İnsan Şiddet Uygulayan Varlıktır

- Hocam, siz 1987 yılında Milliyet Gazetesi’nde “Düşünenlerin Düşünceleri” sütununda şiddet olgusu ile ilgili bir makale yazmışsınız. Orada özetle, bir yandan herkesin ve her ülkenin şiddet olaylarından şikâyet ettiğini, bir yandan da sosyal ve kültürel hayatta şiddeti körükleyen yayınlara, filmlere, televizyon programlarına bolca yer verildiğini ve bunun büyük bir çelişki olduğunu belirtmişsiniz. Aradan otuz yıl geçmiş, bahsettiğiniz durumla ilgili bir değişme görüyor musunuz? (1)

Ne yazık ki pozitif bir değişiklik yok. Bunca yıl sonra geriye dönüp baktığımız zaman toplumsal ve bireysel uygulamalarda hiçbir olumlu gelişmenin olmadığını görüyoruz. Hatta otuz yıl sonra şiddet eylemlerinin azalması bir yana, şiddetin âdeta sosyal bir salgın hâline geldiğini, taklit mekanizması ile yaygınlaştığını, şiddet araçlarının, yöntemlerinin çeşitlendiğini, konuların zenginleştiğini, üstelik kitlesel şiddet eylemlerinin faturasının hem bireysel hem de toplumsal alanda olmak üzere zamanla yükseldiğini fark ediyoruz.

Normal olarak insanın ve toplumların evrimi, uygarlığın ilerlemesi dikkate alındığında, insan ilişkilerinde de bir incelmenin, yumuşamanın, ilkel-hayvani davranışlardan daha insani bir tavırlara doğru bir gelişmenin, ayrıca İletişim Devrimi’nin de yaşanmış olmasından dolayı, en azından şeklen de olsa, bu ilişkilerin daha olgunlaşmış bir boyut kazanması gerektiği düşünülebilir. Fakat öyle olmamıştır. Çeşitli alanlarda uygulanan şiddet eylemleri âdeta evrenselleşmiş, küreselleşmiş, daha teknik ve karmaşık bir tarza dönüşmüştür. Bu bağlamda örneğin, şiddeti sistematik bir biçimde kullanan en önemli sosyal ve siyasal grup olarak teröristler tüm çağdaş bilimsel ve teknik bilgileri, araç ve yöntemleri kullanarak devletlere kafa tutar hâle gelmişlerdir. Böylece dünya çapında şiddet uygulayan bir terör sektörü oluşmuştur. Siyasetin dışında olmak üzere, günlük yaşamda ve sivil alanda insanı dehşete düşüren şiddet biçimleri ve uygulamaları da görülmeye başlamıştır. Tüm ülkelerde genel şiddet ve teröre karşı alınan polisiye ve hukuki tedbirler beklenen olumlu sonuçları vermemiştir. Anlaşılmaktadır ki yirmi birinci yüzyılda bilginin, tecrübenin, sosyal etkileşimin eskiye oranla çok artması umulan sonuçları yaratmamıştır. Gene gözlenmekte ve fark edilmektedir ki bir yerlerde eksik bırakılan, gözden kaçırılan unsurlar vardır.   

- Şiddeti, genel anlamı bakımından, nasıl tanımlamak gerekir?

Şiddet, en geniş anlamı ile amacı, yönü, konusu ne olursa olsun tüm insan ilişkilerinde zor ve kaba kuvvet kullanma, sert, kırıcı davranma anlamı taşır. Bu, bir çeşit sorun çözme yöntemi, aracıdır ki insani, ahlaki ve hukuki açıdan kabul edilen, istenilen bir yol-yöntem olmayıp, sosyal ilişkileri kesintiye uğratan, normal iletişim kanallarının işlemesini önleyen ve her türlü insan ilişkilerinde istenmeyen tortular bırakan, yeni sorunlar üreten bir sosyal davranış ve tavırdır. Şiddet, sosyal ilişkileri zehirler ve üstelik zor zoru, şiddet şiddeti doğurur, çoğu zaman da bir kısır döngü yaratır, sonu gelmez anlaşmazlıklarla birlikte çözümsüzlüğe, insan aklına ters düşen bir çatışmaya yol açar.

Şiddeti amacı, niteliği, içeriği, derecesi, kullanılan araçlar ve başka kriterler bakımından sınıflandırmak mümkündür. Şiddet, örneğin kapsam bakımından bireysel şiddet, grupsal hatta sınıfsal, yerel ve evrensel şiddet biçiminde; konu ve alan açısından ekonomik, dinsel, siyasal, etnik şiddet; niteliği bakımından fiziksel şiddet, psikolojik şiddet şeklinde olmak üzere sınıflandırılabilir. Fakat hangi tür şiddet olursa olsun, hepsinin özü, genel mantığı aynıdır.

- Hocam, insanlar başka yol ve yöntemler varken niye şiddete başvuruyorlar? İnsanlardaki şiddetin kaynağı nedir? Şiddet uygulayan başka canlılar yok mu?

Şiddetin temelinde yoğunlaşmış öfke vardır. Peki, insanlar niye öfkelenirler? İnsanlar istediklerini, arzu ettiklerini elde edemedikleri, hedefledikleri noktaya, aşamaya ulaşamadıkları zaman veya bu istekler engellenince, esirgenince ve bu noktada insanlar kendilerini yetersiz hissedince önce öfkelenirler sonra da şiddete başvurabilirler. Özetle ve aslında şiddet bir aczin, ama önü alınamaz bir talebin, tutkunun ürünü olarak yani bir sonuç davranış biçiminde ortaya çıkmaktadır. Böylece bir noktaya odaklanmış, tutku haline dönüşmüş bir arzu karşısında artık akıl, mantık değil, bireyin tüm benliğini esir alan ve söz dinlemez duygular harekete geçmiş olmaktadır.

Bir bakıma hayvanların da belirli şartlarda diğer canlılara karşı şiddet uyguladığı söylenebilir. Fakat hayvanların uyguladığı şiddet onların içgüdüsel özelliklerinden kaynaklanır ve öncelikle güvenlik,  beslenme, cinsellik gibi ihtiyaçlarının tatminleri ile ilgilidir, kaçınılmazdır. Zaten çoğu hayvanlarda kendi türlerini yok etmeye yönelik bir şiddet de görülmez. İnsanlarda görülen şiddet ise, onların sadece biyolojik yapılarına dayandırılamaz, fizyolojik ihtiyaçlarla açıklanamaz. İnsanların biyolojik yapı ve ihtiyaçları ile ilgili olarak gerçekleştirdikleri şiddet eylemleri çok sınırlıdır. Hayvanlardaki şiddet biyolojinin kanunlarına bağlıdır ve bunlarla açıklanır. Bu şiddet çok ilkeldir, içgüdüseldir. Dolayısıyla hayvanlarda şiddet gibi görünen saldırganlık bizim anladığımız anlamda şiddetten farklıdır. İnsanlarda gözlenen şiddet biyolojinin kanunları ile açıklanacak türden değildir. İnsanlar da hayvanlar gibi açlık, susuzluk türünden temel maddi ihtiyaçları karşılamak bağlamında ve zorunluluk hallerinde şiddet uygulamak mecburiyetinde kalabilirler. Bu şiddet bir anlamda hayvanlarla ortaktır. Ayrıca meşru savunma durumlarında da şiddet kaçınılmaz olabilmektedir. Ama bunlar istisnai durumlarda ortaya çıkan eylemlerdir.

-  İnsanların uyguladığı şiddetin diğer kaynakları, nedenleri nelerdir?

İnsanlarda tehlikeli olan şiddet hayvani yapımıza bağlı olarak gerçekleşen şiddet değildir; sosyalleşme ve eğitim süreci içinde öğrenilmiş ve kültürel bir özellik kazanan şiddettir. Ülkelerin kamuoylarında, basın yayında, sosyal hayatın çeşitli alanlarında tartışılan ve önüne geçilmek istenen şiddet, insanların biyolojik yapı ve ihtiyaçlarından kaynaklanan şiddet türü değildir. Sosyal ve kültürel yaşamdan kaynaklanan şiddet çeşididir. Buna biz kısaca “kültürel şiddet” diyoruz. Burada kültürü dar anlamda değil, tam sosyolojik ve antropolojik anlamda kullanmaktayız. İnsanın kullandığı şiddet, duygusal ögeler içerse de, bilinçli, iradi ve rasyoneldir. Hatta insanlar şiddeti kurumlaştırmışlar, belirli yöntem ve sistemlere bağlamışlardır. Yani şiddet zamanla bir kültür hâline gelmiş, süreklilik kazanmıştır. İnsanlar şiddeti uygularken belirli araçlar geliştirmişler, belirli şartlarda bunu meşrulaştırmışlar, bu olgu için belli toplumsal gerekçeler oluşturmuşlar ve hatta şiddetin âdeta bilimini yapmış onu büyük bir teknoloji hâline getirmişlerdir.

Bir canlı varlık olarak insanın çok değişik tanımları yapılmıştır; örneğin toplumsal, düşünen, konuşan, alet yapan, gülen, inanan, üreten, değer yaratan varlık gibi. Yukarıdaki açıklamalara dayalı olarak bu tanımlara bir tanım daha ekleyebiliriz: “İnsan şiddet uygulayan bir varlıktır.” İnsanoğlunun uyguladığı şiddet, diğer canlılara göre, insanı diğer varlıklardan üstün kılan tüm zihinsel yetenekler burada da kullanıldığı için, nicelik ve nitelik olarak, hayvanlarınkinden farklıdır, çok daha sistemli, planlı ve korkunçtur, acımasızdır. İnsanın saldırganlığı burada görünür ve somut hâle gelmektedir.

Devlet başta olmak üzere, bir de politik kurumların uyguladıkları şiddet türü vardır. Biz burada politik şiddeti ele almayacağız. Politik şiddet, yani siyasal amaçlarla kişilerin, grupların ve kurumların (örneğin devletlerin) uyguladıkları şiddet çok kapsamlı, detaylı, kullanılan araç ve mekanizmalar açısından çok boyutlu ve karmaşıktır, bu nedenlerle ayrıca ele alınması uygun olur. En büyük ve en kanlı politik şiddet ise “savaş”tır, bu devasa ve ayrı bir konudur. Toplumları, dünyayı yönetmek isteyen siyasi güçler, devletler, kaçınılmaz olarak ve çok çeşitli gerekçelerle şiddete başvurabiliyorlar. Biz sosyal ve kültürel hayatın diğer boyutlarındaki şiddeti gündeme getirip tartışmak istiyoruz.
   
- Hocam bu noktada şunu da sormak istiyorum. Bahsettiğiniz şiddet türü sosyalleşme ve öğrenme ile kazanılan bir şiddet olduğuna göre evrensel kültür ve uygarlık ilerledikçe, geliştikçe bu tür şiddet neden azalmıyor, böyle olması gerekmez mi?   

Evet, yukarıda da biraz belirttiğim gibi, sosyal ve kültürel mantık açısından böyle olması beklenir. Ancak ne yazık ki sonuç bu şekilde değildir. Önce şunu da vurgulamamız gerekiyor. Psikologlara göre tüm insanlarda belirli düzeyde şiddet eğilimi vardır. Bunun derecesi veya katsayısı herkeste ayrıdır. Söz konusu farklılık bireyin biyolojik, psikolojik yapısı, yetiştirilme tarzı, aldığı eğitim dolayısıyla kişilik özellikleri ile ilgilidir. Bireylerin şiddete başvurma eğilimleri, oranları, içinde bulundukları şartlara, dışarıdan gelen etkilere göre de şekillenmekte ve değişmektedir. Yani bu durum hem insan doğası hem de bireyin kendi özellikleri ile ilgili bir husustur. İşte insan doğasındaki bu şiddet eğilimleri hep var olduğu için,  kültürle uygarlığın ilerlemesi, gelişmesi şiddet kullanmayı ortadan kaldırmamaktadır. Yani şiddeti sıfırlamak mümkün değildir. 

