Türk Modernleşmesi ile İlgili Sosyolojik Bir Değerlendirme

Türkiye’deki modernleşmenin çok değişik boyutları bulunmaktadır. Biz bu makalede daha çok sosyolojik nitelik taşıyan biri üzerinde durmak istiyoruz. Modernleşme, Batı’da geçen yüzyıllarda gerçekleşen, bizim gibi azgelişmiş ülkelerde ise daha sonra yaşanan oldukça kapsamlı, sürekli ve derinliğine bir sosyal değişme sürecidir. Dolayısıyla modernleşme, toplumda hem ekonomik, siyasal hem de sosyal değerler, düşünceler ve duygularla ilgili kültürel değişmeleri içermektedir.

Gerek sosyal yapının niteliği gerekse değişmenin gerçekleşmesi ve ortaya çıkardığı sorunlar bakımından sosyal değişmeyi kavramlaştıran teorisyenlerden bazıları, değişmede iki sosyolojik süreci ayrı ayrı ele almaktadırlar. Bunlardan örneğin Sorokin, “sosyal sistemler” ile “kültürel sistemleri” ayırmaktadır. Ona göre bu iki sistem birbirini etkilemektedir, ancak bunların işleyişleri farklı olmaktadır. Ayrıca Weber de sosyal değişme ile ilgili olarak “sosyal” ve “kültürel yapı”yı birbirinden ayırır. Weber’e göre de bu sistemler birbiri ile ilişkili olmakla birlikte, bu ikisinin içerdikleri unsurlar ve değişmede izlenen yollar farklıdır. Sosyal yapı teknolojik, ekonomik, siyasal, hukuksal ve sosyal alanlardaki yapılanmaları, örgütlenmeleri, kurumlaşmaları içermektedir. Kültürel yapı ise sosyal ve duygusal değerleri, düşünce ve inançları kapsamaktadır.

Toplumda bilimsel ve teknolojik gelişmelerde, ekonomik, siyasal ve hukuksal örgütlenmelerde, kamu yönetimi ile ilgili kurumlaşmalarda nispeten kısa süre içinde köklü, kapsamlı değişmeler, reformlar yapılabilmektedir. Hatta bu konulardaki değişmeler “devrim” niteliğinde de olabilmektedir. Sosyal ve kültürel değerler konusunda ise “devrimci” değil “evrimci” değişmeler görülmektedir. Örneğin din, ahlak ve geleneksel değerlerle ilgili alanlarda kısa süre içinde topyekûn bir tutum ve zihniyet değişikliği olmamakta, bunlar çok uzun zamana yayılarak gerçekleşebilmektedir. Siyasal otoriteyi kullanarak tüm bu alanlarda hukuksal düzenlemeler yapmak kolay görülebilir. Ancak bir süre sonra belirttiğimiz kültürel alanlarda hiç de olumlu sonuçlar alınmamakta, birtakım uyumsuzluklar ortaya çıkmaktadır.

Bu ayrıma dayalı analizler teorik düzeyde tartışılabilir. Konunun o boyutuna girmeyeceğiz. Fakat modernleşmenin yarattığı çoğu sorunun da bu analizle yakından ilgili olduğunu söylemek istiyoruz. Özellikle Türkiye’deki modernleşme sürecinde bu noktada önemli sorunların yaşandığını söyleyebiliriz.

Şimdi bu açıklamaların ışığında Cumhuriyet dönemindeki modernleşmeye bakıldığı zaman yukarıda belirttiğimiz sorunlar fazlasıyla kendisini göstermektedir. Sosyal değerlerde ve zihniyet değişmesinde nispeten kısa sürede olan değişmelerin bir tek istisnası vardır; o da olağanüstü dönemlerde olağanüstü önderlerin, yani “karizmatik” liderlerin değişimi yönlendirip hızlandırması durumudur. Örneğin tüm peygamberler, bu karizmatik nitelik ve yeteneklerinden dolayı toplumlarda değer-inanç değişimini gerçekleştirebilmişlerdir. Fakat bunlar istisnai uygulama ve örneklerdir. Bir toplum önderi karizmatik de olsa sosyal değerlerdeki değişmeler gene kısa bir zaman diliminde sağlanmaz. Büyük dinlerin peygamberler yolu ile de olsa yerleşip yayılması da ancak yüzyıllar içinde olabilmiştir.

Atatürk’ün gerek zihinsel yetenekleri, dehası, sağladığı kişisel başarılar gerekse o dönemin tarihsel ve sosyal şartları onun toplum üzerinde çok önemli karizmatik bir etki sağlamasına imkân vermiş ve 1923-1938 arasında siyasal, idari ve hukuksal düzeyde önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Fakat bu devrimlerin de bireysel ve toplumsal bilinçte tümüyle onaylanması, özümlenip içselleştirilmesi aynı süre içinde sağlanamamıştır. Sosyolojik açıdan zaten sağlanamazdı, zamana ihtiyaç vardı. O reformların arkasında çok etkili olan “karizmatik” bir otorite bulunuyordu. Daha sonra o güç ortadan kalkınca ve zaman içinde olmak üzere, artık bu reformların gereği olan yapısal değişmeler yavaş yavaş özümlenecekti. Ama bu durum uzun bir zaman diliminde olacaktı. Sonraki kuşaklar, bir bakıma o karizmatik otoriteye dayalı uygulamaları olağan sayarak (onları örnek alarak) toplumsal yapı değişikliklerini ve en önemlisi, kültürel değişmelerin de kısa zamanda sağlanabileceğini düşünmeye başlamışlar; toplumda karşı tepkiler, hazımsızlıklar olunca da topluma karşı suçlayıcı tavırlar içine girmişlerdir. Ülkemizde bu örnekten yola çıkarak herkes toplum mühendisliğine soyunmaya başlamıştır. Bu ise çok yanlış bir düşünce ve uygulamaydı. Sorunun özü, sıkıntı ve yanılgı buradadır.

19. yüzyıldan beri devam eden ve Cumhuriyetle hızlanan yasal ve idari reformlarla, örneğin merkezi yönetimde, yerel yönetimlerde, hukuk sisteminin tüm boyutlarında, emniyet teşkilatında, okul programlarında kapsamlı değişiklikler yapmak ayrıdır (ki siyasi irade varsa bunlar her zaman mümkündür); sosyal değerlerde, anlayış ve tutumlarda yenilenme ayrıdır. Değerlerdeki değişmelerin sosyolojik açıdan bu hız ve ölçüde olması ise mümkün değildir. Modernleşme açısından vazgeçilmez olan bilimsel zihniyet, demokratik ideal ve uygulamalar, laiklik, kadın-erkek ilişkilerindeki değişiklikler, din dâhil çeşitli kaynaklardan beslenen yoğun taassubun ortadan kalkması, meclislerden yasa çıkarmakla çözümlenecek ve değiştirilecek konular değildir. Bunlar emirlerle, yasaklamaklarla kısa sürede halledilemez. Bu tarz zihniyet değişiklikleri, ekonomik alt yapı elverişli değilse, toplumsal olgunlaşma sağlanamamışsa askeri darbelerle, sıkıyönetimlerle de gerçekleştirilemez. Baştan beri açıklamaya çalıştığımız gibi toplumsal yapı değişiklikleri daha kolay gerçekleştirilmektedir de kültürel değişiklikler aynı hız ve kolaylıkla yapılamamaktadır. Batı’da 2-3 yüzyıl içinde ancak durulaşan kavramları, uzun mücadeleler içinde yoğrulan ve oluşturulan sosyal kurumları, yapıları, çağdaş teknikleri de kullanarak siz ne kadar hızlı olarak toplumsal yapıya katmak isterseniz isteyin bunu 40-50 yıla sığdıramazsınız. Yeni değer ve inançların, tutumların kökleşip yerleşmesi çok uzun zaman almakta ve bireysel tercihlere, isteklere bağlı olmamaktadır.

Türkiye’de sosyal değişme konusunda bir “toplum mühendisliği” modası almış başını gidiyor. Bu, aşırı pozitivist ve determinist bir sosyolojik anlayıştan kaynaklanıyor olsa gerek. Hâlbuki dünyada artık bilgi toplumu ve postmodern anlayışlar çerçevesinde bu tür katı anlayış ve düşünüşlerin modası çoktan geçmiş durumdadır. İzafiyetin bu kadar yaygınlaştığı bir dünyada eline cetveli, gönyeyi alıp toplum mühendisliği yapmaya çalışmak, toplumu ölçüp biçerek şekillendirmek istemek hayalden de öte bir davranış olsa gerektir. Burada Ogburn’un “kültürel boşluk” kavramı da hatırlanıp, iyi anlaşılıp değerlendirilmelidir. Sosyal ve kültürel değişme bir arada düşünüldüğünde bunların çok karmaşık sosyolojik süreçleri içerdiğini söylemeliyiz.

Bu sorunla ilgili olarak Türkiye’de ne yazık ki özellikle İttihat ve Terakki’den bu yana çok yanlış bir “sosyal değiştirme” yöntemi, alışkanlığı yerleşmiştir. Yasalar değiştirilerek, yani normatif düzen yeniden yapılandırılarak topluma modern bir görüntü verileceği zannediliyor. Bu anlayış tepeden inmeci, darbeci, halkı dışlayan bir modernleşme modeli de gündeme getirmiştir. Bunun bir köy kahvesinde oturup da “sallandıracaksın iki milyon kişiyi bak memleket nasıl düzelir” kabîlinden ilkel düşüncelerden hiç farkı yoktur. Bu yöntem bugüne kadar ne kadar başarılı olmuşsa bu günden sonra da o kadar başarılı olabilir. Ancak vurgulayalım ki sosyal değişme emir komuta zinciri içinde ve sadece siyasi otorite aracılığıyla gerçekleşebilen bir sosyal olgu değildir. Hadi bu yanılgıya bazı askerler, sabırsız ve yetersiz politikacılar düşüyorlar diyelim; ya anlı şanlı sosyal bilimcilerimizin bir kısmının da bu tür yaklaşımlara itibar etmelerine ne diyeceğiz?

Burada önemli bir sosyolojik nokta da şudur: Toplumsal norm ve kontrol mekanizmalarının temelinde değerler vardır. Yani bir dinsel, ahlaki değer, örf ve âdetlerle ilgili bir toplumsal anlayış ve düşünüş biçimi zamanla sosyal bir norma, hatta yasa maddesine dönüşür ve yaptırım gücü kazanırsa, toplumsal ilişkileri düzenleme imkânı ortaya çıkar. Sosyal normlar değerlere göre oluşmaktadır. Dolayısıyla toplumun teknolojik ve ekonomik yapısında ciddi gelişmeler olmadan ve bunlar değerlerde, zihniyet alanında bir evrime yol açmadan, ayrıca bu sosyal değerlerde bir olgunlaşma gerçekleşmeden yapılan sosyal ve hukuksal kural değişikliklerinin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü bunlar benimsenmez, gereği gibi de uygulanamaz.

Örneğin Türkiye’de modernleşme çerçevesinde en çok mürekkep tüketilen, tartışılan kavram laikliktir. Acaba neden bu kavramı biz bir türlü sosyal ve siyasal yaşamımıza yerleştirip gündemden çıkaramadık? Bunun sosyolojik analizini yaptık mı? Hep bir taraf diğer tarafı suçlayarak “laiklik karşıtı, gerici eylemler” var deyip bu fikri taşıdıklarını düşündüklerini saf dışı bırakmakla uğraşmıştır. Seksen küsur yıldır ne laiklik karşıtı kabul edilen kesim ne de kendisini laik diye tanımlayan kesim gerilemiştir. Bir urgan çekme yarışıdır gidiyor, bir tarafın galibiyeti de ufukta görünmüyor. Sorun bütün haşmetiyle ve dipdiri olarak ortada duruyor.

Fark etmediğimiz konu şudur: Laiklik bir hukuksal ve siyasal proje olarak ortaya çıkmadan önce Batı’da Reform süreci içinde din adamları, Hıristiyan düşünürlerce kilisenin otoritesi ve etkinliği çerçevesinde tartışılmış, yorumlanmıştır. Böylece dinin özellikle siyasal alandaki etkinliği azaltılmış, din büyük ölçüde kendi mecrasına çekilmiştir. Yani konunun uzun bir dinsel ve felsefi tartışma, mayalanma dönemi vardır. Sonuçta laikliğin siyasal ve yasal bir norm hâline gelmesi bu dinsel anlayış esnekliğine, toleransına ve konu ile ilgili tutuma bağlıdır. Dolayısıyla laiklik konusunda ilk sözü söyleyecek olanlar din adamlarıdır. Laikliğin hukuki ve siyasi boyutu daha sonra gelir. Batı’da laikliği yaratan süreçte ilk harcı koyanlar politikacılar değil, ilahiyatçılardır, dinde reform yapanlardır (Luther vd.). Bu nedenlerle Batı’daki laikliğin gelişmesi çok iyi analiz edilmelidir.

Burada daha açık bir ifade ile söylemek istediğimiz konu şudur: Laikliğin Batı kültür ve uygarlığında felsefi ve dini temelleri 14. yüzyıla kadar götürülür. 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi ile birlikte sosyal, ekonomik ve siyasal boyutları (burjuva sınıfının tezleri doğrultusunda) gündeme getirilerek güçlendirilmiş, olgunlaştırılmış, böylece toplumsal yaşama somut olarak ve fiilen katılmıştır. Dolayısıyla fikri hazırlık aşaması dâhil edilirse bu kavramın ortaya çıkışı ve uygulanması Batı’da yaklaşık 400 yılı bulmaktadır. Teokratik olmasa da çoğu zaman dini kullanmış, dinsel referansların egemen olduğu 600 yıllık bir imparatorluktan sonra laik düzene geçince bu dönüşümün 40-50 yılda gerçekleşeceği mi zannediliyordu? Ayrıca bu laiklik sürecinin Batı’da (dinin, devlet ve diğer sosyal kurumlarla olan ilişkileri bakımından) ne kadar sancılı olduğunu azıcık tarih okuyan herkes bilir.

Türkiye’de ne yazık ki laiklik kavramının bu temel boyutu üzerinde hiç durulmamaktadır. Laiklik kavramı ile ilgili olarak, onun değerler alanında yeni bir yorumu, evrimi, uygulaması yapılmadan, politikacıların “biz dinle devlet işlerini birbirinden ayırdık” demeleri âdeta hiçbir anlam taşımamış, dolayısıyla bugüne kadar kavram netleşmemiş, sağlıklı, net bir laiklik uygulaması da bir türlü sağlanamamıştır. Hatta bu kavram yeni sorunlar üretmiş, sadeleştirileceğine ilgisi olmayan alanlarda bile gereksiz tartışmalara, yasaklamalara yol açmıştır. Konu önce hukuki olmaktan çok bir zihniyet değişikliği ile ilgilidir. Sorunun özünde değerlerle ilgili konuları kendi kulvarı içinde tartışıp geliştirmeden yeni yorum ve sonuçlara varmadan, bunları siyasal ve yasal tedbirlerle halletme isteği, kolaylığı ve ayrıca, laikliğe ilişkin bilgisizlik bulunmaktadır. Laiklik, geleneksel ve ahlaki anlayışlarda, dinsel tavırlardaki değişmelere, uzlaşma kültürü ile bireysel özgürlük alanlarının genişlemesine bağlıdır. Tüm bunlar toplumda uzun dönem içinde oluşan kültür değişmeleriyle mümkün olabilir. Bunlar sadece anayasal ve yasal değişmelerle, idari tasarruflarla sağlanacak aşamalar değildir. Reform ve Aydınlanma sürecini yaşamamış bir kültürde laikliğin bir zihniyet ve yaşam biçimi olarak benimsenip yerleşmesi, uygulanması çok zordur ve uzun bir zamanı gerektirir.

Bu nedenlerle Türkiye’de din-devlet-laiklik konularında yoğun tartışmaların olması çok doğal ve normaldir. Aynı şekilde demokratik bir cumhuriyetin kökleşip yerleşmesi de uzun bir siyasal sosyalleşme sürecini zorunlu kılmaktadır. Cumhuriyetin, demokrasinin temelinde de bir kültürel olgunlaşma, bir zihniyet değişikliği vardır. Aksi hâlde demokrasi, iğreti, yüzeysel, sığ bir siyasi rejim olarak kalır, bir yaşam biçimi ve felsefesi olarak içselleştirilemez.

Ancak her şeye ve tüm gelgitlere rağmen Türkiye’de modernleşme (örneğin sanayileşme, demokratikleşme, laikleşme ve özgürleşme olguları bakımından) hızla olumlu yönde ilerlemekte, yol kat etmektedir. Bireylerde olduğu gibi “toplumlar da acı çekerek öğrenirler.” İnsanlar çoğunlukla kendi özlemleri ve duyguları ile sosyolojik olgu ve gözlemleri birbirine karıştırlar. Toplumların ömrü ve evrimi bir insan ömründen çok uzundur. Toplumsal evrimin, değişmenin işleyişi, bireysel iradelerin dışında oluşur, gelişir. Bu nedenlerle ikide bir “cumhuriyet, laiklik, din elden gidiyor” veya “irtica geliyor” diye ortalığa dökülmenin, feryat etmenin, özgürlüklere sınır getirmenin hiçbir sosyolojik gerekçesi yoktur.

Özellikle İletişim ve Bilişim Devrimi, değerlerdeki değişmeleri de (hem ulusal hem de evrensel düzeyde) eskiye oranla hızlandırmış, kolaylaştırmıştır. Ancak bu durum hiçbir zaman sorunun niteliğinin ve uygulanacak yöntemin değiştirilmesini gerektirmez.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile