Devlet Odaklı Modernleşmenin Yetersizlikleri

Batı’da 17. yüzyıldan itibaren bilim ve teknolojide, bunlara bağlı olarak da ekonomide, sosyal, siyasal ve kültürel alanlardaki değişmeler “modernleşme” olarak adlandırılmaktadır. Bu süreç içinde en önemli ve belirleyici sosyal olgu şüphesiz “Sanayi Devrimi”dir.

Çok kapsamlı olan bu sosyal değişme sürecinin belirli özellikleri vardır. Burada öncelikli hedef bireyin gelişmesi, refahı ve mutluluğudur dolayısıyla bireysel hak ve özgürlüklerin genişletilmesidir.

Zaten Batı uygarlığını karakterize eden en önemli unsurlardan biri bireyselliktir. Ayrıca Batı’da daha önceki dönemde (17. yüzyıldan önce) gerçekleşen Rönesans ve Reform da insanı, öne çıkaran olgulardır. Doğal olarak bireyle birlikte ve bu çerçevede toplumun da değişip yenilenmesi, sonuç olarak devletin de yeniden yapılanması söz konusudur. Ama bu olgu içinde esas “özne” bireydir.

Osmanlı Devleti, dünyadaki modernleşme kervanına geç de olsa katılmış, 18. yüzyılın sonlarından itibaren özellikle siyasi, askeri, idari ve sosyal yönlerden bir dizi yenilik hareketleri gerçekleştirmiştir. Fakat Türk modernleşmesini Batı’dakinden ayıran en önemli farklılık “devlet odaklı” olmasıdır.

Aslında bizim toplum olarak tarihsel ve siyasal geleneğimizde cemaatçi (komünoter)-devletçi bir yapımız vardır. Bu gelenek içinde ödev ahlakı çerçevesinde bireyden önce toplum ve devlet gelir. Devletin varlığı, kurtuluşu, güçlenmesi öncelik taşır. Bu bakış açısına göre devlet güçlenirse bireyler de güçlenecek ve mutlu olacaklardır.

Belirttiğimiz bu modernleşme mantığı günümüze kadar geçerli olmuştur. Ancak bu noktada vurgulamak gerekir ki dünyada var olan tüm dinlerin, siyasal sistemlerin, toplumsal reform projelerinin temelinde en son ve en önemli amaç olarak bireyin başarılı ve mutlu olması bulunmaktadır. Yani esas olarak önce bireyin, sonra toplumun (dolayısıyla devletin) refahı, huzuru, mutluluğu söz konusudur. Bu yüzden son tahlilde devlet, demokrasi gibi siyasi kavram ve kurumların hepsi araç niteliğindedir. Tüm bu örgüt ve kurumlar insana hizmet için vardır. Burada bireyin önünün açılması, gelişmesi, onun özgürleşmesi, mutluluğu dolayısıyla insan yaşamının her anlamda zenginleştirilmesi amaçlanmaktadır. Türkiye’de ise devletten hareket eden ve birey-toplum-devlet dengesi çerçevesinde hep bireyi geri plana iten bir modernleşme izlendiği görülmüştür. İmparatorluktan ulus devlete geçtikten sonra da bu uygulama devam etmiştir.

Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen yeni bir dış dinamik devreye girmiş ve bu modernleşme paradigmasını zorlamaya başlamıştır. O da “İletişim-Bilişim Devrimi”dir. Bu devrim tüm dünyada iletişim ve etkileşimi, şeffaflığı, kültürel yayılmayı dolayısıyla bilgilenme ve bilinçlenmeyi çok artırdığı, hızlandırdığı için bireyselleşmeyi ayrıca güçlendirmiş, yaygılaştırmış ve bu konularda evrensel değer ve uygulamaları gündeme taşımıştır. İnsanlar, toplumlar ve kültürler arasındaki karşılaştırmalar yoğunlaşmış, toplumsal yaşantılarda bezerlikler çok artmıştır. Bu ortamda bireyin mutluluğunu engelleyen tüm hukuki ve sosyal kurallar eleştirilmeye başlanmış, siyasal ve ideolojik yapıların bireye dayattığı tüm normlar değiştirilmeye zorlanmıştır. Böylece insan hak ve özgürlüklerinin alanı iyice genişletilmiştir. Artık bireylerin devlete bakışı değişmiş, “Hikmet-i hükümetten sual olunmaz” diyen bireylerin yerine devletten çok şey isteyen bireyler gelmiştir.

Türkiye’deki geleneksel modernleşme anlayışı devleti bir ölçüde modernize etmiştir, ama birey bazındaki demokratikleşme çağdaş düzeyin çok gerisinde kalmıştır. Yani Cumhuriyetin bireysel ayağı pek geliştirilip güçlendirilememiştir. Kendisine güvenen, otonom, kendi hak ve özgürlüklerine sahip çıkabilen, kendisi ve toplumla barışık yurttaşlar bir türlü yetiştirilememiştir. Ne yazık ki Atatürk’ün ifade ettiği “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller”in yaratılmasında başarılı olunamamıştır.

Bu modernleşme stratejisinde hep “kurallar”, “yasalar” ve “örgütler” öne çıkarılmış, “amaç”la “araç” birbirine karıştırılmış, kendisini bu “Cumhuriyet” içinde mutlu hisseden bireyler ortaya çıkarılamamıştır.

İşte bugün Türkiye, sosyal, kültürel ve siyasal alanlarda yetersiz kalan bir modernleşme anlayışı ve uygulamasının sıkıntılarını yaşamaktadır. Yaşanan hercümercin en büyük sosyolojik dinamiği bu faktördür. Artık Türkiye’de “özgür”, “çağdaş”, “bilinçli” bir birey başını kaldırmıştır. Bu bireyi geleneksel sosyal ve siyasal bağımlılıklar, sosyal ilişkiler tatmin etmemektedir. Çok çeşitli demokratik taleplerin, kimlik sorunlarının temelinde bu sancı vardır. Sistemin tüm dayanakları sorgulanır hâle gelmiştir. Bu, bazılarının zannettiği gibi suni, zorlama bir sorgulama da değildir. Artık her şeyi düşünen, sorgulayan, eleştiren, isteyen, tüm uygar ülkelerde olduğu gibi kendi hak ve özgürlüklerine sahip çıkan bir yurttaş tipi oluşmaya başlamıştır. Bu bir anlamda hayırlı bir gelişmedir. Cumhuriyetimiz derinliğine bir evrim geçirmekte, kökleşip kurumlaşmaktadır. Telaşa gerek yoktur, Cumhuriyetin bireysel dayanakları güçlendirilmektedir.

Toplumda bir çözülme gibi görünen çelişki ve çatışmalar, tartışmalar bizi yanıltmasın. Cumhuriyetin eksik kalan yanı açığa çıkmakta, eleştirilmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla Cumhuriyetimiz, demokrasimiz içselleşiyor, şeffaflaşıp, daha sağlam ve kapsamlı bir kimlik ve kişilik kazanmaktadır. Cumhuriyet yeni bireysel duygu ve düşüncelerle buluşuyor, bireysel ve toplumsal bir zenginliğe kavuşuyor. Bu gerekli olan bir toplumsal süreçtir. Bireyler kendilerini daha özgürce ifade etmeye başlamışlardır. Böylece devleti yönetenlerin topluma “çobanlık yapma” dönemi de kapanmaktadır.

Zaten yaratıcı, üretici, kendisi ve toplumla barışık olan, sosyal bütünleşmeye istekle katılan birey ve yurttaş yetiştiremeyen bir cumhuriyetin sürekliliği de tehlikede demektir.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile