılacaktır.

3. İbn Haldun Montesquieu’den yaklaşık dört yüzyıl önce, sosyal ilişkiler, olay ve olgular arasında içten bir bağlılığın, etkileşimin var olduğundan hareketle toplumda bir “sosyal determinizm” mekanizmasının işlediğini düşünen ve ifade eden ilk sosyologdur. Her türlü toplumsal ilişkiyi, süreci, gelişmeyi soyut, dinsel ve sair faktörlere bağlamamıştır. Sosyal yaşama fiziksel-coğrafi bazı faktörlerin etkileri olmakla birlikte, sosyal ilişki ve gelişmeler toplumun kendi iç dinamiklerine göre gerçekleşmekte ve toplumlar, bireysel iradelerin dışında ayrı bir kulvarda kendi yaşamlarını, evrimlerini sürdürmektedirler.

4. Mukaddime’de, toplumsal gerçekliğin aynı zamanda tarihsel ve kültürel bir gerçeklik olduğu, her toplumun kendine özgü bir sosyal ve kültürel yapısının bulunduğu düşüncesi de sergilenmiş ve işlenmiştir. Yani İbn Haldun gerek toplumların, gerekse kültürlerin kendine has özellikler taşıdığını vurgulamıştır. Çok sonraları 19. ve 20.yüzyıllarda başta Weber olmak üzere birçok sosyologlar da bu düşünceleri ifade etmişler ve savunmuşlardır. Yani sosyal kurumlar, olgular her zaman ve her toplumda vardır, ama bu sosyal unsurların nitelikleri sosyal yapılara ve kültürlere göre izafilik taşımaktadır.

5. İbn Haldun’un sosyolojisinde birey ve toplum bazında maddi-fiziksel ihtiyaçlar ve bunların tatmini, gereken araç ve gereçlerin temini yönünde gerçekleştirilen sosyal ilişkiler, kurumlar öncelik taşımaktadır. Onun sosyolojik analizleri bu noktadan başlar ve ilerler. Dolayısıyla Haldun, dünyada art arda gelen, birbirini izleyen bilimsel, teknolojik ve ekonomik devrimlerin daha yaşanmadığı bir dönemde, çağdaş ekonomik düzen açısından çok önemli ve popüler olan temel kavramların, A. Smith ve Marx’tan yüzyıllar önce, gerçekçi tanım ve analizlerini yapmıştır. Bu kavramlar ihtiyaç, üretim, tüketim, değişim, emek, işbölümü, sermaye birikimi, arz ve talep, ekonomik gelişme ve ekonomik kanunlardır. Haldun’un ekonomiye, üretimde emeğe verdiği önemden dolayı H. Z. Ülken onun için “Marx’ın mübeşşiri” ifadesine kullanmıştır. Mukaddime’de nüfus-ihtiyaç-ekonomi kavramları arasındaki karşılıklı ve çok yönlü ilişkiler ayrıntılı olarak izah edilmiştir. Bu kavramlarla ilgili rasyonel ve nesnel açıklamalar bugün için de hayli ilginç ve anlamlıdır.

Ayrıca, İ. Haldun, Durkheim’dan çok önce özellikle mesleki işbölümünü ele almış insan ilişkileri, üretim ve toplumsal dayanışma açısından bu tür işbölümünün önemi üzerinde durmuştur. Durkheim, Sanayi Devrimi sonrası toplumlarda mesleki ve teknik işbölümümün ve bu olgunun yarattığı sosyal dayanışmanın (organik dayanışma) sosyolojik işlevi ve anlamını ayrıntılı olarak açıklamıştır. Fakat mesleki işbölümünün sosyolojik işlevini ve önemini ilk vurgulayan İ. Haldun olmaktadır. Haldun, bu işbölümünün toplumun kuruluşunda sosyal bütünleşme ve gelişmede en önemli toplumsal dinamiklerden biri olduğunun farkındadır. Mukaddime’nin ikinci cildinde çeşitli mesleklerle ilgili olarak (o dönemdeki meslekler), mesleklerin ekonomik ve sosyal işlevleri, değerleri, öğrenilmesi-öğretilmesi konularında açıklayıcı bilgiler verilmiştir. Bu bağlamda İ. Haldun öğretim etkinliklerinin (öğretmenliğin) ayrı bir meslek, sanat olduğunu da vurgulamıştır.