İnsanın düşünen ve akıllı bir varlık olmasından, sürekli gelişmesinden dolayı, yaratılan kültür ve uygarlığın ilerlemesi insanların kendi aralarındaki tüm sosyal ilişkilerin daha rasyonel hâle gelmesi, bu ilişkiler sırasında hayvani ve ilkel olan araç ve yöntemlerin kaldırılacağı, içgüdü ve öfkelerin terbiye edileceği, baskılanacağı umulur. Fakat insanlık tarihine bakılınca bunun böyle olmadığı, değişenlerin sadece şiddet sırasında kullanılan araç, teknik ve yöntemlerden ibaret olduğu görülmektedir. Örneğin en yaygın, kapsamlı olan ve sonuçları itibariyle en yıkıcı olan siyasal nitelikli savaşlar, bunca çabalara ve ilerlemelere rağmen ortadan kaldırılabilmiş midir? Bu nedenlerle dünya düzeyinde savaşların ortadan kalkmayacağı, ebedi barış ile ilgili konuşmaların, tartışmaların devam edeceği, ama bunlardan bir sonuç alınmayacağı anlaşılmaktadır. Hobbes bu gerçeklerden dolayı “İnsan insanın kurdudur” demiştir. Bu sebeple Hobbes insanlar ve toplumlar için en uygun siyasal sistemin krallık, sultanlık gibi katı monarşik düzenler olduğunu savunmuştur. Sonuç olarak yeryüzünden savaşların ve diğer alanlardaki şiddetin tümüyle ortadan kalkması mümkün görülmemektedir.
       
- Peki, o takdirde günümüzde belirttiğiniz türdeki şiddeti azdıran, onu bir “sosyal oldu ve sorun” düzeyine çıkaran faktörler nelerdir? Onları biraz açar mısınız?

Burada iç içe geçmiş, birbirini tetikleyen bir dizi faktör bulunmaktadır. Hatta bunlar bir bakıma dünya ülkelerinin büyük kısmında uygulanan siyasal sistemlerle, rejimlerle de ilişkilidir. Şimdi bunları sırayla açıklamaya, analiz etmeye çalışalım. Fakat ayrıntılara girmezden önce insanlığın, uygarlığın ulaştığı bu aşamanın teorik açıdan genel bir çerçevesinin çizilmesi uygun olur.

Son beş yüzyılda gerçekleştirilen bilim-teknoloji ve ekonomi devrimleri insanların maddi ihtiyaçlarının tatmini bakımından önceki dönemlerle kıyaslanamayacak oranda imkânlar ve hayatın her boyutu ile ilgili sayısız konfor sağlamıştır. Bu birbirine bağlı üçlü devrim üst yapıda yani düşünsel, sosyal ve kültürel yaşamda da önemli ve köklü değişikliklere yol açmış, sanayi toplumu, bilgi toplumu gibi yeni toplumsal aşamalar meydana getirmiştir. Yani sosyolojik açıdan çok kapsamlı ve derinliğine sosyal yapı değişiklikleri gerçekleşmiştir. Ancak tüm bu olumlu gelişmeler manevi ve psikolojik ihtiyaçlar bakımından bütünsel bir mutluluk sağlamamıştır. Teknolojik ve ekonomik başarıların yanında psikolojik ve insani başarılar çok zayıf kalmıştır. Büyük bir değer karmaşası ve “anomi” yaşanmaktadır. Dolayısıyla dünya çapında Ogburn’ un ifadesiyle “kültürel boşluk” oluşmuştur. Yani zihinsel, duygusal tatmin araçları ile biyolojik-bedensel ve fiziksel doyum araçları arasında kapatılamayan bir uçurum meydana gelmiştir.   

İnsanoğlunun binyıllardır kesintisiz sürdürdüğü “adalet arayışı”na bunca teknolojik devrim ve sosyoekonomik gelişmeler önemli bir katkı yapmamıştır.  İki bin beş yüz yıl önce Eflatun’un yaptığı adalet tartışmaları binlerce yıl sonra hâlen güncelliğini ve önemini korumaktadır. Ekonomik açıdan gelir dağılımında hakça, adalete uygun bir denge, tüketim harcamaları bakımından da kabul edilebilir bir ekonomik düzen oluşturulamamıştır. Bunca teknik ve ekonomik imkânlara rağmen küresel düzeyde gelir-tüketim adaleti sağlanamamış, sosyal politikalar yolu ile birtakım iyileştirmelere karşın zenginlerle fakirler arasında (hem bireyler hem de toplumlar açısından) makul bir gelir farklılığının bulunduğu nokta yakalanamamıştır. Onun için genel ve sembolik olarak ifade edersek, hâlen dünyada bir tarafta “toklar”, bir tarafta da “açlar” iki uç grup olarak yer almış durumdadırlar. Aç insanlar karınlarını doyurma mücadelesi verirken, toklar aşırı beslenmenin yarattığı obezite ile savaşmaktadırlar. Yeni kuşaklar bu ekonomik ve sosyal ortam içinde, arada derece derece başka gruplar ve bir ölçüde gelir artırma imkânları olsa da, son tahlilde ya “zenginler” ya da “fakirler” tarafında yer almaya zorlanmaktadırlar. Bu, insanoğlunun yeni ve evrensel bir büyük çelişkisidir, dolayısıyla çözülmesi gereken önemli bir sorunudur. İletişim Devrimi sebebiyle insanların ezilmelerinin, sömürülmelerinin bir kader olmadığı ve gerçekçi sosyal politikalarla bu mesafenin, uçurumun büyük ölçüde kapatılabileceği bilinci uyanmış durumdadır. Beşeri ve psikolojik tatminlere kulak asmayan, sadece mal-mülk ve parayı, güçlü olmayı temel değer olarak insanlara sunan kapitalist sistem (ne yazık ki henüz doğru dürüst bir alternatifi de yaratılamamıştır) dünyaya yerleşmiştir.

Özetle evrensel şiddeti besleyen en önemli sosyoekonomik faktör belirtmeye çalıştığımız bu gelir dağılımındaki büyük adaletsizliktir. Şiddet bu olgunun türevlerinden biridir. Bu düzende yetişen bireylerin ve toplulukların son mülteci krizi-sorunu karşısında takındıkları bencil ve gayri insani tutum, nasıl bir “çağdaş birey”in yetiştirildiğini de de çok açık biçimde göstermiştir. Kapitalizmin sürekli kamçıladığı teknolojik ve ekonomik yeniliklere, ilerlemelere paralel yeni bir insan ve ahlaki öz-değerler manzumesi oluşturulamamıştır. Bu teknoloji ve ekonomi ile uyumlu yeni ve daha insani bir ahlaki değerler sistemi yaratmak gerekmektedir. Böyle giderse zamanla teknolojinin ürünü olan robotlar insana değil, insanlar robotlara benzeyeceklerdir. Teknolojinin büyüsüne kapılan insanlık kendisini var eden ve değerli kılan insani özünü kaybetmek üzeredir. Kendini kurtaran ve yeryüzündeki kaynakların çok büyük kısmını kontrol eden ve kullanan ülkeler ise yaratılan toplam ekonomik değeri de paylaşmak istememekte, diğer ülkeler üzerinde her türlü baskı ve sömürü mekanizması kurmaktadırlar. Mevcut ekonomik sistem büyük bir “tüketim şehveti” yaratmış ve bireyler de bu şehvete kapılarak mutluluğun sadece aşırı tüketimle sağlanabileceğine inandırılmış, böylece bu hedefe ulaşmak için tüm sosyal ve manevi normları çiğnemeyi göze alan açgözlü, doyumsuz, şükürsüz bir insan tipi meydana gelmiştir.  Aşırı tüketim şehveti, hedefi herkesi stresli, kaygılı hâle getirmektedir.

Gerçekleştirilen teknolojik, ekonomik devrimler, sosyal, siyasal ve hukuksal reformlar bu derin çelişkileri, dolayısıyla çatışmaları çözememiştir. Söz konusu çelişki ve adaletsizliklerin ürettiği siyasal haksızlıklar, ülkelerin süper güçler tarafından işgal edilmeleri ve diğer uluslararası zorbalıklar bu sosyal ve ekonomik sorunların üzerine, deyim yerindeyse tüy dikmektedir. Sonuçta bu çağdaş(!) sosyoekonomik düzene, içinde bulunduğu topluma karşı negatif duygular besleyen birçok genç çeşitli amaçlarla düzenlenen toplu gösterilerde, kitle hareketlerinde kolayca vurdulu kırdılı şiddet eylemlerine yönelmekte, böylece istemedikleri düzene zarar verdiklerini, devrimci davranış(!) sergilediklerini düşünmektedirler.

Çok özetle bahsettiğimiz bu durum dünya ölçüsünde uluslararasında büyük bir sosyal ve siyasal güven bunalımı yaratmış, aç olanlarda veya karnı az doyanlarda, gelecekten umudunu kesenlerde (bireyler ve ülkeler bazında) genel ve büyük bir “evrensel öfke”nin doğmasına yol açmış durumdadır. İletişim Devrimi’nden dolayı da, artık her şeyde olduğu gibi gizli saklı bir şey kalmamış, yani tokların tokluğu, açların açlığı bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilmektedir. Bu iletişim imkânları, kolaylıkları insanlar ve toplumlar arasında servet sorgulamalarını, tartışmalarını da gündeme getirmiştir. Bu dengesiz, insafsız dünya düzeni insanlardaki adalet duygusunu zedelemiş ve her birey kendisini kurtarma telaşına düşmüştür. Belirttiğimiz evrensel öfke bir şiddet kültürünü de beslemekte, özellikle genç kuşakları kısa yoldan kazanma sabırsızlığına, her şeyi hemen elde etmeye ve mutluluğa ulaşmaya yöneltmektedir. İnsanlığın temel sosyal ve manevi mirasını oluşturan vicdanlı olma, merhamet, yardımlaşma, paylaşma duyguları neredeyse demode duygular olarak algılanmaya başlamıştır.

Dünyada şiddeti azdıran, yaygınlaştıran teorik ve genel çerçeve budur. Şiddetin önemli nedenleri olarak yukarıda bahsettiğimiz faktörleri sayabiliriz. Tabii yerel ve özele inildiği zaman çok çeşitli nedenlerle karşılaşmak mümkündür. Bunları tek tek ele almayacağız.

- Bu durumda yerleşik sosyal, ekonomik ve siyasal düzenleri hemen değiştiremeyeceğimize göre, hem bireysel hem de toplumsal şiddet davranışlarını, olaylarını frenleyici, azaltıcı tedbirler neler olabilir? En azından şiddetin artışını azaltan, onu dizginleyen uygulamalar, eğitim ve kültür programları düzenlenemez mi?   

Evet, her şeye rağmen yapabileceğimiz şeyler vardır. Gerek bilgi ve bilinç düzeyinin yükselmesi, gerekse dünyada iletişim imkânlarının, araç ve kolaylıkların artmasından dolayı sorunları müzakere ve barışçı yollarla çözebilme imkânları da çoğalmış ve çeşitlenmiştir. En azından eğitim, yetişme ve çevresel faktörler açısından bazı tedbirler alınabilir, sosyal ve kültürel şiddeti kontrol altında tutabilir veya azaltabiliriz. Sosyal ve kültürel şiddeti yaygınlaştırıp artırabildiğimize göre, aynı şekilde azaltabilir, kabul edilebilir bir düzeye indirebiliriz.

Başlangıçta da belirttiğimiz gibi dünyadaki sosyal ve kültürel şiddet, bireysel-özel bir olay olmaktan çıkmış, zaman zaman işkence ve terörle de birleşerek yaygın toplumsal bir soruna dönüşmüştür. Onun için zaten buna sosyal şiddet diyoruz. Dolayısıyla tedbirleri de önce dünya genelinde, her alanda olduğu gibi bu konunun da küreselleşmesi dikkate alınarak, uluslararası bir sorun hâlinde ele alıp makro düzeyde neler yapılabileceğini düşünmek lazım.     Biz bunlardan bazılarını belirtmekle yetineceğiz. Bu bağlamda yukarıda biraz değinildiği gibi, iletişim, medya, eğitim ve kültür unsurları bakımından alınabilecek önlemler vardır. Ne yazık ki birbirine bağlı bu dört alanda, sırf serbest piyasa ekonomisi mantığı çerçevesinde birilerinin keyfi çıkar ve uygulamalarına bağlı olarak şiddeti, saldırganlığı özendirici, yaygınlaştırıcı film, oyun ve programlara, kültürel ve sosyal ekinliklere yer verilmektedir. Bu tür yayınlarda gençlerin eğitimi, yetişmesi açısından, önleyici, olumlu davranışları, alışkanlıkları geliştirici hiçbir pedagojik ilke, kaygı hesaba katılmamaktadır. Sürekli ve kontrolsüz bir şekilde üretilen korku ve gerilim filmleri “şiddetsever” ve “gerilimsever” gençlerin yetişmesine zemin hazırlamaktadır. Bahsettiğimiz türdeki yayın ve uygulamalar yukarıda ifade edilen ekonomik ve ideolojik nedenlere dayalı olarak çok yanlış bir değer eğitimini geçerli kılmakta, dolayısıyla toplumlar bir şiddet sarmalında debelenip durmaktadırlar. Bu nedenlerle pedagojik ve ahlaki açıdan, ayrıca dünyadaki barış ve huzur bakımından çok sakıncalı bulduğumuz eğitim ve kültür uygulamalarından vazgeçilmelidir. Özetle “değerler eğitimi”  konusunda mutlaka önemli değişiklikler yapmak, yeni bir karakter ve kişilik eğitimi, sosyalleşme ilkeleri uygulamak gerekir. Yani sadece tüketim araçlarına sahip olmayı öne çıkaran değer anlayışı değiştirilmelidir. Şiddet ve saldırganlığı özendiren sosyokültürel etkinlikler gençleri duyarsızlaştırmakta, oldukça bencil, bireyci-egosantrik bireylerin yetişmesi sağlanmaktadır. Dünyaya ağırlıklı olarak öncelikle güce ve paraya dayalı bir ahlak hâkim olmuş durumdadır. Sadece almaya alışmış, aynı zamanda verici olmayı, fedakârlık yapmayı öğrenmemiş kuşaklar yetiştirilmektedir. Hâlbuki temel erdemler olarak acıma, merhamet, vicdan sahibi olma, paylaşma, empati yapma gibi insanı yüceleştiren, bireyi kendisi ve toplumla barışık, uyumlu hâle getiren, dolayısıyla bu tür duygular yaratan ahlak ve kültür politikaları uygulanmalıdır. Dünya barışının aşırı bireysel ve ulusal benciliklerle sağlanması mümkün değildir.

Bu genel ve evrensel önlemlerle birlikte, gene evrensel düzeydeki şiddetle ilgili olarak çifte standartlardan, çok abartılmış, şişirilmiş ulusal menfaatlerden sakınılmalı, şiddete karşı ortak ve etkili olacak hukuki, cezai normlar geliştirilmeli ve bunlar tavizsiz uygulanmalıdır. Bu tür sosyal, pedagojik ve kültürel politikaları, sosyal programları uygulayacak uluslararası mekanizmalar geliştirilmelidir. Hukuki ve polisiye tedbirler gereklidir, kaçınılmazdır; ancak bunlar şekli ve yüzeysel önlemlerdir. Şiddeti bir kültür ve ahlaki duruş olarak üreten ve psikolojik, sosyolojik derinliği olan sebepler mutlaka ortadan kaldırılmalıdır.

Ayrıca, şunu da eklemek ve vurgulamak gerekir ki çağdaş oluşumlar çerçevesinde sosyolojik açıdan yapısal değişmelerini tamamlayamamış ülkelerde (teknoloji, ekonomi ve kültürel-düşünsel bakımlardan),  geleneksel sosyal yapının birer unsuru olarak bir takım örf ve âdetler de (kan davası, töre cinayetleri gibi) önemli birer şiddet yaratıcısı faktörlerdendir. Derece derece tüm ülkelerde görülen kadınlara yönelik şiddet ve cinayetler de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu tür zihniyetlerin ve yapısal sorunların değişmesi teknolojik ve ekonomik devrimlerde olduğu gibi kısa sürede ve hızlı olmamakta, devrimci değil evrimci bir gelişme şeklinde gerçekleşmektedir. Bu nedenlerle tarihsel ve sosyal kaynakları da bulunan şiddet kültürünün kısa sürede ortadan kaldırılabileceğini düşünmek de gerçekçi olmaz. Bu sürecin, zihniyet değişmelerini de içeren, uzun ve ince bir yol olarak düşünülmesi gerekmektedir.

 

(1) Bundan böyle belirli konular üzerine yapılan diyaloglara, sohbetlere de yer vereceğiz.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile