monet_16_Promenada_1875.jpgmonet_17_Seina_u_Argenteuil_1874.jpgmonet_22_Bulvar_Kapucinu_1873.jpgvan_goghs_16_la-meridienne-ou-la-sieste-dapres-millet.jpgwilliam_turner_17_the-lake-petworth-sunset-fighting-bucks_1829.jpgrenoirs_15_bal-du-moulin-de-la-galette.jpgmonet_13_Maky_pobliz_Argenteuil_1873.jpgmonet_18_Most_u_Argenteuil_1874.jpgmonet_12_Regata_v_Argenteuil_1872.jpgmonet_19_La_femme_au_metier_1875.jpgmonet_23_Poplars_along_the_River_Epte_Autumn_1891.jpgbarge_haulers_18_on_the_volga_1870.jpgmonet_11_Imprese_Vychod_Slunce_1873.jpgmonet_14_Dalnicni_most_v_Argenteuil_1874.jpgmonet_14_waterlily_pond_1899.jpgvan_gogh_13_the-starry-night-1889.jpgmonet_20_Zena_s_destnikem_1876.jpgvan_gogh_12_seascape_at_saintes-maries.jpg

"Ne Olacak Bu Memleketin Hali?"

Yıkılan İmparatorluğun Yarattığı Travma

Makro düzeydeki sosyolojik süreçlerden biri de toplumun sosyal, ekonomik ve siyasal bakımlardan uzun süreli bir “istikrar dönemi” ni yakalamış olmasıdır. Dolayısıyla bu, topluma ve devlete olan güven duygusunun bireylerde yerleşmesi ve gelecek kaygısının olmaması durumudur.  Hele bizim insanlarımızın bu konu üzerinde çok ayrı ve özel bir hassasiyeti vardır.  Çünkü bu soru ve duygusal durum, Osmanlı’da yaklaşık 200 yıl süren gerileme ve çöküş, dağılma döneminin biz Türkler’in ruh dünyasına yerleştirdiği, sonuçta kalıcı hâle getirdiği hüzün ve kaygı dolu bir psikolojik tavır ve davranış şeklidir. Zamanla azalmıştır, ama tümden yok olmamıştır.


İlginçtir, bu sitede 1910 yılında yayımlanan ve bugün sayıları 70’e yaklaşan makalelerin içinde en çok okunan yazımız, bu toplumsal kökenli kaygı ve sorunla ilgili olandır. Söz konusu makalenin başlığı, “Sosyal Bütünleşme-Çözülme ve Sosyal Güven Duygusu” dur. O yazıda da açıklandığı gibi ister mikro ister makro düzeyde olsun, tüm insan ilişkilerinin temelinde “güven duygusu” bulunmaktadır. Bu duygunun varlığı bütün sosyal gruplarda, örgütlerde ve tabakalarda bireylerarası ilişkileri besler, güçlendirir ve toplumsal bütünleşmeyi, etkileşimi, dayanışma ve uzlaşmayı artırır. Böylece insanlar yaşama daha sıkı bağlanırlar, geleceğe ümitle bakarlar.

Türk Eğitim Sisteminin En Önemli Sorunu Öğretmen Yetiştirmedir

1967’den 2014 yılına kadar yani kesintisiz 47 yıl öğretmen yetiştiren kurumlarda hocalık yaptım. Önce iki yıl ortaöğretimde öğretmen olarak, sonra 11 yıl yükseköğretimde Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okullarında, ardından da 34 yıl Eğitim Fakültelerinde öğretim görevlisi ve öğretim üyesi olarak ilk ve ortaöğretime öğretmen yetiştirdim. Ayrıca öğretim üyesi iken yüksek lisans ve doktora tezleri yönettim. Basit bir hesapla, yaklaşık 50 bin öğrencinin (kurs ve seminerler dâhil) dersine girdiğim anlaşılmaktadır. Bunca tecrübe ve mesleki birikimden sonra eğitim konuları-sorunları ile ilgili birçok şey söyleyip yazabiliriz. Ancak biz bu yazımızda sadece öğretmen yetiştirme konusuna değinmek ve bu konuya ilişkin bazı dikkat çeken olaylara, uygulamalara, anılara değinmek istiyoruz.

Türkiye'de Eğitim ve Kültürel Değişme Üzerine

Bundan birkaç ay önce Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir özeleştiri biçiminde olmak üzere, “Eğitim ve kültür konularında beklediğimiz başarıları maalesef sağlayamadık, bu alanlarda eksiklerimiz var” demiştir. Bu tespit ve açıklamadan yola çıkarak, siyaset, ekonomi, teknoloji alanları dışında kalan bilim, sanat ve eğitimi de içermek üzere kültürel konularda umulan gelişme ve ilerlemelerin sağlanamaması ile ilgili bizim düşünce ve tespitlerimizi özetle ele almak istiyoruz. Ayrıca konuyu günlük politika ve polemikler açısından değil, bu sorunların sosyolojik arka planı ve tarihsel gelişimi bakımından analizini yapmaya çalışacağız.

Önce içerik ve metodoloji konularıyla ilgili olarak şunları da belirtmemiz gerekmektedir. Türkiye’de sosyoloji eğitimi, öğretimi çok yeni olmamasına rağmen, “analitik sosyoloji” yaklaşımını, yöntemini hazmettiğimizi ve kullandığımızı söyleyemeyiz. Genel sosyolojiye, temel bilgi ve yaklaşımlara ilişkin yayınlanmış çok eser olmakla birlikte, kurumlar sosyolojisi konularını işleyen eserlerin azlığı dikkat çekmektedir. Ayrıca sosyolojik kavram ve konuların, sorunların açıklanıp yorumlanmasında analitik sosyoloji yaklaşımına pek yer vermediğimiz gözlenmektedir. Hâlbuki böyle bir içeriğe yönelmeye ve yöntem konusunda analitik yaklaşımı kullanmaya çok ihtiyacımız vardır. Zaten kültürümüzde kavram analizi geleneği de bulunmamaktadır. Belki de Türkiye’de sosyoloji konusunda “bilim” aşamasına ulaşmışızdır da, henüz bu bilim bizlerin zihinlerinde “irfan”a dönüşememiş ve o olgunluğa erişememişizdir.