6. İ. Haldun’un toplum analizinde yukarıda bahsedilen ekonomik kavram ve olgularla birlikte coğrafi faktörler de ön planda gelmektedir. Sosyoloji tarihinde, sosyal olgular ve değişmeler açıklanırken ve öncelik verilen faktörlere göre sosyolojik kuramlar sınıflandırılırken, İ. Haldun “coğrafyacılar” grubuna dâhil edilir. Çünkü Haldun, insanların ve toplumların ister istemez fiziksel bir zorunluluk olarak yaşadıkları mekâna-toprağa, onun özelliklerine, iklimine bağımlı olduklarını açıklamaktadır. Coğrafi-fiziksel şartlar toplumun üretimine, tüketimine, barınmasına, beslenmesine, giyinmesine dolayısıyla zengin veya fakir oluşuna, refahına, kalkınmasına birinci derecede ve doğrudan etki etmektedir. Aynı şekilde Haldun, coğrafi olguların, şartların toplumun siyasi yapısına, diğer toplumlarla ilişkilerine de etki ettiğini vurgulamaktadır. İ. Haldun’un “Coğrafya kaderdir” derken, kastettiği budur. Coğrafi bir unsur olarak iklimin insan biyolojisine, psikolojisine (davranışlarına) olan etkileri Mukaddime’nin daha ilk fasıllarında uzun uzadıya ele alınmıştır. Bu noktada, Haldun’un teknoloji ve endüstri devrimlerini yaşamadığını da hesaba katmak gerekir.

7. İ. Haldun, toplumsal inceleme ve araştırmalarının bir ürünü olarak, var olan toplumların bir sınıflamasını da yapmıştır. Bu sınıflandırmada ele aldığı kriterler toplumların sosyoekonomik yapı özellikleri ve düzeyleridir. Söz konusu bakış açısına göre toplumları ikiye ayırmıştır: 1) Bedevi-bedaret yani göçebe toplumlar; 2) Haderilik-Hadaret yani yerleşik toplumlar. Göçebe toplumlar esas olarak çobanlıkla-hayvancılıkla uğraşırlar. Bunlar diğerlerine göre daha dinamik, hareketli, savaşçı toplumlardır. Yerleşik hayat süren toplumların ise ekonomik faaliyeti tarımdır. Bu toplumlarda ayrıca ticaret, zanaatlar, sanayi gelişmiş durumdadır. Köy ve kentlerde yaşanan bu toplumlar daha istikrarlı ve uygarlık bakımından göçebelere göre daha gelişmiş, ilerlemiş toplumlardır.

8. Asabiyet kavramı: İ. Haldun insanların belirli nedenlerle bir araya gelerek, bir zorunluluk olarak, topluluklar hâlinde yaşadıklarını belirtmiştir. Dolayısıyla Haldun, nasıl bir binanın ana unsurları olan taş veya tuğlaları yapıştıracak, bütün hâlinde tutacak bir harca ihtiyaç varsa toplumda bireyleri de bir bütün, organizma hâline getirecek psikososyal bir harca ihtiyaç olduğundan hareketle asabiyet kavramını oluşturmuştur. Ona göre asabiyet, toplumdaki bireylerin birbirlerine yardım ederek, dayanışma içinde bulunarak ve birbirlerini koruyarak kuvvet ve kudret kazanmalarını ifade eder. Bu kavram öncelikle bir soy (nesep), akrabalık bağı ve kabile tesanütüdür, bir grup dayanışması ve bilincidir. Asabiyet, toplumu ayakta tutan, onu geliştiren, bütünleştiren, psikososyal bir enerji, kolektif bir duygu ve düşüncedir. Bu sosyal dayanışma duygusu bireyin içinde bulunduğu gruba, topluma aidiyeti ve aynı zamanda toplumsal düzene, otoriteye bağlılığı da ifade eder. Söz konusu sosyal ihtiyaç devleti de doğuran bir siyasal otorite, toparlayıcı olan, toplumu siyasal bir kuvvet sahibi yapan güçtür. Asabiyet duygusu zayıf olan toplumlar dağılır, böylece oluşan devletler de iç ve dış müdahalelere karşı dayanamaz, yıkılırlar. Onun için bu duygunun sürekli pekiştirilmesi, diri tutulması gerekir. Bu duygu göçebe toplumlarda yerleşiklere göre daha yüksektir.

9. Öteden beri, toplumda psikososyal bir unsur olarak var olan “taklit” duygusunun sosyal ilişkilerde, etkileşimde önemli bir rol oynadığını sosyolojide ilk kez Tarde’ın dile getirdiği söylenir, yazılır. Hâlbuki yüzyıllar önce bu sosyal olgunun sosyal öğrenmede (üzüm üzüme baka baka kararır misali), sosyalleşmede ve diğer sosyal ilişki türlerinde (moda gibi) çok etkili bir toplumsal mekanizma ve araç olduğunu Haldun Mukaddime’de ayrıntılı olarak açıklamıştır. Ona göre geride kalan birey ve toplumlar, galipleri, daha ileride olanları, gelişmişleri ve o toplumların kurumlarını, değerlerini taklit ederler. Çünkü geride olanlar veya mağluplar, psikolojik bir mekanizmaya bağlı olarak, yükselmenin, gelişmenin çaresi olarak diğerlerini taklit etmekte görürler. Bu, psikososyal bir kural olarak, her zaman ve her toplumda işlemektedir.

10. İ. Haldun “sosyal değişme” kavramı ile ilgili olarak oluşturduğu değişme kuramı bakımından “organizmacılar”  içinde yer alır. Toplumlar dolayısıyla devletler birer canlı varlık gibi doğmakta, gelişip olgunlaşmakta, arkasından yaşlanarak tarih sahnesinden çekilmektedirler. Ona göre toplumlar doğal bir evrim içinde olmak üzere, vahşilik, göçebelik ve yerleşik (mukim) yaşam biçiminde ve birbirine bağlı üç aşamalı bir sosyal süreç çerçevesinde hayatlarını sürdürürler. Haldun sosyal evrimin siyasal ve ekonomik boyutunu “devlet” kavramına bağlı olarak açıklamaktadır. Sosyal evrim ve değişmedeki çeşitlilik, başkalık onların geçinme usullerinin birbirinden farklı olmasından ileri gelmektedir. Haldun’un toplumsal gelişme ve değişme anlayışında tek faktör değil, birçok faktör rol oynamaktadır. Bunlar, asabiyetin zayıflaması, coğrafi şartların değişmesi, israfa dayalı tüketimin artması, ayrıca sosyal ve ekonomik farklılaşmalar, dengesizlik ve adaletsizlikler, katı tabakalaşmalar, sosyal gruplar arasındaki etkileşim ve bu etkileşimden doğan taklit ve kaynaşmalar, bozulmalardır.

Devletlerin kuruluş ve yıkılışlarında şeref ve asaletin devamı bağlamında ve bunun bir soy zinciri hâlinde yaşamasına bağlı olarak, birbirini izleyen dört aşamalı bir süreç işlemektedir: 1) Kurucu dönem, 2) Devam ettirici dönem, 3) Taklit edici dönem, 4) Yıkılış dönemi. Ayrıca Haldun her devletin doğal sınırlarının olduğunu ve devletlerin sonsuza kadar toprak kazanıp büyüyemeyeceğini belirtmektedir. Her devlet, ancak kendi kudretiyle mütenasip ülke ve yurtlara sahip olabilir; fazlasına ise sahip olamaz.

Devletlerin yıkılış dönemlerinde refah ve bolluk son haddini bulduktan sonra, israfa dayalı bir lüks başlar, devlet durgunlaşır, yorulur, yaşlanır, sonunda devletin de ömrü son bulmuş olur. Bu israf aşamasında emek harcamadan, mirasyedi gibi gereksiz bir tüketim alışkanlığı ortaya çıkmaktadır; böylece devlet bir ihtişam dönemi de yaşar. Ama bu ihtişam içinde yıkılışın tohumları da atılmaktadır. Zaten bu aşamada asabiyet duygusu da zayıflamaktadır. Ahlaki tavırlarda bozulmalarla birlikte, hükümdarın çevresinde çıkarcı, ikiyüzlü insanlar toplanır, yönetimde de soysuzlaşma görülür, iç huzursuzluklar artar, sonuçta devlete iç ve dış müdahaleler başlar. En sonunda yıkılış kaçınılmaz olur.

Giriş kısmında belirtmiştik, İbn Haldun sağlığında ilmiyle düşünceleriyle, aldığı üst düzey siyasal görevler itibariyle saygı görmüş, etkili olmuş bir bilim insanıdır. Fakat ölümünden sonra onunla ilgili uzun süreli ve derin bir sessizlik hüküm sürmüştür. Halefleri, izleyenleri ve onun düşüncelerini işleyip, yorumlayan ve ileriye taşıyanlar yoktur. Onun ölümüyle İslam Rönesans’ı da sona ermiştir. Osmanlı aydınları ancak 16. yüzyıldan itibaren onun farkına varmışlar, Kâtip Çelebi, Naima gibi bilim insanları ve tarihçiler ondan yararlanmışlar, 19. yüzyılda da A. Cevdet Paşa Mukaddime’nin hem yarım kalan tercümesini tamamlamış, hem de Haldun’un düşüncelerinden faydalanmıştır. Cevdet Paşa dâhil birçok Osmanlı tarihçisi Osmanlı Devleti’nin tarihsel gelişimini açıklarken Haldun’un teorisini kullanmıştır.

Batı daha önceleri Mukaddime’nin farkına varmış, ondan yararlanmıştır. Ancak Batı Haldun’un hakkını teslim etmez, onun varlığını görmezden gelir. Mukaddime’de bugün de faydalanabileceğimiz, günümüz sosyolojisine ışık tutan birçok düşünce, görüş ve bilgi mevcuttur. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Haldun üzerinde ilk açıklamalarda bulunanlardan birisi, birinci kuşak entelektüellerden olan Z. F. Fındıkoğlu, ikinci kuşaktakilerden ise C. Meriç olmuştur. Özellikle 1960’lı yıllardan sonra Türkiye’de Haldun’u öne çıkaran, onu popülerleştiren ve Mukaddime’yi en iyi biçimde değerlendiren Meriç’tir. Meriç, sosyoloji tarihinde Haldun’a layık olduğu yeri ve önemi vermiştir.

Ancak, Batı’nın vize vermediği, beğenmediği, önemsemediği Türk bilim ve düşünce insanlarını görmezden gelen, yok sayan (bazı istisnai yazarlar hariç), kompleksli Türk aydınları, hâlen yazı ve eserlerinde Haldun’a yer vermemektedirler. Mesela 1955 yılında sosyolog N. Ş. Kösemihal tarafından yayımlanan Türkiye’deki ilk kapsamlı Sosyoloji Tarihi kitabında İ. Haldun’un adı bile geçmez. Orhan Hançerlioğlu 1986 tarihinde yayımladığı Toplumbilim Sözlüğü’nde İ. Haldun’un ne adı geçer, ne de onun kullandığı sosyolojik kavramlardan bahsedilir. Dolayısıyla Türkiye’de gerçek anlamda bilimsel düşünce ve bilginin gelişmemesi özellikle bu önyargılı, inkârcı ve yanlış tavırlardandır. Geleneği, geçmişi olmayan bilim olur mu? Olursa işte bu kadar olur!

 

Kaynaklar


    -  Fındıkoğlu, Z. Fahri, İçtimaiyat, İst. Üniv. Yayınları, No: 467, İstanbul, 1950.
    -  İbn Haldun, Mukaddime cilt l, ll, lll, Çev. Zakir Kadiri Ugan, MEB, Devlet, Kitapları, İst. 1968.
    -  Hassan, Ümit, İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Siy. Bil Fak. Yay. Ankara, 1967.
    -  Meriç, Cemil, Umrandan Uygarlığa, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1967.
    -  Meriç, Cemil, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993.
    -  Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, Anadolu Yayıncılık, İstanbul, 1983.
    -  Yaka, Aydın, Sosyal Değişme, Gündoğan Yayınları, İstanbul, 2011.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile