"Ne Olacak Bu Memleketin Hali?"

Yıkılan İmparatorluğun Yarattığı Travma

Makro düzeydeki sosyolojik süreçlerden biri de toplumun sosyal, ekonomik ve siyasal bakımlardan uzun süreli bir “istikrar dönemi” ni yakalamış olmasıdır. Dolayısıyla bu, topluma ve devlete olan güven duygusunun bireylerde yerleşmesi ve gelecek kaygısının olmaması durumudur.  Hele bizim insanlarımızın bu konu üzerinde çok ayrı ve özel bir hassasiyeti vardır.  Çünkü bu soru ve duygusal durum, Osmanlı’da yaklaşık 200 yıl süren gerileme ve çöküş, dağılma döneminin biz Türkler’in ruh dünyasına yerleştirdiği, sonuçta kalıcı hâle getirdiği hüzün ve kaygı dolu bir psikolojik tavır ve davranış şeklidir. Zamanla azalmıştır, ama tümden yok olmamıştır.


İlginçtir, bu sitede 1910 yılında yayımlanan ve bugün sayıları 70’e yaklaşan makalelerin içinde en çok okunan yazımız, bu toplumsal kökenli kaygı ve sorunla ilgili olandır. Söz konusu makalenin başlığı, “Sosyal Bütünleşme-Çözülme ve Sosyal Güven Duygusu” dur. O yazıda da açıklandığı gibi ister mikro ister makro düzeyde olsun, tüm insan ilişkilerinin temelinde “güven duygusu” bulunmaktadır. Bu duygunun varlığı bütün sosyal gruplarda, örgütlerde ve tabakalarda bireylerarası ilişkileri besler, güçlendirir ve toplumsal bütünleşmeyi, etkileşimi, dayanışma ve uzlaşmayı artırır. Böylece insanlar yaşama daha sıkı bağlanırlar, geleceğe ümitle bakarlar.

Her bireysel ve toplumsal travma, çatışma ve çözülme dönemlerinde, bilinmelidir ki pozitif duygular kaybolur, bunun yerine kuşku, güvensizlik, kaygılanma, iletişimsizlik, sonuçta da toplumsal karamsarlık ve mutsuzluk hakim olur. Aynı zamanda bu toplumsal bir depresyondur. Onun için özellikle Osmanlı aydınları, hatta sıradan insanlar yaşadıkları bu karamsarlıktan, kötü bir gelecek korkusundan dolayı, böylesine bir soruyu gerek kendi içlerinde gerekse dışa karşı sürekli sorar olmuşlardır. Bu nedenlerle Türkiye’de politik tartışmalar, hep canlıdır, çekicidir, her zaman ve her konu, önünde sonunda getirilip politikaya bağlanır. Gene bu sebeplerle Türkiye’de seçimlere katılma oranı, örneğin gelişmiş Batı ülkelerine göre daima yüksek olmaktadır. Bu durum, demokrasi açısından bir bakıma sevindiricidir. Ama özellikle gençlerin, ilk yapmaları gereken şey, hem kendilerinin hem de ülkelerinin refahı ve mutluluğu için ileride yapacakları bir iş veya meslek açısından, onlara gerekli bilgi ve becerileri kazandıran öğrenim hayatlarını başarıyla tamamlamak, kendilerini, mesleklerinin ve hayatın gerektirdiği bilgi becerilerle donatmaktır. Politika tüm mesleklerin üstünde, artı bir uğraştır. Ayrıca bir meslek değildir. Bir meslek kazanmamış ve mesleğinde başarılı olamayan insanın politikada tepelere tırmanmaya hakkı yoktur. İnsanların, özel konuların dışında, ilk konuşacakları şeyler meslekleri ile ilgili olanlardır. Dolayısıyla başarılı olmada birinci hedef mesleki liyakat, yaratıcılık ve ilerlemedir. 

Bu noktada, tüm Türk vatandaşlarının saygı duyduğunu bildiğimiz ve geçen yıl Nobel Kimya Ödülünü kazanan Aziz Sancar’ın sözlerini zikredelim. Sancar, bizden daha da ileri giderek, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te Manas Üniversitesi’ndeki konuşmasında gençlere şöyle hitap etmiştir: “Gözünüzü seveyim politika ile uğraşmayın. İlim yapın ve çok çalışın. Politikada kavgalar, değişimler bitmez. Bunlarla dikkatinizi dağıtmayın. Kendinizi bilime verin.” 

Ama şu da var ki, yüzyıllar boyu bir imparatorluk yurttaşı olarak yaşamış, hatta emperyal ve fetihçi bir zihniyet, tavır kazanmış olan insanlar bir türlü bu bozgunu hazmedememişlerdir. Çünkü Osmanlı’nın gerilemesi, ufalanması ve yıkılışı çok uzun bir zaman diliminde gerçekleşmiştir. Hatta âdeta bir enkaz hâline geldikten sonra bile, o zamanın şartları içinde, uluslararası denge siyasetleri gibi nedenlerle uzun bir süre bu enkaz ortadan kaldırılmamıştır. Devletin dağılıp parçalanması yaşayan halk açısından bir işkenceye dönüşmüştür. İmparatorluk içindeki bütün topluluklar, etnik gruplar birbirine düşmüş, vuruşmuş, çeteleşmeler oluşmuş, gerilim ve çatışmalar müzminleşmiş, kangrenleşmiştir. Meydana gelen keşmekeş ve sosyal deprem sürecinde, insan ilişkilerinde gözlenen tüm olumsuz ilişki biçimleri  (savaşlar, göçler, sürgünler, çatışmalar, cinayet ve kıyımlar, isyanlar, ayrılıklar gibi) yaşanmıştır. Bu coğrafya, bir kısmı “Dünya Savaşı” şeklinde olmak üzere bazen sürekli, bazen aralıklı çok kanlı, acılı bir var olma ve yok oluşu önleme savaşlarına sahne olmuştur.

Böyle bir hengâmenin, hercümercin sonunda, küçülmüş de olsa belirli vatan parçası üzerinde tutunup bağımsız bir devlet kurulabilmiştir. Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nın başarılması ile yeni bir devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması gerçekleşmiştir. Fakat Atatürk’ün, Türklere büyük bir özgüven kazandırması, onların ulusal onurlarını kurtarması, Türklerde milli bir bilincin uyanmasını sağlaması, Anadolu’da yaşayan halkları olabildiğince bütünleştirmesi, Türklerin duygu dünyalarındaki marazi bir nitelik kazanmış olan toplumsal stresi, kuşkuyu tümden ortadan kaldıramamıştır. Bunda Atatürk döneminin ve yaşanılan güven ortamının kısa sürmesi de rol oynamış olabilir. Ayrıca bir süre sonra çıkan İkinci Dünya Savaşı, uzun süreli olan ve çok çetin geçeceği anlaşılan iktisadi kalkınma ve bağımsızlık mücadelesi gene Türk insanının moralini bozmuş, kazanılan toplumsal güveni çok sarsmıştır.

 

Az Gelişmiş Olmanın Yarattığı Eziklik ve Kaybolan Toplumsal Güven

Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ülkeler, sosyoekonomik ve siyasal kriterler esas alınarak “azgelişmiş” veya “geri kalmış” ülkeler, “gelişmiş” veya “sanayileşmiş” ülkeler biçiminde olmak üzere iki büyük kategoriye ayrılmıştır. Doğal olarak Türkiye de birinci grup içinde yer alıyordu. Siyasal ve hukuki açılardan bağımsız bir devlet olmuştuk, ama “geri kalmış ülke” damgasından kurtulamamıştık. Türkiye dâhil olmak üzere, sağlanan sosyal, ekonomik ve siyasal gelişmelerden dolayı bu ülkelerin bir kısmına son yıllardan itibaren artık “gelişmekte olan ülkeler”  denilmektedir. Eh gerçekten, birçok alanda, sektörde önemli sayılabilecek ilerlemeler de olmuştur. Ama yukarıda kullandığımız soru ve bunun arkasındaki ruh hâli bir kısım insanımızın zihninden silinmemiş, bu durum sanki bir gelenek gibi günümüzde de çoğu yer ve ortamda dillendirilmiştir.

Memleketin siyasi ve ekonomik durumundan, düzeyinden memnun olmayabiliriz, birçok ağır problemin varlığını ve bunların çözüm yollarını oturup tartışabiliriz; tartışmalıyız da. Ama ülke ve devlet olarak ulaştığımız bu noktada artık, tümüyle karamsar olmaya, eyvah, öldük, bittik şeklinde yolunmaya gerek yoktur. Sorunlarımız vardır; ama bunları çözme kapasitemiz ve gücümüz, tecrübe ve birikimimiz de vardır. İçinde yaşadığımız dönemde birçok kişi, çoğu işin yanlış yapıldığını düşünebilir, mevcut iktidarı kıyasıya eleştirebilir. Ancak bu, devlete ve topluma olan güven duygularını tümden yok etmemelidir. Çünkü bu takdirde hem topluma hem de devlete haksızlık etmiş oluruz. Türkiye’de artık işleyen bir demokrasi ve seçim sistemi vardır; iktidarların hiçbirisi kalıcı değildir. Bir süre sonra bunlar ister istemez değişecektir. Unutulmamalıdır ki toplumların, devletlerin hayatı bireylerin hayatlarından çok daha uzundur. Kaldı ki, yaklaşık iki bin iki yüz yıllık Türk tarihinde nice sarsıntılar, devlet krizleri de atlatılmıştır. Dolayısıyla kendimizi içinde yaşadığımız kısa zaman dilimine hapsetmek doğru bir davranış değildir.

O kadar ki, bazı tuzu kuru insanların son zamanlarda, “İç savaş çıkacak, ülke parçalanacak, artık burada yaşanmaz” gibi gerekçelerle yurt dışına kaçma hazırlıkları yaptıkları veya ülkenin kendilerince güvenli bölgelerine yerleştikleri, değişik biçimlerde kamuoyuna da yansımaktadır. Bu ülkenin çilekeş insanlarının sırtından dünyalığını fazlasıyla yapan açgözlü, bencil “küçük” insanların bu şekilde düşünmelerini insanın aklı almıyor. Bu, “Türk Kurtuluş Savaşı” gibi bir destanı yazan Anadolu insanına ve bu toprağa karşı yöneltilen büyük bir bühtandır. Söz konusu tutum, yukarıda açıklamaya çalıştığımız kaygı ile açıklanamaz; bu olsa olsa ihanet kavramı ile açıklanabilir. Bu korkakların dünyevi iştahları, konfor düşkünlükleri o kadar benliklerini esir almış ki düşünce ufuklarını, mücadele güçlerini yok etmiş, sağlıklı düşünmelerini ortadan kaldırmıştır. Hatta bunların bir kısmı kendilerini Atatürkçü de saymaktadırlar. Aslında bu kimselerin, cesaretin, mücadelenin, yiğitliğin, özgürlük ve bağımsızlığın timsali olan Atatürk’ü ağızlarına hiç almamaları gerekir. Ayrıca ülkenin geleceğini karanlık göstererek,  Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği gençlerin moralini bozup, umutlarını kırmaya kimsenin hakkı yoktur.

Bu kolektif karamsarlık Türkiye’deki sosyal ve siyasal uzlaşmayı, bütünleşmeyi önleyen çok önemli bir faktör hâline gelmiştir. Bir ülkede bir kısım insanlar sevmedikleri ve yanlış yolda olduğuna inandıkları bir siyasal partinin iktidara gelmesinden dolayı o ülkeyi terk etmeye kalkarlarsa, söz konusu memleket kısa sürede parçalanır ve dağılır. Belirttiğimiz bu tavır milliyetçiliğe, yurtseverliğe, akla ve politik gerçekçiliğe de aykırıdır. Yöneticiler, iktidarlar geçici, toplum ve devlet ise kalıcıdır, süreklidir. Yöneticilere kızıp devletin temeline dinamit koymak, toplumsal çözülmeye katkıda bulunmak akla ve ahlaka uygun bir davranış mıdır? Ne yazık ki ülkemizde böyle bir tutum sergileyen, yaşını başını almış entelektüeller, akademisyenler vardır. Bunlar aslında, iktidarı eleştirip, yıpratmakla, devleti zayıflatmayı, toplumdaki bütünleşmeyi ve geleceğe olan güven duygularını yok etmeyi birbirinden ayıramayan “okumuş cahiller”dir.

Türkiye’de toplum ve devlet olarak meydana gelen değişmeleri, bu dönüşüm süreci içinde yaşanan sorun ve sıkıntıları abartıp kendimize haksızlık etmenin, dövünmenin hiçbir sosyolojik ve rasyonel gerekçesi yoktur. Yukarıda belirttiğimiz gibi, yoğun ve sürekli savaşlar ve diğer demografik, ekonomik, sorunlarla, acılarla bir imparatorluktan coğrafi bakımdan küçülmüş de olsak,  ama ulusal bilinç ve kimlikle yeni bir sosyal ve siyasal yapıya dönüşme yoluna girmişizdir.

Tüm bu yaşananların yanında, ayrıca son birkaç yüz yıl içinde sosyoekonomik açıdan Batı’da neler olmuşsa, neler yapılmışsa, Türkiye’de bu olgular neredeyse yarım asra sığdırılarak gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Tabii daha fazla gecikmeye gönlümüz razı olmamıştır. Geniş anlamda çağdaşlaşma, yani sanayileşme, kentleşme, demokratikleşme ve laikleşme gibi yaşanması gereken temel sosyolojik süreçlerin bahsettiğimiz sorunları yaratması kaçınılmazdır. Yani, her ülkenin tarihsel ve toplumsal evriminden, yapısından kaynaklanan farklılıkları olsa da, bizden önce sanayileşen, kentleşen ülkeler hangi sorunlarla karşılaşmışlarsa, biz de bugün aynı sıkıntılarla ve sorunlarla karşı karşıyayız. Onun için ah vah edip ağıt yakmanın bir anlamı yoktur. Belirttiğimiz sosyolojik süreç bütün yoğunluğu ile devam ediyor. Bunun meydana getirdiği bireysel ve toplumsal stresi her boyutuyla hâlen yaşamaktayız. Uzun da sürse, çağdaşlaşmanın doğallığını, kaçınılmazlığını zorluklarıyla birlikte idrak edersek, abartılı ruhsal bunalımlara düşmez, panikleyip yanlış tepkiler vermeyiz.

Daha önce belirttiğimiz gibi Türkiye dâhil bu tür ülkelere, ilgili literatürde artık “gelişmekte olan ülkeler” deniyor. Peki, bu ne demektir? Söz konusu ülkeler “geçiş aşamasında olan ülkeler” dir. Yani ne tam gelişmiş, sanayileşmiş, kalkınmış ülkeler, ne de tümüyle geri kalmış ülkelerdir. Arada kalmak, darda kalmaktır, geçiş aşamasında olmak daima stres, ikilem ve tereddütler, çelişkiler yaratır. Bu olgunun kültürel boyuttaki etkileri de ağır biçimde yaşanmaktadır. Dolayısıyla her bakımdan yaşanan oturmamışlık, istikrarsızlık, kararsızlık ve gelgitler, bizleri şüphe içinde yaşayan, ikircikli tepkiler veren bireyler hâline getirmektedir.

Sanayileşmiş, kalkınmış ülkeler ise, çağdaş teknolojiyi, ekonomiyi (ister iyi, ister kötü kabul edilsin) ve bu gelişmelerin ürettiği her çeşit toplumsal ilişki biçimini, toplumsal değerleri dolu dolu yaşayan, “yapısal değişmelerini tamamlamış” ülkelerdir. Dolayısıyla çağdaşlaşmış ülkelerde tüm değer ve kurumlarda paralel hatta iç içe gerçekleşen bu sosyolojik dönüşüm o ülkelerin insanlarını yeni bir toplumsal düzlemde bütünleştirmiş, gelecek kaygılarını asgariye indirmiş, yaratılan refah ve konfor ilgili toplumları daha mutlu hâle getirmiştir.

Bireyler olarak hem kendimize, hem de halkın potansiyel gücüne güvenmemek haksızlığın yanında akılsızlıktır. Bu aynı zamanda, ulusumuzun geçmişte sağladığı başarıları yok saymak, kalkınmış, gelişmiş ülkeler karşısında telaşa ve komplekse kapılmak demektir ki, bu da uygarlık alanındaki yarışın şimdiden kaybedildiğini ifade eder. Söz konusu mücadele ve yarıştan çekilmek, kendi kimliğinden ve özgürlüğünden, onurundan taviz vermek, başka toplumların egemenliği altında yaşamayı kabullenmektir. Herkes kendi adına buna razı olabilir, ama başkaları adına böyle bir yargı ve düşünce paylaşımında bulunamaz.

Artık bundan sonra, başlıktaki soru yerine “Ne yapalım da her alanda Türkiye’yi daha üretken, daha etkin ve güçlü hâle getirelim?” sorusunu sormalıyız. Geçmişin fakir, güçsüz Türkiye’si yerine, geleceğin güçlü ve zengin Türkiye’sini düşünmeliyiz. 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile