Günümüz İnsanının Büyük Yanılgısı: Hazzı Mutluluk Zannetmesidir

Tüketim Ekonomisi


İnsanlar günlük yaşam içinde doğaları gereği kendilerine acı ve ıstırap veren olaylardan, varlık ve nesnelerden kaçarak, haz (zevk) veren şeylere yönelirler. Bu, normal ve kaçınılmaz bir süreçtir. İnsanoğlu zorunlu ihtiyaçları ve çeşitli istekleri bağlamında bu amaç doğrultusunda sürekli haz sağlayan yaşantıları gerçekleştirir, tekrar eder.

Fakat önceki makalelerde de bahsettiğimiz gibi, tüketim toplumu ve onu yaratan teknolojik ve ekonomik yapı, sistem, aynı zamanda mutluluğun hazza odaklandığı bir zihniyeti, insan tipini de meydana getirmiştir. İşleyen bu sitemin elemanları organik ilişkiler içinde birbirini etkilemekte ve sistemi kapalı devre çalıştırmaktadır. Yani küreselleşen dünyada ekonomide stratejiyi belirleyenlerin üretim ve tüketim planlamasını yapanların hesabı basittir.  Kitlelerin cebine belirli bir para konulacak, insanlar bu paralarla hemen üretilen malları piyasadan satın alacaklar.  Bu doldur-boşalt mekanizması sürekli işleyecek. Bireylerin kulağına da medya vasıtası ile devamlı, “Ne kadar çok tüketirsen o kadar çok mutlu olacaksın” denilecek. Tabii insanlar gerçek bir ihtiyaç gidersin gidermesin, mal, araç-gereç satın almanın ve bunları tüketmenin bir mutluluk olduğuna inandırılarak oyalanıp duracaklar. Aslında çoğu zaman talep de, arz da gene medya yolu ile suni olarak yaratılmaktadır. Bireylerin, bu hızlı tempo içinde alınan malların gerçek bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı konusunu düşünecek ne zamanları ne de takatları vardır. Böylece bireylere bu tüketim harcamalarının getirdiği hazlar da mutluluk diye yutturulmuş olmaktadır. Artık insanlar önlerine konulan malları bazen “moda”, bazen de “çağdaşlık” adına tüketen birer araca, âdeta robota dönüşmüşlerdir. Ama onlar kendilerini “özgür” ve “çağdaş” ayrıca mal tükettikleri oranda da “mutlu” birer birey zannetmektedirler. Bu konuda kişiler arasında büyük bir de rekabet yaşanmaktadır.

Bu sosyal yapıda bireyleşmeye de çok önem verilmektedir. Yani söz konusu neokapitalist sistem birçok araç ve ilkelerle tahkim de edilmektedir. Siyasal ve sosyal düzen, değerler sistemi de bu hazırlanmış mekanizmaya göre çalışmaktadır. Yaratılan bu lüks ve israf ekonomisinin ekolojik açıdan yeryüzünü ne hâle getirdiği veya getireceği sorunu kimsenin umurunda değildir.


Tüketim ekonomisi ve tüketim toplumu haz odaklıdır. Sürekli harcamayı ve buna dayalı günlük küçük küçük zevkler almayı, bunlarla yetinmeyi gerektirir, amaç budur. Burada kapsamlı, daha sürekli ve ruhu saran, tatmin eden mutluluklar hedeflenmez. Ama bu durumun yarattığı ruhsal bir boşluk ve tatminsizlik daima söz konusudur.

 

Haz ve Mutluluk Farkı


Şimdi gelelim haz-mutluluk farkına. Bu konuya bir önceki makalede de az çok değinmiştik; bu kez olguyu bira daha genişçe ele alacağız.

1. Hazla mutluluk arasında öncelikle kapsam bakımından bir fark vardır. Haz daha sınırlı, tekil bir olaydır; mutluluk ise ona göre daha kapsamlı, bütünsel bir duygulanımdır. Sonuç itibariyle insan ruhunu bütünüyle etkiler.


2. Her haz bir mutluluğa dönüşmez veya bir mutluluk içermez. Ama her mutlulukta genel olarak bir haz da vardır. Haz mutluluğun bir unsurudur.


3. Mutluluk hazza göre daha derinliği, yoğunluğu olan bir duygudur, haz ise daha yüzeysel, sığ ve etkileri de daha sınırlı olan bir doyum düzeyidir.


4. Haz esas olarak bireysel bir duygudur; mutluluğun ise mutlaka toplumsal bir boyutu vardır. Bu nedenle Sayar, mutluluk için “ilişkiseldir” demiştir. Mutluluğun tamamlanması için başka insanların varlığı ve bunlarla yürütülen sosyal ilişkiler de gerekmektedir. Mutluluğun daha etkili oluşu biraz da bu niteliğinden kaynaklanmaktadır. Mutluluğun paylaşılması onun insan ruhu üzerindeki etkisini artırır.


5. Günlük yaşam içinde bize haz veren olaylara, nesnelere ulaşmak kolaydır da, mutluluğa ulaşmak o kadar kolay değildir. Mutluluk o ölçüde sık tekrarlanmaz ve yaşanmaz.


6. Dolayısıyla mutluluk hazza göre daha zor elde edilir ve arkasında mutlaka kişinin zorlu bir emeği,  gayreti vardır. Hatta mutluluk uzun zaman alan bir uğraşın, çekilen sıkıntıların sonucu olarak ortaya çıkar. “İnci bir sancının ürünüdür” diye bir söz vardır. Mutluluk da aynen öyledir. Mutluluğu çoğu zaman çekilen acılar takip eder. Örneğin doğum yapan bir kadın o anda, sorulunca ağrı-acı çektiğini söyleyebilir, ancak sağlıklı bir çocuk dünyaya getirdiğini öğrenince de “mutluyum” der.


7. Mutluluk erdemi zorunlu kılar, erdemsiz mutluluk olmaz. Ama haz erdemsiz olabilir, haz için erdem şart değildir. Bir kadına tecavüz eden bir erkek bu ilişkiden haz duymuş olabilir, ama aslında o bu eylemin sonunda mutlu olmamıştır. Tecavüz ve benzeri suç teşkil eden tüm olaylar hiçbir zaman erdem içermez, onun için de mutluluk üretmezler.


8. Dolayısıyla negatif, hatta patolojik kaynaklı haz olabilir, fakat negatif bir mutluluk olamaz. Bazı hazlar insana zarar verebilir, onun aleyhine sonuçlara yol açabilir. Aynı zamanda hazzın aşırısı acıya, mutsuzluğa dönüşebilir. Mutlulukta böyle bir şey söz konusu değildir.  Mutluluk nasıl olursa olsun olumlu-pozitif bir duygudur. Bu durum onun bir erdem içermesinden kaynaklanmaktadır. Mutluluğun zararlısı yoktur.


9. İnsanlar için esas olan hazdan çok mutlu olmaktır. Esas ve son amaç mutluluktur. Haz, mutluluk açısından bir ara istasyon gibidir.


Çağdaş İnsanın Mutsuzluğu


Bu kontrolsuz kapitalist sistemin türevi olan standart, seri ve olabildiğince bol üretim anlayışı (nasıl olsa yapay talep sayesinde bu mallar erilecektir), gelenekleştirilen tüketim alışkanlıkları ilgili süreçlerde hiçbir erdem içermemektedir. Sonuçta topluma erdemsiz bir sosyal hayat ve erdemsiz bir ekonomik düzen egemen olmuş durumdadır. Mutluluk hazza indirgenmiştir. Hâlbuki “hedonizm”i düşünce ve tarih sahnesine çıkaran filozoflar olarak Aristippos ve Epikuros dahi bugünkü sığ ve basit hazcılığı hiçbir zaman düşünmemişlerdir. Bugünkü hazcılık da bozulmuş, patolojik ve yapay bir hazcılıktır.


Sorunun daha önemli yanı bunun mutluluk diye yutturulmasıdır. Bu şişirilmiş ve gerçek mutluluk içermeyen haz ve tüketim alışkanlıkları, pandemileri insanların her bakımdan sağlıklarını bozmaktadır. Örneğin belirttiğimiz ilkeler ve düşünce biçimlerine dayalı beslenme alışkanlıkları obezitenin egemen olduğu kuşaklar yetiştirmektedir. İnsanlar, kendi doğalarına aykırı bir tüketim ve beslenme sürecine sokularak önce onların sağlıkları bozulmakta, ardından da gene bol ilaç tükettirilerek bireyler tekrar sağlıklarına kavuşturulmak istenmektedir. Her iki hâlde de kazananlar bu üretim ve tüketimi pompalayanlardır.


Aynı sakat zihniyet insan cinselliğinde de geçerli hâle gelmiştir. Sevgi duygusu boşaltılmış, çağdaş teknolojiye uyularak(!) mekanik ve teknik bir mekanizmaya dönüştürülen cinsel birleşmeler sadece geçici ve kısa süreli haz almaya dönüştürülmüş, orada da mutluluk kaybolmuştur. Bu durum, evlilik ve aile kurumlarının bozulmasına yol açmış, özellikle çocuk ve gençlerin yetişmelerinde çok büyük pedagojik ve psikososyal problemlere sebep olmuştur.

 

Erdem Meselesi


Yukarıda bahsettiğimiz üretim ve tüketim hedeflerinin, dolayısıyla toplumsal ilişkilerin erdemli davranışları içermemesi, dışlaması, erdemsiz ve “değerlerden yoksun” bir kültür demektir. Bu da sosyolojik açıdan bozulmaya, çözülmeye hızla yuvarlanan bir sosyal yapıyı, sosyal süreci anlatır. Sosyal değerler ve erdemler toplumlarda, binalarda bulunun taş veya tuğlaları yapıştıran harç gibidir. Bu harç çözülünce binanın elemanları da dağılır. Değer ve erdemler tesbih tanelerini sırayla ve bir arada tutan ipe benzerler. Sosyal değer ve erdem bunalımı yaşayan birey ve toplumlar ise “anlam bunalımı” yaşarlar. Bu durum da mutsuzluk ve geleceğe ilişkin derin bir umutsuzluğu ifade eder. Bu tür bir anlamsızlık, umutsuzluk her türlü sapkın ve patolojik sosyal davranışların, depresyonun yaygınlaşması demektir. Koronavirüs salgınının zirve yaptığı ABD’de (Temmuz 2020) gençlerin çılgınca ve yarı çıplak hâlde “koronavirüs bulaştırma partisi” düzenlemeleri bu tür bir sosyal psikolojinin açık bir belirtisidir.


Zihinsel karışıklıkları, belirsizlikleri karşılamak bakımından erdemli davranışlardan neleri kast ettiğimizi açıklayalım: Fedakârlık, iyilikseverlik, bağışlamak, minnettarlık, şükretmek, alçakgönüllülük, cömertlik, adil olma, sabretmek, paylaşmak, merhamet, şefkat gibi pozitif duyguların ve davranışların her biri erdemdir. Bu erdemleri çeşitli nedenlerle kaybeden toplumlar, kültür ve uygarlıklar da çözülüp dağılmaya mahkûmdurlar. Bunu görmek için tarihin toplumsal çöplüğüne bakmak yeterlidir…


Uğruna mücadele edilecek ve insanı yücelten amaçlar, ülküler olmayınca insanlar, özellikle gençler işte böyle abuk sabuk eylemlerle,  içeriksiz etkinliklerle kendilerini oyalar, zaman harcarlar. Bugün çağdaş insanın sorunu teknolojik zafiyet, eksiklik değil, insani ve toplumsal hedefleri olmayan bir üretim ve tüketimle beraber, erdemliliği çok gerilere atmış bir toplumsal yaşamdır. Modern teknolojinin ürettiği araç ve gereçler kolaylık, konfor sağlar, ama bunlar tek başına insanları mutluluğa ulaştıracak hazları yaratmaz. İnsan yaşamını değerli ve anlamlı kılan, sosyalliği, erdemliliği boşaltılmış tüketim davranışları ve sadece bedensel hazları tatmin eden değil, geleceğe dönük mutluluk üreten, ruhları da huzura erdiren hedeflerin, amaçların olmasıdır. Aslında üretmek, üretene mutluluk sağlar. Ancak, fabrika üretimindeki seri, standart ve sadece tekniğe dayalı üretim zaten “üretmenin yarattığı mutluluğu” alıp götürmüş durumdadır.    

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile