Haz-Mutluluk Ve Çağdaş Uygarlık

Cumartesi, 27 Haziran 2020 05:29 tarihinde yayınlandı.
Aydın Yaka tarafından yazıldı.
Gösterim: 275

Haz ve Mutluluk


İnsanlar acı ve elemden kaçar, hazza yönelirler. Bu insan doğasının gereğidir, normaldir. Haz (zevk) biyopsişik bir olaydır. İnsan etkinliklerinin temelinde çoğunlukla bu duygu bulunur. Maddi hazlar olduğu gibi manevi hazlar da vardır. Haz, bir anlamda hayatın, her türlü gelişmenin, buluşların, icatların dinamosudur. Bizi motive eden temel unsurdur.


Mutluluk ise hazdan farklı bir kavramdır; mutluluk, hazza göre daha kapsamlı, yoğun, derinliği olan, insan ruhunu bütünüyle etkileyen, hazdan bir adım daha ileride olan bir duygudur. Her hazzın içinde bir mutluluk yoktur, ama her mutlulukta bir haz vardır. Haz mutluluğun bir unsurudur. İnsanların esas ve sonuç olarak amacı sadece zevk almak değil, mutlu olmaktır. Her zaman mutlu olmayı murat ederiz. Hazza ulaşmak kolaydır da, mutlu olmak o kadar kolay değildir.

Mutluluk, insandan uzun soluklu bir çaba, emek ister. Emeğin dışında daha başka şeyler de gerekir. Örneğin mutluluk erdemli davranışları zorunlu kılar. Yani mutluluğun içinde erdem zorunludur da, hazda erdem zorunlu değildir. Erdemsiz haz, zevk olur, ama erdemsiz mutluluk olmaz. Haz günlük yaşam içinde daha sık tattığımız bir duygudur. Mutluluğu o kadar sık yaşayamayız.


Mutluluk kavramı çok boyutlu, karmaşık ve oldukça izafi bir kavramdır. İçine dâhil ettiğimiz unsur fazladır içeriği zengindir. Bu yüzden tanımlanması da güçtür. İnsanoğlu için bir bakıma çok özlenen sırlı bir kavram durumundadır.
Mutluluk kavramı, konusu, tarihsel süreç içinde felsefe, ahlak, teoloji, psikoloji, sosyoloji gibi birçok sosyal bilimin konusu içine girer. Başlangıçta bu kavramla felsefe ve ilahiyat ilgilenmiştir. İlkçağ’dan itibaren önemli düşünce-din adamlarından olarak örneğin Lao-Tzu, Konfüçyüs, Buddha, Sokrates, Eflatun, Aristoteles, Epikuros, Zenon, Ebu Bekir Razi, Farabi, yakın dönemde, Russell, Freud, Fromm gibi bilim insanları mutlulukla ilgili önemli düşünceler üretmişler, eserler vermişlerdir. Dolayısıyla filozofların en çok tartıştığı, analizini yaptığı kavramlardan biri de mutluluktur. 19. yüzyıldan bu yana, kavramın niteliğinden ötürü ve psikoloji bilimindeki olumlu gelişmelerden, ilerlemelerden dolayı bu kavramla daha çok psikologlar ilgilenmeye başlamışlardır. Günümüzde fazla eksikliğini hissettiğimizden olsa gerek, mutluluk kavramının giderek güncelliği artmıştır. Bugün, mutluluğun sosyal boyutunun önemi, işlevi arttığı için de sosyologların da bu olguya ilgileri söz konusu olmaktadır.

 

Çağımızdaki Durum Nedir?

Çağımızda bilim, teknoloji, ekonomik gelişme, üretim ve tüketim bolluğu, her türlü konfor, haz zenginliği (bu konularda eşit ve dengeli bir durum olmasa da) fazlasıyla mevcut. Hele bazı grup ve kesimlerin bir eli yağda, bir eli balda; sofralarında sadece kuş sütü eksik…

Ancak çağdaş toplumlarda beklenen, umulan “mutluluk” yok. Bu sübjektif bir yargı değil. Psikolojide, sosyal psikolojide, psikiyatride yapılan alan araştırmaları, deneysel çalışmalar çoğunlukla bu sonucu işaret ediyor. Her milletten ünlü sosyal bilimciler, araştırmacılar, psikiyatristler bu görüşü paylaşıyorlar. Anksiyete, depresyon ve benzeri ruhsal rahatsızlıklar için kullanılan ilaçlar en çok satılan ilaç gruplarından birini oluşturuyor. Dünyada insanların sayısı çoğaldı, iletişim, ulaşım imkânları eskisi ile kıyaslanamayacak oranda arttı. Ama insanlar “çokluk içinde yalnız gezen varlıklara” döndüler. Dostluk, paylaşma, muhabbet, sohbet, yok oldu… Sosyal ve ekonomik ilişkilerde bir koşuşturma, hızlı davranma ve hercümerçtir gidiyor… Kimsenin kimseyi gördüğü yok, selamlaşmaya bile zamanları yok… Peki, burada amaç nedir? Bunca enerji harcamanın, koşturmanın insanlara sağladıkları, onları huzurlu ve mutlu ediyor mu? Onu da bilen yok… Daha doğrusu insanların haz duyma imkânları, haz veren araç ve gereçler, haz çeşitleri çok artmıştır. Ancak insanların memnuniyetleri bunlarla sınırlı.  Mutlu musunuz sorusuna verilen cevaplar genelde olumsuz.

Ayrıca her toplumda ve devletler-ülkeler arasında da çelişkiler, yerel ve genel çatışmalar, şiddet, işkenceler, katliamlar, soykırımlar, terör almış başını gidiyor.  20.yüzyılın ilk yarısında 21 yıl ara ile dünyada ilk defa iki büyük dünya savaşı da yaşanmıştır.  Bunca bilimsel ve teknolojik gelişmeler, siyasi, insani ve hukuksal reformlar bu olumsuzlukları önlemek bir yana, artırmıştır. Bu hengâme arasında dünyanın doğasının tahribi, bozulması işin cabasıdır. Tabii bu durumda insanlar mutsuz olmasınlar da ne yapsınlar… Dünya insanlarında  genelde, güvensiz, endişeli, huzursuz duygular egemen. Burada, bu karamsar tablonun temel sebepleri nelerdir?

Bu sebeplerden birincisi, hazzın mutlulukla eşitlenmesidir. Böyle bir algı oluşturulmuştur. Artık dünyanın tüm ülkelerinde geçerli hâle gelen neokapitalist ekonomik sistem, tüketim ekonomisini sistemin odağına yerleştirmiştir, üretim bu tüketime indekslenmiştir; medya vasıtası ile de insanların kulağına sürekli “Ne kadar çok tüketirsen, o kadar çok mutlu olursun” sloganı fısıldanmaktadır. Her türlü eşya için “kullan-at, yenisini al” denmektedir. İşleyen ekonomik ve psikososyal, kültürel mekanizma budur. İnsanlar kapalı devre çalışan bu sistem içinde şartlanmışlardır. Bireyler, ne bunu değiştirmeyi düşünecek durumdadırlar, ne de onların bu düzeni değiştirecek güçleri vardır… Zaten ekonomideki ana üretim alanları, sektörler, sanayi dalları âdeta parsellenmiştir, belirli kartel ve tröstlerin, grupların hatta ailelerin eline geçmiş durumdadır. Dünyanın en sefil insanları bile,  örneğin kullandıkları iletişim araçlarından dolayı, gene bu araçlar yolu ile her gün bu patronların cebine para akıtmaktadırlar. Küreselleşme olgusu da var ya…

Aslında insanlar tüketimin ve hazzın peşine takılıp, sürekli çalışmakta, ama bu çalışmanın zorunlu karşılığı olan mutluluğu tatmadan, bunun ayırdına varmadan yaşadıkları maddi hazlarla yetinmektedirler.

İnsanlar bu yapı içinde artık yaşamak için tüketmiyorlar, yemek için yaşıyorlar. Tüketim araç olmaktan çıkmış, bir amaç hâline gelmiştir. En büyük yanlışlık ve tehlike de bu noktadadır. Tüketimin bir tutku düzeyine ulaşması ve en yüksek hazzı aramanın belirleyici bir temel davranışa dönüşmesi, erdemin dolayısıyla mutluluğun ortadan kalkması demektir. Tarihte haz kavramını popülerleştiren ve teorik düzeyde önemli bir akım (hedonizm-hazcılık) hâline getiren Epikuros’un hazcılığı dahi bugünkü hedonizmden daha sade ve sınırlıdır.

 

Uygarlıklar ve Erdem

Her uygarlığın tarih sahnesine çıkmasını ve devamlılığını sağlayan belirli şartlar vardır. Bunların bir kısmı maddi yani bilimsel, teknolojik, ekonomik, siyasal ve askeri koşullar, güçlerdir. Bir kısmı da manevi yani psikososyal, dinsel ve kültürel unsurlardır. Uygarlıkların bu ruhsal ve toplumsal zemininde bir takım değerler, erdemler bulunur. Bu nedenle zamanla değer ve erdemlerini yitiren uygarlıklar çözülür, dağılır. Bu yitiriliş aşamasında da mutluluğun yerini haz alıyor. Bireyler haz peşinde koşuyorlar. Bu durum değer ve erdemlerin gündemden düşmesi demektir. Söz konusu sosyolojik oluşum insan ilişkilerini bozuyor. Bundan da toplumsal bütünleşme zarar görüyor. İbn Haldun da sosyal değişme teorisi çerçevesinde bu tür bir bozulma ve yıkılışa dikkat çekmiştir. İbn Haldun bu bağlamda “asabiyet” kavramını öne çıkarmıştır.

Çağdaş Batı uygarlığında (Amerika dâhil) tehlike maddi, yani teknolojik ve ekonomik unsurlarda değildir. Tehlike, bozulma ikinci grup unsurlardadır. Yani bu uygarlık başlangıçtaki değerlerini ve erdemlerini giderek kaybetmeye başlamıştır.  Yaygın ve yoğun olarak görülen psikososyal problemler bunun en somut belirtileridir. Erdemlerin kaybolmasından kast ettiğimiz şudur: Adalet, şükretmek, minnettarlık, sabır, iyilik ve yardımseverlik, paylaşma, cömertlik, merhamet, şefkat vs. Bunların her biri insan ilişkilerini ısıtan, yakınlaştıran olumlu yönde geliştirip artıran, sağlamlaştıran dolayısıyla toplumsal bilinci, dayanışmayı, bütünleşmeyi sağlayan ve kısaca tehlikeler karşısında toplumu güçlendiren erdemler, faktörlerdir.

Başta belirttiğimiz gibi bireylerin hazzı aramaları normal ve kaçınılmazdır. Ama hazda bireysellik ağırlık taşır, mutlulukta ise toplumsallık da önemlidir. Haz daha hayvani bir duygudur da, mutluluk daha insani bir duygudur. Olumsuz, patolojik hazlar olur da, olumsuz, zararlı mutluluk olmaz. Mutluluk ister bireysel açıdan, ister toplumsal açıdan olsun, nasıl olursa olsun pozitif bir duygudur. Onun için insan etkinliklerinde amaç hazdan çok mutluluktur. Kısaca formül, mutlu insan, mutlu toplum oluşturabilmektir. Bir insan yığınının “toplum”, “millet” olabilmesinin şartlarından biri de belirli erdemlerin oluşmuş olmasıdır. Bu erdemler, yani diğer bir deyişle değerler bireyler arasında harç görevi görür. Erdemlerdeki çözülme toplumsal çözülmeyi hızlandırır.