Türkiye'de Eğitim ve Kültürel Değişme Üzerine

Bundan birkaç ay önce Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir özeleştiri biçiminde olmak üzere, “Eğitim ve kültür konularında beklediğimiz başarıları maalesef sağlayamadık, bu alanlarda eksiklerimiz var” demiştir. Bu tespit ve açıklamadan yola çıkarak, siyaset, ekonomi, teknoloji alanları dışında kalan bilim, sanat ve eğitimi de içermek üzere kültürel konularda umulan gelişme ve ilerlemelerin sağlanamaması ile ilgili bizim düşünce ve tespitlerimizi özetle ele almak istiyoruz. Ayrıca konuyu günlük politika ve polemikler açısından değil, bu sorunların sosyolojik arka planı ve tarihsel gelişimi bakımından analizini yapmaya çalışacağız.

Önce içerik ve metodoloji konularıyla ilgili olarak şunları da belirtmemiz gerekmektedir. Türkiye’de sosyoloji eğitimi, öğretimi çok yeni olmamasına rağmen, “analitik sosyoloji” yaklaşımını, yöntemini hazmettiğimizi ve kullandığımızı söyleyemeyiz. Genel sosyolojiye, temel bilgi ve yaklaşımlara ilişkin yayınlanmış çok eser olmakla birlikte, kurumlar sosyolojisi konularını işleyen eserlerin azlığı dikkat çekmektedir. Ayrıca sosyolojik kavram ve konuların, sorunların açıklanıp yorumlanmasında analitik sosyoloji yaklaşımına pek yer vermediğimiz gözlenmektedir. Hâlbuki böyle bir içeriğe yönelmeye ve yöntem konusunda analitik yaklaşımı kullanmaya çok ihtiyacımız vardır. Zaten kültürümüzde kavram analizi geleneği de bulunmamaktadır. Belki de Türkiye’de sosyoloji konusunda “bilim” aşamasına ulaşmışızdır da, henüz bu bilim bizlerin zihinlerinde “irfan”a dönüşememiş ve o olgunluğa erişememişizdir.

Sosyal Kurumlarda ve Kültürde Değişmeye İlişkin Bazı Sosyolojik Bilgi ve Bulgular
Şimdi, başlangıçta söz konusu ettiğimiz eksikliklerle, sorunlarla ilgili olarak, problemleri doğru tespit etmek ve gerçekçi çözümler üretebilmek açısından, bazı sosyolojik bilgi ve ilkelerin-kuralların altını çizmek uygun olacaktır. Daha önceki birkaç makalelerimizde de belirttiğimiz gibi, teknolojik-ekonomik gelişmeleri içeren toplumsal yapı değişmeleri ile daha çok düşünsel ve duygusal temeli olan kültürel değişmelerin mekanizması ayrıdır ve bu mekanizma, sosyal süreç çok ağır işlemektedir. Aslında bu sosyolojik gerçekliği Weber ve Sorokin gibi önemli sosyologlar kavramlaştırmış, kuramlaştırmışlardır. Belirtilen sebeplerle sosyal değişme sürecine de analitik bakmakta fayda vardır.

Burada ilk vurgulanması gereken unsur şudur: En önemli ve nesnel sosyal değişme faktörü teknolojik buluşlar, yeniliklerdir. Ekonomi de büyük ölçüde teknolojiye bağlı bir gelişme seyri izlediği için, bu tür değişme süreçlerini kavramak, izah ve analiz etmek daha kolay olmaktadır. Ayrıca sosyal ve siyasal gelişmeler, değişmeler nispeten kontrol edilebilir, yönetilebilir değişme olgularıdır. Ancak zihinsel ve kültürel değişmelerdeki durum farklıdır. Daha açık ve somut ifadelerle söylersek; bir ülkede siyasal mekanizmalarla, harekete geçirilen kitle hareketleri vasıtası ve zoru ile birçok politik değişiklikler yapılabilir, ekonomik kararlar alınabilir. Dünyanın sosyal ve siyasal tarihinde bu tarz değişmelere örnek teşkil eden sayısız uygulama mevcuttur. Fakat zihniyette, kültürde siyasal komutlarla veya zor kullanılarak değişme yapmak mümkün değildir. Bu konuda başarılı olmuş bir örnek de yoktur. Zorla, baskı ile belirttiğimiz konularda yüzeysel ve kısa süreli değişiklik yapılabilir, ancak bunlar aldatıcıdır, kalıcı değildir, bir süre sonra bu tarz değişmeler etkisizleşir, silinir gider. Yani, başka bir ifadeyle söylersek, kültürel konulardaki değişmeler devrim şeklinde değil bir evrim sürecinde gerçekleşir. Mesela teknik, ekonomik ve siyasal alanlarda “devrim” yapmak mümkündür de, kültürde (buna eğitim konuları da dâhildir) devrim yapmak imkânsızdır. Türkiye’de kullanılan “zihniyet devrimi”, “kültür devrimi” kavramları sadece bir temenniyi, arzuyu ifade edebilir. Bu kavramların sosyolojik realite ve süreçlerle bir ilgisi yoktur. Örneğin 1966-1976 yılları arasında Çin Halk Cumhuriyeti’nde Mao tarafından başlatılıp yürütülen “Kültür Devrimi”nden bugün ne kalmıştır? İlginçtir, bugünkü Çin, söz konusu devrimle çizilen ve amaçlanan düşüncelerin tam aksi yönde ilerlemektedir.

Avrupa’da Yeni ve Yakınçağ’da çok köklü ve kapsamlı olmak üzere gerçekleştirilen zihniyet ve kültür değişmeleri bir devrim biçiminde oluşmamıştır. 400 yıla yaklaşan bu zorlu süreçler Rönesansı, dinde Reformasyonu 17. yüzyıldaki yöntem değişikliklerini, 18. yüzyılda Aydınlanma felsefesini ve Sanayi Devrimi’ni içermektedir. Ayrıca belirtelim ki topyekûn bu genel toplumsal yürüyüşün ekonomik ayağı olmamış olsaydı böylesine bir değişme de gerçekleşemezdi. Bu düşünsel ve sosyal süreçleri coğrafi keşifler, ticaret burjuvazisi ve ardından da sanayi burjuvası maddi ve ekonomik anlamda beslemiş, desteklemiştir. Yani bu zihniyet ve kültür değişmelerinin ekonomik ve sınıfsal açıdan sağlam alt yapıları, sahipleri vardır. Bugün Türkiye’de herkesin sıkça dile getirdiği hukukun üstünlüğü, bireysel özgürlükler, demokrasi, parlamenter sistem, laiklik, kadın-erkek eşitliği vb. kavram ve uygulamalar, Avrupa’da yukarıda bahsettiğimiz oluşumların birer sonucu olarak gerçeklik kazanan olgulardır. Ve böylece Batı’da din, devlet, hukuk, bilim, sanat, siyaset, eğitim gibi sosyal kurumlar bireylerin zihinlerinde netleşmiş, bunlarla ilgili karmaşa ortadan kalkmış ve bu sosyal unsurlar kurumsal kimlik ve âdeta kurumsal özerklik kazanmışlardır. Bu şekilde tüm sosyal kurumlar yerli yerine oturmuştur. Türkiye ise bu tarz süreçleri yaşamamıştır. Dolayısıyla bugünkü sıkıntıların en önemli nedenlerinden bir de budur.

Toplumsal ve siyasal şartlar uygunsa bir gecede kanunlar çıkararak veya darbe yaparak yöneticileri, siyasal yapıyı, rejimi değiştirebilirsiniz, ama yasa çıkararak yerleşik sosyal alışkanlıkları, yaşam tarzlarını, dünya görüşlerini yani kısaca kültürü değiştiremezsiniz. Türk entelektüelleri, aydınları ne yazık ki bu gerçeği bir türlü anlayamamışlardır veya anlamak istememektedirler. Bizim, yukarıda sosyoloji bilgimiz bir türlü “bilim” aşamasından “irfan” aşamasına yükselmemiştir derken, kast ettiğimiz budur. Gerçeklerle özlemleri karıştırmamak lazımdır. Ne yazık ki bu eksik ve yanlış anlayış aydınlarımızda sanki özel ve katılaşmış bir kültüre dönüşmüştür. Birçok kez ifade ettiğimiz gibi çağdaşlaşmayı da böyle anlamışızdır. Yani yasa çıkararak, siyasi darbeler yaparak her alanda ve tam anlamıyla çağdaşlaşacağımızı zannetmişizdir. Bu çerçevede zamanında Enver Paşa modernleşmenin basit formülünü bulmuş: “Yok kanun, yap kanun!” demiştir. Ne kolay yol; kanun yap, darbe yap, modernleş. Nerede o bolluk, o kolaylık! Örneğin günlük sosyal yaşamda erkeklerin kadınlara yönelik olumsuz ve kaba davranışlarını, kadın-erkek eşitliği ve benzeri alanlarda yasalar çıkararak, bunca yıl geçmesine rağmen, önleyebildik mi? Bu sorun yüz değil, binlerce yılın getirdiği ve zihinlere kazıdığı bir anlayıştan, önyargılardan kaynaklanmaktadır. Hem geçmişte hem de bugün sosyal yaşamın herhangi bir yerinde sosyolojik veya ekonomik bir sıkıntı, boşluk görmüşsek, o boşluğu yasa çıkararak doldurmuşuzdur. Modernleşme tarihimizdeki en büyük yanlışlardan biri de budur.

Gene bu başlık altında sosyolojik bir ilkeye daha dikkat çekelim. Toplumsal evrim ve değişmede en gerçekçi ve doğru olan yol, sosyal kurumların, şartların ve ihtiyaçların değişmesine bağlı olarak, zamanla kendi iç dinamikleri doğrultusunda kendilerini yenilemeleri ve değişmeleridir. Bunun dışında diğer kurum veya dış dinamiklerin, faktörlerin etkisi, baskısı ile gerçekleşen değişmeler daima sosyolojik karmaşaya, işin içinden çıkılmaz sorunlara yol açmaktadır. Türkiye’de sosyal kurumlardaki değişmeler bu yönteme uygun olarak gerçekleşmediği için kurumlara sürekli dışarıdan siyasi müdahalelerin yapılması söz konusu olmakta ve hukuk kullanılarak hep yasalar yolu ile değişmeler sağlanmaktadır. Dolayısıyla toplumsal yaşamın tüm boyutlarıyla ilgili olan gerekli gereksiz her şeyi anayasa vasıtasıyla düzenlemek isteyişimizin sebebi budur. Hâlbuki sosyolojik açıdan kurumsal değişmelerde, kurumsal gelenekler ve evrim, yasal yöntemlerden çok daha gerçekçi ve sağlıklıdır. Her olayda yasalara sarılarak iş görmek, düzen sağlamak toplumsal realiteye aykırıdır. Bu durum sosyal kurumlar arasındaki organik-sistematik yapıyı bozduğu gibi kurumların özel işlevlerini ve varlık nedenlerini de ortadan kaldırmaktadır.

Bu noktada kültürün bazı temel özelliklerine de değinmek uygun olacaktır. Kültür özü itibariyle niceliksel değil, nitelikseldir, sosyal unsurların organik bütünselliğini, sentezini ifade eder. Birikimsel, tarihsel ve gelenekseldir. Zaman bakımından kesintisizlik taşır. Bireysel değil, toplumsaldır. Yani kültür havuzuna eklenen unsurlar artık bireysel olmaktan çıkmış, toplumsal bir değer hâline gelmiş demektir. Dolayısıyla kültür bireysel iradeye, isteğe göre değil, toplumsal değişmenin ilke ve kurallarına göre evrimleşir. Kültürde devrim yapmaya kalkmak, kültürün organik bütünlüğünü, ahengini, devamlılığını ve tarihselliğini bozmak demektir. Bu durum toplumsal çözülmeye, anomiye ve patolojik gelişmelere yol açar. Peki, kültürde evrim, değişme olmaz mı? Olur, olmak zorundadır. Ancak bu bireysel ve siyasal zorlamalara dayalı olarak gerçekleşmez. Zaten toplumda teknolojik, ekonomik, demografik vb. değişmeler sosyolojik değişme süreci gereği kendiliğinden ve istemesek de zaman içinde gerçekleşecektir. Bunu önleyemeyiz. Örneğin toplumsal yaşamda motorlu araçlar bulunup üretilince ve bunlar günlük yaşama dâhil olunca, art arda yeni teknik, ekonomik ve sosyal kavramlar, kurumlar, normlar, değerler meydana gelmiştir. Burada bireysel irade ve müdahale bağlamında söylersek, derece derece olmak üzere, ancak karizmatik liderlerin, yenilikçi, buluşçu (her alanda) kimselerin belirli rollerinden, etkilerinden söz edebiliriz. Sosyal ve siyasal tarihte bunun pek çok örneği de vardır.

Cumhurbaşkanının başlangıçta ifade ettiğimiz sözlerine dönersek, yukarıda yapılan açıklamalara bağlı olarak şunlar söylenebilir. Toplumların kültürel evrimleriyle ilgili olmak üzere, yüzlerce, binlerce yıllık toplumsal evrim içinde on on beş yıllık zaman dilimlerinde eğitim sisteminde ve kültürel alanlarda, örneğin teknolojide, ekonomide, siyasette ve hukukta sağlanan somut ve hızlı değişiklikleri gerçekleştiremeyiz. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız sosyolojik realite buna imkân vermez. Özellikle zihniyet değişimleri, kültürel gelişmeler doğal olarak daha uzun zamanı gerekli kılmaktadır. Sosyal ve kültürel tarihte atlamalar, mucizevi dönüşümler olmaz. Nicelikten niceliğe değil, niceliklerden niteliğe yönelen geçişler vardır. Bir toplumda bilim geleneği yaratan bir zihniyet, bir kültür yoksa bunu siyasal zorlamalarla kısa zaman dilimlerinde sağlayamayız. Bu durumu anlatırken Meriç, Avrupa’nın meyvelerini koparıp kendi ağaçlarımıza astığımızı ve bunun da bir fayda getirmediğini söyler. İllaki bu alanlarda istediğimiz değişmeleri yapalım dersek, sosyal sistemi zorlarsak, kaş yapalım derken, göz çıkarmış oluruz. Bu durumda ikili ve çelişkili, bölünmüş kültürel yapılar oluşur ki bu, hem günlük yaşama hem de eğitim sistemine yansır ve sonuçta yaratılan sosyal patolojiyi bir türlü normale çeviremeyiz. Toplumsal sistemin organik bütünlüğünü bozduğumuz takdirde de çok uzun zaman bu sistemi tekrar yerli yerine oturtamayız.

Türkiye’de gerçekten öyle olmuştur. Osmanlı toplumunun zamanla Batı yani sanayi toplumlarıyla teması, iletişimi-etkileşimi sonucu toplum hayatında ikili kültür, ikili sosyal yapılar (alafranga, alaturka gibi) meydana gelmiştir. Meriç’in ifadesinden hareketle söylersek sürekli taşıma suyla, taşıma sermaye (borçla) ile değirmen döndürmek istemişizdir. Başkalarının ürettiği meyveleri kendi ağaçlarımıza asma yerine kendi ağaçlarımızı bir türlü yetiştirememişizdir. Bu bağlamda Osmanlı kendi yarattığı uygarlığın çarklarını devamlı döndürecek olan teknolojik mekanizmayı üretememiştir.

Eğitim-Kültür İlişkisi

Pedagojik ve kültürel gelişmeleri birlikte ele almanın sosyolojik gerekçeleri vardır. İlk görünen biçimiyle eğitim bir pratiktir yani uygulamadır. Dolayısıyla eğitim bilimi (pedagoji) de uygulamalı bir bilimdir. Ama eğitim bir sosyal kurum olarak doğrudan doğruya kültürle, sosyal değerlerle de ilgilidir. Bireysel ve toplumsal kimlikler, insanların şahsiyet ve karakter yapıları, bireyin insan ve yurttaş olarak temel özellikleri eğitim sistemi (aile eğitimi dâhil) içinde yoğurulmakta ve gelişmektedir. “Zihniyet” dediğimiz psikososyal olgu çok büyük oranda eğitim kurumunun ürünüdür. Bu nedenlerle bu iki kavram ve kurumu birbirinden ayıramayız.

Eğitim, kültürü hem yaratır, geliştirir, zenginleştirir, hem de yeni kuşaklara aktarır, yayar ve muhafaza eder. Toplumda kültürel süreklilik, bütünleşme, sosyalleşme eğitim sayesinde sağlanır. Bir toplumda eğitim sistemi ne kadar gerçekçi, başarılı ve verimli ise toplumdaki bütünleşme, gelişme, her alanda ilerleme de o oranda güçlü ve başarılı olur. Bir sosyal sistemde (toplumda) uygulanan eğitim sitemi toplumsal yapı ile ne ölçüde uyumlu ise, sosyal ihtiyaçlara ne oranda cevap veriyorsa bireyleri ve toplumu o ölçüde başarılı ve mutlu kılar. Eğitim sistemi ile toplumun kültürü ahenkli işlemiyor ve çalışmıyorsa,  bu iki sosyal alt sistem uyumsuzsa, toplumda bozulma, ayrışma, çatışma ve çözülme o ölçüde hızlanır, böylece toplum dağılma sürecine de girmiş olur.

Bu nedenlerle kendi sosyal gerçeklerine, ideal ve özlemlerine uygun bir eğitim sistemi oluşturamamış toplumlar, milletler bilimsel, sanatsal ve kültürel alanlarda yaratıcı olamazlar. Her alanda olmak üzere, üretken bireyleri yetiştiren başarılı ve verimli eğitim sistemleridir. Yani bir ülke kendi gerçeklerine, ihtiyaçlarına uygun bir eğitim sistemi meydana getirememişse kültürel konularda da olumlu gelişmeler sağlayamaz, dünya vitrinlerine orijinal, kendi imzasını taşıyan ürünler koyamaz. Maalesef Türkiye’de en önemli sosyolojik sorunlardan biri budur. Ve gene maalesef eğitim-kültür (ve hatta eğitimle-bilim, teknoloji ve ekonomi iç ilçeliğini de) bağlantısını, birlikteliğini bir türlü kavrayamamışızdır. Bunların her birini ayrı kulvarlarda yol alan araçlar gibi düşünmüşüzdür. Aristoteles’ten bu yana bilimin gelişmesinde en önemli unsurun “bireysel merak” olduğu bilinmektedir. Böylesine bir duygunun toplumda yaygınlaşması uygun bir kültür ortamının ve eğitim sisteminin varlığına bağlıdır.

Bu Sorunların Tarihsel ve Toplumsal Arka Planı

Ülkemizde eğitim ve kültür konularında beklenen, umulan olumlu gelişmelerin bir türlü gerçekleşmemesinin tarihsel ve toplumsal nedenleri vardır. Yani bu konulardaki zafiyet, eksiklik ve verimsizlikler sadece bu günün sorunu değildir. Bu sorunların temeli çok gerilerde ve derinlerdedir.  Şimdi bu geçmişe bir ölçüde bakmaya çalışalım.

Dünyada önemli bir uygarlık tarihçisi olarak kabul edilen Toynbee, Osmanlı uygarlığını Sanayi Devrimi dolayısıyla Batı tarafından “durdurulmuş bir uygarlık” olarak ifade etmekle birlikte, gene de bu uygarlığın varlığını, büyüklüğünü kabul eder. Gerçekten Osmanlı, kendine özgü nitelikleri olan yeni bir uygarlık yaratmıştır. Mimarisiyle, müziğiyle, oluşturulan devlet düzeni yani yönetim ve hukuk sistemiyle, kültürüyle önemli bir uygarlıktır bu. Önce bunu vurgulayalım. Ancak bugün tartıştığımız eğitim ve kültürle ilgili birçok karmaşık sorunlar, yanlışlık ve tutarsızlıklar ne yazık ki Osmanlı devletinde özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluşmaya başlamıştır. Kronikleşen bu problemleri bugün dahi tam olarak çözemeyişimizin temel sebebi budur.

Kültürün çok önemli bir unsurunu oluşturan düşünsel boyutu ile ilgili olarak Osmanlı’daki eksikliği en iyi ve en açık biçimde Meriç’in şu ifadesi anlatmaktadır: “Bir elinde kılıç, bir elinde Kur’an tutan Osmanlı, düşüncenin kıpırdamasına izin vermez.” Osmanlı’da 16. yüzyılda medreselerde başlayan akli ilimlerle felsefeye karşı takınılan olumsuz tutum 17. yüzyılda iyice yerleşmiştir. Bir daha da felsefe eğitimi gereği gibi uygulanamamıştır. Çünkü felsefenin eğitim programlarından çıkarılması kültür ve düşünce zincirindeki halkaların koparılması ve zincirin dağılması demektir. Biz, felsefenin kültür ve eğitimdeki gerçek işlevini hiçbir dönemde anlamamışızdır. Hâlbuki felsefe eğitimi sanatta, bilimde, kültürün tüm dallarında yaratıcılığı, gözlem yapmayı, merak duygusunu, sistemli ve tutarlı düşünmeyi besler, geliştirir. Felsefe bir anlamda şüphe, eleştiri, sorgulama demektir. Bunlar olmayınca eğitim ve kültürde ilerleme olur mu?  Dinsel ve her çeşit bağnazlığın, önyargıların, demagojik tartışmaların önlenmesinde gerçek bir felsefe tahsilinin çok büyük katkısı, faydası vardır.  

Bugün eğitim alanında ve kültürel yaratıcılıkta, tarihsel süreç içinde yeterli ve tatminkâr gelişmeleri sağlayamama nedenleri ile ilgili olarak, ülkemizde çeşitli eğitim ve kültür tarihi kitaplarında küçümsenemeyecek bilgi ve açıklamalar mevcuttur. Bunların okunması, özümlenmesi ve yorumlanması gerekir. Bu bağlamda, Osmanlı tarihine en kapsamlı, detaylı ve bütünsel bir bakış ve izah getiren İnalcık’ın eserlerini zikretmeliyiz. Çünkü İnalcık’ın eserlerinde sadece bir ağacı değil, “bütün”ü yani ormanı görebiliriz. Başlangıçta bu bütünü, sistematik yapıyı görmeden yapılan analizler eksik kalmaktadır. Gençlere, yukarıda bahsettiğimiz bütünsel ve sistematik bakış açısını kavramaları bakımından İnalcık’ın eserlerini bilhassa tavsiye ederiz.

Osmanlı uleması, dinin tek başına felsefenin (yani düşüncenin) yerini dolduracağını zannetmiştir. Toplumsal yaşamda sosyolojik olarak dinin fonksiyonu ile özgür düşüncenin fonksiyonu, katkısı ayrıdır. Dar ve çok katı bir bakış açısıyla tüm sosyal değer ve kurumları din potası içinde düşünmek ve yorumlamak tehlikelidir. Teknolojide, ekonomide, kültürde yeni bilgiler, kavramlar, yöntem ve teknikler üretebilmek için özgür düşünceye ihtiyaç vardır. İşte bu noktada verilen eğitimin içeriği, niteliği çok önemlidir. Mevcut kültürü sürekli tekrarlayan nesiller mi, yoksa bunu yapmakla birlikte, var olan kültürü yeni teknolojik ve sosyal şartlara göre yeniden yorumlayan, üretici, yaratıcı nesiller mi yetiştireceğiz? Bu noktada, çağdaş uygarlığın yaratıcı bir ortağı olmak ve geleceğimizi garanti altına almak istiyorsak net ve gerçekçi bir tutum takınmaya, tarihsel ve sosyolojik evrim çizgimize uygun bir insan ve yurttaş yetiştirme politikası oluşturmaya mecburuz.

Kültürel Gelişme ve Kültürel Gelişmeyi Engelleyen Faktörler

Bu başlık altında kültürün gelişmesi ve bu gelişmeyi (değişmeyi-yenilenmeyi) engelleyen faktörleri ele alacağız. Söz konusu faktörleri iki grup hâlinde özetlemeye çalışacağız.

1. Devlete, kamu kurumlarına düşen görevler yani bu kurumların yapması gereken işler.
Her devlet, özellikle sahip olduğu yasama ve icra gücü sayesinde başka alanlarda olduğu gibi eğitim ve kültürel konularda da yasalar çıkararak, diğer hukuki düzenlemeler yaparak, bizzat icra ve kontrol gücünü kullanarak, bir yasal ve idari zemin yaratır, çerçeve çizer, planlama ve görevlendirmeler yapar, böylece kültürün gelişmesine, yeniden üretilmesine katkıda bulunmuş olur. Bu, kaçınılmaz ve gerekli bir siyasi görevdir. Devlet bunu yapmakla gerekli mali ve idari imkânlar sağlamış, kültür ve sanat insanlarını, onların üretim yapmalarını teşvik etmiş, varsa güçlükleri ortadan kaldırmış olmaktadır.

Burada devletin elinde en önemli araç ve mekanizma, oluşturduğu eğitim sistemidir. Eğitim kurumu, devlet ve toplum adına yukarıda da bir ölçüde değindiğimiz gibi kültürü hem yeni kuşaklara aktarır, korur hem de kültürel gelişmeyi, yenilenmeyi sağlamış olur. Bu iki fonksiyon eğitimin en önemli toplumsal amacı ve işlevidir. Kültürün gelişmesinde siyasi bir nitelik taşısın taşımasın başka sosyal kurum ve kuruluşlar olmakla birlikte, bu alanda elimizde en işlevsel ve etkili olan unsur eğitim kurumudur. Devletin, eğitimin bu işlevini yerine getirmesini sağlamak için, uzun vadeli hedefleri bulunan, finanse edilebilen ve sürekliliği olan, toplumsal gerçeklerle, ihtiyaçlarla uyumlu, hem ulusal hem de evrensel değerler arasında denge kurabilen, uygulanabilir bir eğitim sistemi meydana getirmiş olması gerekir. Kısaca devletin, toplumsal yapı ve ihtiyaçlarla, hedeflerle örtüşen bir eğitim ve kültür politikası belirlemesi şarttır.

Tabii, belirttiğimiz bu hususların oluşması, gerçekleşmesi için devlette siyasi istikrarın, karar alıp uygulanabilir bir yönetim iradesinin var olması gerekir. Ayrıca devleti yönetenlerin kültürün, eğitimin toplum ve devlet hayatı bakımından önemini tam olarak kavramış olmaları gerekmektedir. Bazen devlet, çıkarılan kanunlar, yasaklamalar, ideolojik yaklaşımlar, bürokratik güçlükler ve alınan diğer tedbirlerle düşüncenin-kültürün, hatta sanatın gelişmesini engelleyebilir. Dolayısıyla kültürel gelişmede siyasi irade ve uygulamaların hem olumlu hem de olumsuz rolü olabilir.

2. Bireylere, sivil topluma, kurumlara düşen görevler
Aslında bilimi, kültürü, sanatı var eden yaratıcı, üretken bireylerdir, devlet ve kamu kurumları değildir. Yani bilimsel meraka, ilgiye sahip olanlar, düşünenler, keşif ve icatlarda bulunanlar bireylerdir. Bu bakımdan inanca ait eylemler ve diğer tüm düşünsel, kültürel gelişmeler siyasal karar ve işlemlerin dışında işleyen bireysel süreçlerdir. Kültür, sosyolojik olarak böyle oluşturulmaktadır. Bilimi, tüm sanatsal ve düşünsel ürünleri (örneğin türküler, şarkılar, atasözleri, resimler, besteler, mimari eserler, felsefe) bireyler dolayısıyla halk üretir. Bu ürünlerin bir kısmı zamanla anonim hâle gelebilir. Bireysel veya anonim olsun tüm kültür unsurları tarihsel süreç içinde ilgili toplumun kültürünü oluşturur. Burada asıl belirleyici olan devlet, siyasi kurumlar değil, sivil inisiyatifler, girişimler ve yaratıcılıklardır. Örneğin Selimiye’nin, Süleymaniye’nin planlarını çizen projelerini düzenleyen ve estetik üstünlüklerini yaratan Mimar Sinan’dır. Devletin rolü ise uygun ortamı hazırlamak, teşvik etmek, mali, idari ve diğer fiziksel şartları hazırlamaktır.

Bizim toplumlumuzda kültürel, düşünsel konularda temel hastalıklarımızdan biri de kendi bireysel tembelliklerimizi, kısırlığımızı, ilgisizliğimizi hemen kendi dışımızdaki unsurlara, devlete yükleyip sorumluluktan kaçma, kurtulma davranışıdır. Kültürün, eğitimi de içermek üzere tüm boyutlarıyla sosyal değişmenin esas dinamiği bireysel ve kurumsal çabalarda, girişimlerde saklıdır. Bu unsurlar yetersiz kaldığı sürece devletin, siyasi kurumların yapabileceği fazla bir şey yoktur. Burada siyasi yapı ve işleyişle, düzenle kültürel ve sosyal yapı, işleyiş ve ilerlemeler arasında hiçbir ilişki yoktur demiyoruz. Bu sosyal süreçler birbirini etkilemekte, tetiklemektedir. Ancak kültürel değişmelerde, yenilenmelerde asıl belirleyici faktörler siyasi nitelikte olanlar değildir.

Şimdi bazı yerli ve yabancı örneklere bakalım. İslamiyet’le ilişkili olmak üzere dinsel konular ve sorunlar konusunda hâlen çok büyük sıkıntılarımız var. Doğrudan dinsel (İslamiyet) konular, kurallar ve yorumlar açısından olduğu gibi dinin diğer sosyal kurumlarla ilişkilerinde (karşılıklı etkilenmelerinde), örneğin din-devlet, din-eğitim alanlarında yoğun tartışmalar, çelişki ve bölünmeler yaşanmakta bir türlü zihinsel berraklığa ve asgari bir uzlaşmaya varılamamaktadır. Örneğin Batı’da din kurumu Ortaçağ’da saplandığı bağnazlıktan, sapkınlıktan kurum içi tartışma ve yorumlarla büyük ölçüde sıyrılmış, din (Hıristiyanlık) diğer sosyal kurumlarla kesişme noktalarını yeniden düzenlemiş ve kendi mecrasında yoluna devam etmiştir. Yani “Reform” olayını devlet değil kurum kendi içinde gerçekleştirmiştir. Burada siyasi bir müdahale yoktur. Kim veya kimler yapmıştır bunu? Bu yolu din adamları açmışlardır. Luther bir politikacı değil, papazdır. Bu değişim süreci kurumsal ve sosyolojik evrime çok uygundur. Dolayısıyla bugün Batı’da dinsel tartışmalar bizdeki yoğunlukta değildir, gündemde artık başka konular vardır.

Peki, Osmanlı dâhil Doğu İslam toplumlarında durum nedir?  Aslında 13. yüzyıla kadar devam eden ve literatürde adına “İslam Rönesansı” denilen süreç olumlu yönde ve kendi doğal akışı içinde işleseydi belki bugün İslam toplumları bu durumda olmazdı. Fakat bu toplumlarda durum farklı gelişmiştir. Yukarıda da değindiğimiz gibi, örneğin Osmanlılar’da medreselerde daha 16.yüzyılın ikinci yarsından itibaren matematiğin, fen bilimlerinin, felsefenin itibarı azalmaya başlamış ve 17.yüzyılda nakli bilimler tümüyle ön plana geçmiş sonuçta medreseler yenilik getiren, düşünce ve bilimi geliştiren kurumlar olmaktan çıkarak, kendi kendini tekrarlayan, tutucu eğitim ve bilim kurumlarına dönüşmüşlerdir. 16. ve 17. yüzyıllarda giderek ilerleyen ve güçlenen dinsel kökenli tutuculuk için İnalcık “bağnazlığın zaferi” ifadesini kullanmaktadır. Daha sonraki asırlarda da bu süreçten toplum ve devlet bir türlü sıyrılıp aklın, sağduyunun ve toleransın egemen olduğu bir düşünsel ortama geçememiştir. Bu arada tek tük parlayan yıldızlar da yaşanan zihinsel karanlık ve toplumsal cehalet içinde kaybolup gitmişlerdir.

Batı’da üniversiteler 13. ve 14. yüzyıldan başlayarak o zamanki ekonomik ve sosyal gelişmelerin de tetiklemesi ile devlet dışında sivil inisiyatif ve girişimlerle kurulmuş, yapılanmışlardır. İslam dünyasında ise ilk medrese (dolayısıyla üniversite) 11. yüzyılda devlet eliyle kurulmuştur. Bunda bir anormallik yok, siyasi ve sosyoekonomik nedenler, farklılıklar yüzünden bu olabilir. Fakat zamanla bu kurumlar Batı’dakiler gibi kendilerini yenileyip, geliştirip düşünce ve bilimin, araştırmanın merkezi olamamışlardır. Hâlbuki devletin öncülük edip kurduğu medresenin içini bilim ve düşünce ile doldurmak ulemanın göreviydi. Medreselerin belirttiğimiz anlamda parlak dönemleri en fazla dört beş yüzyıl sürmüştür.  Burada siyasi ve ekonomik faktörlerin belirli rolleri de olmuştur. Ancak söz konusu bilim ve eğitim kurumlarının gerilemesinin esas nedeni kurum dışı (devlet, ekonomik faktörler vb.) sebepler değil, kendi elemanlarındaki tutuculuk, zihinsel kısırlık ve diğer kurum içi sebeplerdir.  Dolayısıyla kurumun kendi iç dinamikleri yolu ile olumlu bir gelişme çizgisi izlenememiştir.

Bizim burada açıklamaya çalıştığımız temel düşünce, tez kültürel gelişme süreçlerinin siyasi süreçlerle zaman zaman kesişen, etkileşime giren boyutları olmakla birlikte, bu sürecin ayrı işlediği ve bunun bireysel, kurumsal bazda olmak üzere ayrı değerlendirilmesi gerektiğidir. Cumhuriyet döneminde de eğitim kurumları, üniversiteler beklenen, olumlu işlevi sağlayamamışlardır. Türk üniversiteleri asli görevleri olan düşünce, bilgi ve teknik, yöntem üretme işlevlerini gereği gibi yerine getirmemişlerdir. Kalkınma ve çağdaşlaşma sürecindeki aksaklıklarda, yetersizliklerde bu kurumların günahı çoktur. Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma, ilerleme bakımlarından çok uzun süre içe kapanık bir pozisyon sergilemişler, birçok sosyal, kültürel ve kimlik sorunlarına bigâne kalmış, kendi kurum içi konforlarını düşünmüşlerdir. Üniversiteler, özellikle sosyal bilimler alanında, Türkiye’nin kültür, eğitim ve kimlik problemlerinin çözümüne yönelik olmak üzere işe yarar, politikacılara rehberlik yapabilecek, ilham kaynağı olan somut bilgi ve projeler üretememişlerdir. Üniversitelerin bıraktığı boşluğu da hep politikacılar, hatta dinsel kaynaklı cemaatler doldurmak istemişlerdir. Bu durum da başka sorunlara yol açmıştır. Ne yazık ki Türk üniversiteleri asli görevlerinden çok politik konularla ilgilenmişler, bilimsel buluşlar, sosyal ve kültürel konularda gerçekçi proje ve kuramlar üretmek yerine, iktidarları belirlemeye, etkilemeye çalışmışlar, günlük demagojik konularla boş zaman harcamışlardır. Ayrıca, objektif bir düşünme ve bilim yapma geleneği oluşmadığı için bu alanda çalışan bilim ve kültür insanları kendilerini kolayca günlük politik polemiklerin çekiciliğine, kolaycılığına kaptırmakta esas işlevlerinden, çalışmalarından uzaklaşmaktadırlar.

Sonuç ve özet olarak, şu hususlar üzerinde duralım. Kültür ve uygarlık bakımından her şey insanla başlar, insanla biter. Dolayısıyla elimizdeki en önemli ve değerli varlık insandır, bireydir; onun için yapılacak ilk iş insandaki bu üretici, yapıcı gücü, potansiyeli harekete geçirmek ve bu süreci engelleyen olumsuzlukları ortadan kaldırmaktır. Burada insandaki bu cevheri işleyip harekete geçirecek en kapsamlı, işlevsel araç-mekanizma gene eğitim kurumudur. Fakat bizim bilim, kültür ve eğitim konularını-sorunlarını bir türlü çözüm sürecine sokamayışımızın nedenlerinden biri, gerek yukarıda bahsettiğimiz ve art arda gelen süreçleri ( rasyonelleşme, bilimsel zihniyet, laikleşme, uluslaşma, demokratikleşme gibi) zamanında yaşamadan şimdi kısa bir zaman aralığında bunların hepsini karıştırarak yaşamış olmamızdır. Buna ilave olarak imparatorluktan cumhuriyete geçişin çok sancılı, acılı olması bizlerin duygu dünyalarını altüst etmiştir. Onun için Cumhuriyet’in kuruluşundan bunca yıl sonra hâlen asgari müştereklerde anlaşamadığımız, yabancılaşma sorunlarımızı bir türlü çözemediğimiz, dolayısıyla çok yoğun psikososyal gerilimleri, kutuplaşmaları yaşadığımız ortaya çıkmış vaziyettedir. Bu sebeplerle 2000’li yıllara gelinmesine rağmen, İnalcık da hâlen toplumumuzun derin bir kimlik ve kültür bunalımı içinde olduğunu ifade etmektedir. Kültür ve kimlik sorunları çözülmeden de eğitim sorunlarının çözülmesine imkân yoktur. Eğitim sistemindeki yapboz uygulamaları, gelgitler hep bu zihinsel, duygusal ve sosyal karmaşalardan kaynaklanmaktadır. Kimlik sorunları aynı zamanda siyasi alana yansımakta ve daha kapsamlı problem hâline gelmektedir.

Kimlik basit ve sade bir kavram değildir. Bireyler, gruplar ve toplumlar kimlikleriyle tanımlanır ve var olurlar. Kimlikler de uzun bir zaman aralığında oluşur ve bir istikrar kazanır. Bir toplumda büyük ve sancılı değişmeler, dönüşümler meydana gelmişse derin ve yaygın kimlik bunalımları ortaya çıkar. Bu kaotik ve gerilimli ortamda zihinsel, duygusal ve toplumsal uzlaşı meydana gelmemişse ortak bir kimlik tanımı da oluşmamış demektir. Kimlikle ilgili tartışma ve parçalanmalar toplumdaki değerler sisteminde de kopmalar, dağılma ve çatışmalar meydana getirir. Sonuçta bu kimlik ve değerlerle ilgili sorunlar çözülmeden, asgari bir uzlaşma sağlanmadan eğitimde ortak değer ve idealler içeren bir eğitim programı nasıl oluşturulacaktır? Yeni kuşakların önüne hangi değer ve davranışlarla yüklü bir yurttaş modeli koyacağız?

   

    Kaynaklar
    - Adıvar, A. Adnan, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1970.
    - Akyüz, Yahya, Türk Eğitim Tarihi, Kültür Koleji Yayınları, İstanbul, 1993.
    - Ergin, Osman Nuri, Türkiye Maarif Tarihi, İstanbul, 1977.
    - İnalcık, Halil, Osmanlı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2011.
    - İnalcık, Halil, Tarih Bilinci, Profil Kitap, İstanbul,2017.
    - İnalcık, Halil, Türklük Müslümanlık ve Osmanlı Mirası, Kırmızı Yayınları, İstanbul, 2016.
    - Güvenç, Bozkurt, Türk Kimliği, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1993.
    - Karpat, Kemal, Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, Timaş Yay. İst. 2010.
    - Koçi Bey Risalesi, Z. Danışman (sadeleştiren), M.E. B. İstanbul, 1975.
    - Meriç, Cemil, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993.
    - Sorokin, Pitirim A. Çağdaş Sosyoloji Teorileri, Cilt l, Çev. M. R. Öymen, İst. 1975.
    - Turan, Şerafettin, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1990.
  
   
       

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile